<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338</id><updated>2012-02-16T19:03:59.051+02:00</updated><category term='19 MAYIS'/><category term='Bonhof Nazmi'/><category term='İhsan Kavak'/><category term='HAYMANASPOR'/><category term='ANKARAGÜCÜ'/><category term='Mehmet Şahin'/><category term='POLATLI'/><category term='Hurubeş mehmet'/><category term='TRİBÜN'/><category term='CEBECİ'/><category term='Hurubesch'/><category term='Türkiye Kupası'/><category term='Sadık Aksöz'/><category term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category term='Maradona Sadık'/><category term='Kaptan Adil'/><category term='DİNEKTEPESPOR'/><category term='HAMDULLAH ABİ'/><category term='TEZAHÜRAT'/><category term='Deli İhsan'/><category term='POLATLISPOR'/><title type='text'>Basit Hikâyeler</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>24</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-1314941535133143437</id><published>2009-12-28T00:52:00.013+02:00</published><updated>2009-12-29T15:24:11.195+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İhsan Kavak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sadık Aksöz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bonhof Nazmi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kaptan Adil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANKARAGÜCÜ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Maradona Sadık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hurubeş mehmet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hurubesch'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deli İhsan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye Kupası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mehmet Şahin'/><title type='text'>ORTALA SADIK ORTALA! BOMBALA HURUBEŞ BOMBALA!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzftRrsTMaI/AAAAAAAAAW8/Tq9IvonznsM/s1600-h/Kaptan+Adil+1981+Turkiye+Kupasi.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; FLOAT: left; HEIGHT: 215px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420061564605772194" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzftRrsTMaI/AAAAAAAAAW8/Tq9IvonznsM/s400/Kaptan+Adil+1981+Turkiye+Kupasi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs 1981…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkent Ankara’nın sarı-lacivertli takımı Ankaragücü 2. ligde mücadele ederken, daha önce dünya futbolunda hiçbir takımın başaramadığı bir mucizeye imza atıyor ve Türkiye Kupasını müzesine götürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adil, Hikmet, Fuat, İhsan, Haluk, Taner, Cüneyt, Nazmi, İrfan, Mehmet, Sadık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Final maçının bitiş düdüğüyle birlikte Bolu Stadında tel örgülerin üzerinden taraftarlarının üzerine atlayıp onlarla kucaklaşan futbolcular… Kaptan Adil’in, tribündeki taraftarların üzerine uçtuğu o anı ölümsüzleştiren ve Avrupa’da yılın fotoğrafı seçilen unutulmaz kare…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yolunda Bolu’dan Ankara’ya uzanan kilometrelerce uzunluktaki konvoy…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir zamanlar Ankaragücü maçlarında, 19 Mayıs Stadı’nın tribünlerinden dalga dalga yayılan tezahürat:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gururluyuz Güçlüyüz, biz Ankaragüçlüyüz…”&lt;br /&gt;“Ortala Sadık ortala! Bombala Hurubeş bombala!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tarihten günümüze kadar bir daha hiçbir 2. Lig takımı Türkiye Kupasını kazanamadı. Ama kaderin cilvesine bakın ki, yıllardır “Kupa Beyi” olarak anılan Ankaragücü de kupa alamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden 28 yıl sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık 2009…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevimsiz geçen bir yılın son günlerinde, o efsane kadrodan ‘Maradona Sadık’, ‘Hurubeş (Hrubesch) Mehmet’ ve ‘Deli İhsan’ ile bir araya geldik, şimdi çok geride kalmış olan o eski güzel günleri yâd ettik. Biz sorduk, onlar yanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfrNesXTUI/AAAAAAAAAWc/AREpOweiRlw/s1600-h/Ihsan_Mehmet_Sadik_2009_1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420059293373648194" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfrNesXTUI/AAAAAAAAAWc/AREpOweiRlw/s400/Ihsan_Mehmet_Sadik_2009_1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya Adnan: Yeni taraftar nesli sizleri hiç tanımıyor. Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Maradona Sadık (Sadık Aksöz): Futbola Ankara Demirspor’da başladım. İki yıl Ankara Demirspor genç takımında, bir yıl da ‘A’ takımında oynadım. 1976 yılında Gaziantepspor’a transfer oldum. İki yıl da Gaziantepspor’da oynadıktan sonra 1978 yılında Ankaragücü’ne geldim ve 1986 yılına kadar Ankaragücü formasını giydim. Daha sonra bir yıl kiralık olarak Gençlerbirliği’nde ve sonra da Hacettepe’de oynadıktan sora 1988 yılında futbolu bıraktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hurubeş Mehmet (Mehmet Şahin): Ankara 1957doğumluyum. Amatör olarak Ziraat ve daha sonra da Günespor’da oynadıktan sonra 1980 yılında Ankaragücü’ne geldim. 1986 yılına kadar Ankaragücü’nde forma giydikten sonra Adana Demirspor’a transfer oldum. Sonra da 1987 yılında kiralık olarak Kahraman Maraşspor’da oynadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deli İhsan (İhsan Kavak): Batman 1955 doğumluyum. 1970 yılında Gençlerbirliği genç takımında futbola başladım. 1972’de (A) takımında oynadım. Sonrasında Fenerbahçe ve Bursaspor’da forma giydim. 1980 yılına kadar Bursaspor’da oynadım. 1980-81 sezonunda Ankaragücü’ne transfer oldum. 1985 yılına kadar Ankaragücü’nde kaldım. 1986 yılında Gençlerbirliği’nde futbolu bıraktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Her zaman merak ettiğim konulardan biri, sizin aynı takımda bir araya gelmeniz bilinçli bir teknik direktör seçimi miydi, yoksa tamamen bir rastlantı mıydı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Tamamen bir rastlantıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet Özkazancı: Yani, ‘Sadık ortayı yapsın’, ‘Mehmet kafayı vursun’ gibi bir düşünce yoktu. Öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Evet. Gerçi Ankaragücü yönetimi o sezon güçlü bir takım kurmak için kolları sıvamıştı. Ama bizim bir araya gelmemiz tesadüf oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Örneğin ben Bursaspor’dan Sakaryaspor’a gidiyordum. Son anda Baskın Soysal hocamız beni Ankaragücü’ne getirdi. (Bu arada Ankaragücü’nün efsane kalecilerinden Baskın Soysalı rahmetle anıyoruz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Ben 1978 yılında Ankaragücü’ne geldiğimde takım küme düşmüştü. Ancak 1. Ligdeki kadrosunu aynen korumuştu. O sezon 2.ligde mücadele ettik ve grup ikincisi olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Yani, Kadri Aytaç ile 1.lige çıkamayan takıma gelmiştiniz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Evet. O sezon Kayserispor ile İzmir’de 1.lige yükselme maçında yenildiğimiz için 1. lige çıkamadık. Bunun üzerine kadro dağıtıldı ve genç futbolcularla yola devam kararı alındı. Yönetim, takımın ligde tutunmasını hedefliyordu. Ama biz umulanın üzerinde bir performans göstererek, Mersin İdmanyurdu’nun şampiyon olduğu grupta 3. olarak 1. Lige yükselme maçı oynama hakkını kıl payı kaçırdık. 1980-81 sezonunun başında ise yönetim şampiyonluğu hedefleyerek takıma ciddi takviyeler yaptı. İşte İhsan, Cüneyt, Mehmet gibi isimler o zaman takıma katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Şimdiki taraftarlarda pek göremiyoruz ama sizin oynadığınız o yıllarda, taraftarlar futbolcuların birçoğuna lakap takmıştı: Maradona Sadık, Hurubeş Mehmet, Deli İhsan, Bonhof Nazmi, Kaptan Adil gibi… Bunlar taraftarların, tuttukları takımın futbolcusuna olan sevgilerini göstermelerinin bir yolu gibi geliyor bana. Siz nasıl görüyordunuz, taraftarın sizi lakabınızla anmasını?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Sanıyorum taraftarlar özelliklerimize bakıp, bizi yabancı ünlü futbolcularla özdeşleştiriyorlardı. Örneğin benim oyun stilimi ve sol ayaklı olmamı Maradona’ya, Mehmet’in uzun boyuyla hava toplarına olan hâkimiyetini ve kafa gollerini Hurubeş’e, Nazmi’nin uzaktan sert ve isabetli şutlarını Bonhof’a benzettikleri için olsa gerek böyle lakaplar takmışlardı. Bizim için de hoş bir duyguydu tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Bir insana “Deli” derseniz belki de çok kızar ve kavga bile çıkarır ama taraftar İhsan’a “Deli” dediği zaman bu bir anda sevgi sözcüğü haline geliyor sanki.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Evet. Ben bazı maçlarda sakat sakat, hatta bazen kırık kaburgayla bile oynadım. Gerektiğinde savunmada sert mücadeleden kaçınmadım. Bu, belki de bir delilik… Ama başka seçenek de yoktu. Kadro çok kısıtlıydı. 14 futbolcuyla maça çıktığımız zamanlar oldu. Sakat sakat da olsa oynamak zorundaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: O zaman da günümüzdeki gibi yüksek transfer ücretleri var mıydı? Günümüzle kıyasladığımızda ortaya çıkan rakamlar nasıldı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: O dönemde bu kadar yüksek transfer ücretleri yoktu. Bir kıyaslama yapacak olursak bugün bir futbolcunun aldığı bir maçlık galibiyet primi o zamanın neredeyse bir yıllık transfer ücretine eşitti. Çünkü o zamanlar kulüpler ciddi sıkıntılar içinde yaşamaya çalışıyorlardı. Malzeme sıkıntısı vardı. Örneğin maç topumuz bir taneydi. Eski Ankaragücü Stadı’nda antrenman yapardık. Toprak zeminli saha zımpara gibiydi. Yağmurlu günlerde balçık olurdu ve biz bu şartlarda maçlara hazırlanırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: O zamanlar Ankaragücü Stadı daha yıkılmamıştı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Evet. O statta yatakhane vardı ve 14 kişi bir odada yattığımız olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Hatta çok iyi anımsıyorum. Yemeklerimiz MKE’den gelirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Peki o dönemin havasını bize anlatır mısınız? Takım olarak, yönetim olarak, taraftar olarak, tribün olarak özetler misiniz? Şöyle bir geçmişe dönseniz orada nasıl bir Ankaragücü vardı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Her şeyden önce takım içinde büyük bir dostluk, samimiyet ve kardeşlik vardı. Kocaman bir aile gibiydik. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim. O dönemde Ankaragücü her futbolcunun forma giymek isteyeceği bir kulüptü. Ankaragücü bir idoldü. Ankaragücü’nde oynamak bile başlı başına bir şerefti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: (Gülerek) Daha sonra yıllarca Galatasaray’ın kalesini koruyacak olan Eser ile birlikte Ankaragücü’nün seçmelerine gitmiştik. Bize sıra gelmediği için Fehmi hoca bizi Gençlerbirliği’ne götürdü. Ama Ankaragüçlüydük. Zaten o zamanlar Ankaralı her futbolsever çocuğun formasını giymek istediği takım Ankaragücü’ydü. Herkesin gözü küçüklüğünden itibaren Ankaragücü’ndeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Benim Ankaragücü’ne gelmemde hepimizde büyük emeği olan rahmetli Veli Necdet Arığ’ın katkısı olmuştur. Kendisini rahmetle anıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Mehmet, sen Ankaragücü’ne amatör kümeden geldin. O dönemde Ankaragücü yöneticilerinin amatör kümeleri izleyip keşfettikleri futbolcuları kulübe kazandırdıklarını anımsıyoruz. Günümüzde de amatör kümelerin izlenip izlenmediği konusunda bilginiz var mı?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: İzlediklerini pek sanmıyorum. Zaten takıma bakıldığında da izlenmediği belli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: O dönemde altyapıdan da çok futbolcu geliyordu. Fuat, Hasan, İrfan gibi önemli oyuncular çıkmıştı. Ankaragücü’nün altyapıya önem verdiği bilindiği için genç futbolcular Ankaragücü’ne kapağı atmaya çalışırlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzftX5Bnr6I/AAAAAAAAAXE/uNSuVpoldEI/s1600-h/Ihsan_Mehmet_Sadik_2009_2.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 169px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420061671264071586" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzftX5Bnr6I/AAAAAAAAAXE/uNSuVpoldEI/s400/Ihsan_Mehmet_Sadik_2009_2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Peki, o zamanlar tribün manzaraları nasıldı? Sahaya çıkarken tribünleri gördüğünüzde ne hissederdiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Ben Ankaragücü’ne 1.ligdeki Bursaspor’dan gelmiştim. İlk maçımda sahaya çıkarken tribünleri gördüğümde çok şaşırdım; gözlerime inanamadım. Takım 2. ligdeydi ama stat tıklım tıklımdı. Ayrıca günümüzdeki gibi tribün grupları yoktu. Bütün tribünler tek sesti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Çok ilginç bir durumdur. Biz, birçok maç öncesinde Ankaragücü Stadından 19 Mayıs Stadına, taraftarlarla kol kola yürüyerek gitmişizdir. Böyle içten ve samimi bir hava vardı. Şimdiki gibi tribün kutuplaşmaları yoktu. Herkes yalnızca Ankaragüçlüydü. Çok güzel ve zevkli günlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Necdet Abi ile geçen hafta Sivasspor maçını Gecekondu tribününde izledik. Her tribünden ayrı bir tezahürat yapılıyordu ve kimin ne söylediği anlaşılmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Takım başarılı olsa, ben tribünlerin birleşeceğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Ben şahsen, takım sahaya çıkarken tribünlerde “Gururluyuz Güçlüyüz Ankaragüçlüyüz!” tezahüratının söylenmemesinden üzüntü duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Burada bir ekleme yapmak istiyorum. İstanbul takımları ile oynadığımız maçlarda, örneğin bir Fenerbahçe maçında Ankara 19 Mayıs Stadının tribünleri tamamına yakını Ankaragüçlü taraftarlardan oluşurdu; 1500 civarında da Fenerbahçe taraftarı olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Taraftarlarla ilgili ilginç bir anınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Ben bir anımı kısaca anlatayım: Ankara’da Fenerbahçe ile oynadığımız maçtan önce stat dışında taraftarlarla sohbete dalmıştım. Sonra ısınmak için stada girmek istediğimde polis beni içeri almadı. “Yahu bırak gireyim, ben olmadan bu maç oynanamaz” diyorum. Polis de “Stat dolu, yer yok, giremezsin” diye cevap veriyor. Biz böyle tartışırken olayı gören Ziya Şengül, “Yahu bu adam olmadan maç oynanmaz, bırak girsin” dedi. Sonra biraz düşündü ve gülerek, “Aslında içeri almazsan fena olmaz ama gene de alman lazım” diye şaka yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Kulüp başkanları ve yöneticilerinin kulübe ve futbola bakışı nasıldı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Yöneticilerde tamamen amatörce bir bakış açısı vardı. Kulüp için kendi ceplerinden para harcarlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Sabri Mermutlu çok büyük bir başkandı. Başkanlığı bırakırken, bizim bütün alacaklarımızı cebinden ödedi ve kulübü borçsuz olarak yeni yönetime teslim etti. Ayrıca yöneticileri de toplayarak, alacağı olan varsa bana gelsin ödeyeyim demişti. Bunu hiç unutmam. 12 yıllık başkanlığı sonrasında kulübü borç batağında bırakan Cemal Aydın ve yönetimini gördüğümüzde Sabri Mermutlu’nun yaptıklarının değerini daha iyi anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Transfer görüşmelerinde yöneticilerden oluşan bir heyetin önünde, onlara olan güvenimiz ve saygımız sebebiyle boş mukaveleye imza atıp çıktığımız çok olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Onların amatörce bakış açısı ve takım sevgisi bize de yansır ve mesleğimize amatörce bakmamızı sağlardı. Verdikleri sözleri de yerine getirirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: İltifat ediyor gibi olmasın ama şu andaki Ankaragücü futbolcularına baktığımızda bir Maradona Sadık, bir Hurubeş Mehmet, bir Deli İhsan kalitesinde ve yüreğiyle oynayan futbolcuları pek göremiyoruz. Keşke o zaman değil de şimdi futbolcu olsaydım dediğiniz zamanlar oluyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: (Gülerek) Olaya maddi açıdan bakarsak oluyor tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Transfer teklifleri alıyor muydunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Tabii alıyorduk. Ama o günün şartlarında bir takımdan diğerine transfer olmak kolay değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Örneğin beni Beşiktaş istemişti ama yönetim vermemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Mukavelenin süresi dolduğunda kulübün temdit etme (süresini uzatma) hakkı vardı. Kulübün satışa çıkardığı bir futbolcu için belirlenen transfer ücretini ödeyecek kulüp çıkmazsa, futbolcunun kendi kulübü satış bedelinin beşte birini ödeyerek sözleşmeyi uzatabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Yani kulüp istemedikten sonra futbolcunun kulüpten ayrılması imkânsız gibi bir şeydi. Öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Evet. Çoğumuzun sözleşmesi böyle uzatılarak kulüpte kalmışızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: O zamanlar kulüpte görev yapan yöneticiler Ankaragüçlü müydü?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Hiç kuşkusuz öyle... Başkan ve yöneticiler kulüp için ceplerinden çok para harcarlardı. Hatta eski başkanlardan Güngör Türköz’ün Ankaragücü için harcadığı paralar yüzünden işlerinin bozulma noktasına geldiği söylenir. Ondan sonraki başkanlardan Nurettin Çarmıklı da kulüp için cebinden çok harcama yapmıştı. Ama ne yazık ki özellikle Cemal Aydın döneminde bu işler tersine döndü. Bir dergide yazdığım son yazıda da bu konuyu işledim. Ankaragüçlülük ruhunu, her şeyin amatörce olduğunu, yöneticilerin hep ceplerinden harcadığını, ama şimdiki yöneticilerin Ankaragücü’nü, kalburüstü insanlarla kişisel ilişkilerini geliştirmek amacıyla kullanmaya çalıştıklarını anlattım. Hele başkanlar! Başkanlar günümüzde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ile yan yana oturup maç izliyorlar. Cemal Aydın Ankaragücü’ne başkan olmadan önce kendisini kim tanırdı? Üstelik kendisi Ankaragüçlü de değil… Gençlerbirliği yöneticisiyken hasbelkader Ankaragücü’ne yönetici oldu, sonra da kulüp kaos içine girince Melih Gökçek’in başkan olmasını engellemek için, Karadenizli olan Mesut Yılmaz’ın desteğiyle kulübe başkan yapıldı. Başkan olmadan önce eski bir arabası vardı. Başkanlıktan ayrılmış olduğuna göre, başkan olduktan sonraki mal varlığını açıklamasını istemek en doğal hakkımızdır. Ben bu konu hakkında çok yazdım ama şimdiye kadar bir yanıt alamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Maçlara gidiyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Ben altı yıldır maçlara gitmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: “Neden?” diye sorsam…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Ben futbolu bıraktıktan sonra da Ankaragücü’ne antrenör olarak hizmet ettim. Ama şimdi kırgınım. Kulübün, eski futbolcularından yeterince yararlanmadığını düşünüyorum. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapan eski Ankaragüçlü futbolcuların sayısının azlığı zaten durumu özetliyor.&lt;br /&gt;Mehmet: Biz de İhsan ile arada bir maçlara gidiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Sizin gibi Ankaragücü’ne mal olmuş isimlerin antrenörlük olmasa bile kulüp bünyesinde bir şekilde hizmet verebilmesini beklerdim. Bu kadar dışarıda kalmışlık neden?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Kulüp yönetimine karşı biraz kırgınlık var. İşin doğrusu bizi tanımıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Cemal Aydın’ın etrafındaki yöneticiler bile, Ankaragücü ile ilgisi olmayan insanlar. Ayrıca futbolcu menajerleriyle olan ilişkiler de ayrı bir soru işaretidir. Son yıllarda kulüpten onlarca yabancı futbolcu geldi geçti, bunlardan kaçının isimlerini anımsıyorsunuz? Bu dönemde Ankaragücü’ne 143 yabancı futbolcu gelip gitmiş. Kaç liraya gelmişler, kaç liraya gitmişler? Bu konuda sorduğum soruların hepsi yanıtsız kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Günümüzde maalesef Ankaragücü camiasına mal olmuş futbolcu yok. Örneğin ben, 1978’de geldim 1986’ya kadar oynadım. Mehmet 1980’de gelmiş 1985’e kadar oynamış. İhsan sekiz yıl, Adil Kaptan 8 yıl, Haluk 12 yıl hizmet etmiş. O kadro tesadüfen bir araya gelmişti ama uzun yıllar birlikteliğini korudu ve birçok futbolcu camiaya mal oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Eski günleri bilenler, 1986 yılına kadar olan Ankaragücü kadrosunu ezbere sayabiliyorlar. Ama günümüzde maalesef bu mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Çünkü o zamanlar uzun yıllar boyunca birlikte oynadık. Biz gerçekten iyi bir takımdık. İkinci ligden çıktığımızda, takımı hiç bozmadan Halil İbrahim, Alper gibi birkaç takviye ile uzun yıllar hizmet verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Birleşme konusunda ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Aslında küme düşen Ankaraspor değil, Ankaragücü’dür. Ankaragücü’nün kadrosundaki futbolcuların çoğu, Beştepe’deki personel dışarıda kaldı. İşin aslına bakarsanız esasında olan Ankaragücü’ne oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Ligin ilk yarısının son maçında sahaya çıkan 11’in 9’u Ankaraspor’dan gelen futbolculardan oluşuyordu. Bu durumda istikrarlı bir kadrodan söz edilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Tabii ki söz edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: İyi bir takım olabilmek, bir takım ruhu yaratabilmek için altyapıdan yetişmiş en az 3-4 futbolcunun olması gerekir. Bunun en güzel örneği, UEFA Kupasını kazanmış olan Galatasaray kadrosudur.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Maalesef günümüzde o ruhu görebilmek imkânsız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Şu andaki durumu nasıl görüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: (Gülerek) Şu anda bir şey göremiyoruz. Şu anda kimse kulüp hakkında bir fikir sahibi değil. Ocak ayındaki kongreden sonra neler olacağını ne Melih Gökçek, ne Cemal Aydın ne de başka bir kişi biliyor. Cemal Aydın kanadının, 400 delege kaydının iptali ve mahkeme kanalıyla genel kurulun toplanmasını engellemek için girişimleri olduğunu duyuyoruz. Eğer 400 delegenin kaydının iptali gerçekleşir ve Cemal Aydın tekrar yönetime gelirse zaten takım düşer. Çünkü 40 milyon lira borç var ve hiçbir futbolcuya para veremezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Peki sizin oynadığınız dönemlerde Ankaragücü kongre üyeliği, seçimler ve başkanlık nasıl gerçekleşirdi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Başkanlık seçimi 4 yılda bir yapılırdı. Ortada bir rant olmadığı için cebinden para verebilecek adamlar yönetime girerdi ve rant olmadığı için taraftar da bu işlere karışmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: O dönemlerde cebinde parası olup da yönetici olmak isteyen kişilerde Ankaragüçlü olma zorunluluğu aranır mıydı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İhsan: İçinde Ankaragücü sevgisi olmayan zaten yönetime talip olmazdı. Çünkü rant yoktu. Örneğin İlhan Cavcav da aslında hasta Ankaragüçlüdür. Zamanında Ankaragücü’ne yönetici de olmak istemiştir. Ancak Sabri Mermutlu da un sanayicisi olduğu için onu Ankaragücü’ne yönetici yapmamış ve İlhan Cavcav da Gençlerbirliği’ne başkan olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: Merak ettiğimiz bir konu da Ankaragücü’nün kongre üyesi olup olmadığınız?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık – Mehmet – İhsan: Hayır. Kulübün kongre üyesi değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ziya: Tekrar geçmişe dönersek, Bolu’da oynanan kupa finalinden sonra tel örgülerin üzerinden taraftarların üzerine uçarak atlayan Kaptan Adil’in fotoğrafı Avrupa’da yılın spor fotoğrafı seçilmişti. O anda neler hissetmiştiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: Aslında planlanmış bir şey değildi. Maç bitip de kupayı kazandığımızda sevinçten ne yapacağımızı şaşırmıştık. Tel örgülerin üzerinde taraftarların üzerine ilk atlayan futbolcu İhsan oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Necdet: (Gülerek) Hiç yere düşeriz, beton tribüne çakılırız diye bir korku aklınıza gelmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mehmet: (Gülerek) Taraftarların ellerinin üzerindesin zaten, bir şey olmaz ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan: Ben, maç sonrasında sevincimizi paylaşmak için taraftarların bulunduğu tribünün önüne gitmiştim. O andaki duygularla tel örgülere nasıl tırmandığımı, taraftarların üzerine nasıl atladığımı anımsamıyorum. Birden kendimi taraftarların ellerinin üzerinde buldum. Beni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet, Adil, Fuat ve diğer futbolcular takip etti. Bolu’dan Ankara’ya muazzam bir konvoyla döndüğümüzü anımsıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık: Ankara’ya geldiğimiz zaman 12 Eylül döneminin sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen binlerce kişi Cumhurbaşkanlığı Köşkü önünde muhteşem bir kutlama yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ziya – Necdet: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sadık – Mehmet – İhsan: Biz de teşekkür ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZİYA ADNAN – NECDET ÖZKAZANCI&lt;br /&gt;25 ARALIK 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfsEKr3eyI/AAAAAAAAAWs/bmqxgQH9AJM/s1600-h/Ihsan_Mehmet_Sadik__Ziya_2009.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; FLOAT: left; HEIGHT: 189px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420060232895658786" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfsEKr3eyI/AAAAAAAAAWs/bmqxgQH9AJM/s400/Ihsan_Mehmet_Sadik__Ziya_2009.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfsOB66jYI/AAAAAAAAAW0/lCy2rBRZsmQ/s1600-h/Ihsan_Mehmet_Sadik_Necdet_2009.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 300px; FLOAT: right; HEIGHT: 166px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420060402341547394" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzfsOB66jYI/AAAAAAAAAW0/lCy2rBRZsmQ/s400/Ihsan_Mehmet_Sadik_Necdet_2009.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Ankaragücü'nün ve gerekse Gençlerbirliği'nin yöneticileri, üyeleri ve taraftarlarının, bir zamanlar takımlarının formasını giymiş ve emek vermiş futbolcularını unutmamaları, onlara gereken sevgi, saygı ve ilgiyi göstermeleri; onları güzel ve keyifli anılarla her zaman hatırlamaları bir camia olabilmenin, "Biz bir camiayız!" diyebilmenin en önemli koşullarından biridir bence...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankaragücü'ne, 1981 yılında 2. ligdeyken Türkiye Kupasını kazandıran efsane kadronun efsane futbolcuları Maradona Sadık'a, Hurubeş Mehmet'e ve Deli İhsan'a bu güzel ve keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-1314941535133143437?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/1314941535133143437/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=1314941535133143437&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1314941535133143437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1314941535133143437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2009/12/mays-1981-baskent-ankarann-sar.html' title='ORTALA SADIK ORTALA! BOMBALA HURUBEŞ BOMBALA!'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SzftRrsTMaI/AAAAAAAAAW8/Tq9IvonznsM/s72-c/Kaptan+Adil+1981+Turkiye+Kupasi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-2031406548392610547</id><published>2009-11-14T18:59:00.012+02:00</published><updated>2009-11-15T16:23:06.800+02:00</updated><title type='text'>VELİ NECDET ARIĞ'DAN ANILAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv755_i9MyI/AAAAAAAAAVU/rdpzsetHINQ/s1600-h/veli_necdet_arig_3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 248px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404031377597084450" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv755_i9MyI/AAAAAAAAAVU/rdpzsetHINQ/s400/veli_necdet_arig_3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kısa süre önce yitirdiğimiz Zündap Hüseyin’in ardından, Ankara futbolunun çok büyük değerlerinden birini daha, Ankaragücü camiasının Veli Amcasını, Veli Dedesini 86 yaşında yitirdik. Üzüntümüz sözcüklerle anlatılamaz. Ankaragücü camiasının, Ankara futbolunun, acılı ailesinin ve hepimizin başı sağ olsun. Nur içinde yat Veli Amca…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhum Veli Necdet Arığ’ın 1996 yılında, Ankaragücü’nün 86. yılı anısına yazdığı “MKE ANKARAGÜCÜ BELGESELİ” (228 büyük sayfa) adlı bir kitabı var. Şimdi piyasada bulunmayan, ancak fotokopiyle çoğaltılarak elden ele gezebilen bu müthiş kitapta Ankaragücü’nün bütün tarihi, bilgiler ve anılar çok güzel bir şekilde harmanlanarak anlatılmış. İşte ben de o kitapta yer alan bazı hoş anıları sizlerle paylaşarak Veli Amca’yı ebedi yolculuğuna uğurlamak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;100 LİRALIK DEPLASMAN (1949-50 Sezonu)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezon başında bazı kulüplere maç teklifi mektupları yazmıştık. Zonguldak ve Konya’dan olumlu cevaplar aldık. Kadro bol olduğu için tertibi ikiye ayırarak Zonguldak ve Konya turnelerine çıktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya kafilesinden Genel Sekreter Veli Necdet, Zonguldak kafilesinden ise Genel Kaptanımız Natık As sorumlu idi. Konya kafilemizde futbolu bırakmış olan kalecimiz Muharrem Gören ile sol açığımız Kenan Çolak’a da yer vermiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya İdmanyurdu ile iki maç karşılığı 100 Türk Lirasına anlaşmıştık. Evet, yanlış okumadınız: Yüz Türk Lirası… Zonguldak anlaşması ise 500 Türk Lirası idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonguldak’ta Kömürspor ile ilk maçta 1-1 berabere kalmış, ikinci maçımızı 2-0 kazanmıştık. Konya’da, Konya İdmanyurdu ile oynadığımız ilk maç 1-1 berabere sonuçlandı. İkinci karşılaşmada Konya Gençlerbirliği’ne 1-0 yenildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya’da doğru dürüst bir stat yoktu. Her iki karşılaşmayı da mahalle arasındaki okulun bahçesinde oynadık. Stat o kadar küçüktü ki, bir korner atışında Recep Adanır’ın vurduğu top bahçe duvarlarını aşarak caddeye çıktı ve taksinin tekerlekleri arasında kalarak patladı. Baba Recep bu maçta takımımızın formasını ilk defa giymişti. Biliyorsunuz sonra Beşiktaş’a transfer oldu. Yine o devirlerde malzeme bu denli bol değildi. Topun patlayışı üzerine ikinci top temini için 45 dakika beklememiz gerekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşma gereğince ödenmesi gereken 100 Türk Lirasının 15 lirasını (B) takımı ile geldiğimiz için ödemediler. 85 liranın 5 lirası ile de Cumartesi ve Pazar maçlarında rakip takımlara verilmek üzere Belediye Bahçesinden aldığımız çiçekler için ödemiştim. Geri kalan 80 lira ise kulübe irad kaydedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 110)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANKARAGÜCÜ: 7 – GENÇLERBİRLİĞİ: 3 (22.02.1953)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ligin son maçını 22.02.1953 günü Gençlerbirliği ile yapan takımımız sahadan 7-3 gibi açık farklı bir galibiyet ile ayrıldı. Bu sonuç antrenör Natık As’ı şaşırtmıştı. Çünkü daha önceki maçlarda gösterdiği form durumuna göre, değil sahadan galibiyet ile ayrılmak, açık farklı yenilgi korkusu sarmıştı kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natık As, maç sonrası anı defterine şunları düşmüştü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek ki bir başka oluyormuş Gençlerbirliği maçları. Herhalde ezeli ve ebedi rekabetin verdiği hırsla çocuklar dopinklenmiş olmalılar ki, sahadan 7-3 ayrılmakla kalmadılar, mevsimin en güzel futbolunu da ortaya koyarak maçı izleyen 6 bin seyirciden dakikalarca alkış aldılar. Tüm maçları bu hırsla oynamış olsaydık, Avrupa’da dahi birçok takımlardan galibiyet alabilirdik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 115)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BÜYÜK AVRUPA TURNESİ DÖNÜŞÜ BİR ANI (1953)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulübümüz 2.8.1953 günü Yugoslavya ve Avusturya’yı kapsayan büyük bir turneye çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafilemiz yurda dönerken Yugoslavya’ya vizesiz giriş yapmıştı. İnterne edilerek bir otele kapatıldılar. Tercüman Cezmi Başar’ın girişimleri ile, Maribor kulübü ile yapacağımız bir maç karşılığı kafilemize vize sağlandı. Maribor kulübü yöneticileri, maç için helikopterlerle el ilanları attılar. Maçı Cezmi Başar yönetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 115)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANKARAGÜCÜ-HACETTEPE MAÇINDAN BİR ANI (1956-57 SEZONU)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara Spor Yazarları Derneği ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun tertip ettiği iki turnuvada da takımımız şampiyon oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankaragücü ile Hacettepe arasında oynanan Çocuk Esirgeme Kupası finalini bu satırların yazarı Veli Necdet Arığ yönetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşılaşmanın direk görevlisi değildim. Final maçının hakemi idim. Bir kanattan Ankaragücü, öteki kanattan Hacettepe finale kalınca, devrin Bölge Hakem Komitesi Başkanı Burhan Atakan’a durumumu arz ettim. “Sen saha dışında Ankaragüçlüsün, saha içinde ise hakemsin” diyerek görevden affımı kabul etmedi. Takımımız maçı 3-0 önde götürüyordu. Taç atışı (Ankaragücü lehine) oldu. Atışı Hasan Yedek yapacaktı. Daha önceleri takımımızda da yer almış olan Muzaffer Gür (Miki Muzaffer), “Olur amma, bu kadar taraf tutmak olur” diye karara itirazda bulundu. Hasan Yedek bu itiraza, “Bir taç atışı için bizi tutacaksa, al atışı sen yap!” diye topu kendisine verdi. O sırada Hacettepe’nin sağ beki Karagöz Kemal yanımıza gelerek olaya müdahale etti ve “Top benim ayağımdan taca çıktı. Taç hakkı Ankaragücü’nündür” diyerek topu Hasan Yedek’e verdi. Taç atışını ise Hasan Yedek bilinçli biçimde, itiraz eden Muzaffer Gür’ün ayağına attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın sonlarına gelinmişti. Hasan Yedek kendi ceza sahası içinde zor görülür bir durumda topu kasten tokatlayınca bastım penaltıyı. Atışı Alaattin Yolaç yaptı. Penaltı gol olmuş ve sahadan 3-1 galip ayrılmıştık. Maç sonrası Hasan Yedek, “O penaltıyı beni kınamak için kasten yaptığını” söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 119, 120)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ZATAPEK ALİ-ZAPATEK SALİH (1959-60 SEZONU)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımımız kümede kalış savaşında Beykoz ile Bursa’da önemli bir karşılaşma oynayacaktı. İstanbul’da sıkıyönetim bulunduğu için maç Bursa’ya alınmıştı. Takımımız kampta idi. Sabri Kiraz, odaları dolaşırken, Kör Salih (Zapatek) ile Ali Yetüt’ün (Zatapek) odalarından sesler geldiğini duydu. Kulak verince şu konuşmaya şahit oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zatapek Ali, Zapatek Salih’e, “Yarınki maçta Allahıma oynayacağım. Yenilgi düşünemiyorum. Mutlaka yeneceğiz” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabri Kiraz, konuşma sonrası olayı şöyle değerlendirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ali’yi o maçta oynatmayı düşünmüyordum. Bu konuşma üzerine takıma koydum. Diyebilirim ki o maçı Ali ve Salih aldılar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali ve Salih çok iyi arkadaştılar. Özel yaşantılarında da birbirlerinden ayrıldıkları pek görülmemişti. Bu yüzden Sabri Hoca deplasmanlarda ikisini aynı odaya verirdi. Sabri Hoca, Ali Yetüt’e maçlarda çok koştuğu için Çeklerin ünlü maratoncusu “Zapatek”in adını, birbirlerinden ayrılmadıkları için Salih’e “Zatapek” adını takmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali, futbolu bıraktıktan sonra yerleştiği Edirne’de bir trafik kazası sonucu genç yaşta hayatını kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 123, 124)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Not: Zatapek ile Zapatek o kadar çok kullanılmış ki, Veli Amca bile sonunda birbirine karıştırmış. :)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KISSADAN HİSSE BİR ANI (1973)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leed United’in Ankara’daki maçını izlemek üzere, kafile ile birlikte bazı İngiliz basın mensupları da Ankara’ya gelmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leeds United’in İdari Menecerinin ricası üzerine, Genel Kaptanımız Dr.Mehmet Bozdoğan İngiliz basın mensuplarının stada girişlerini sağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci karşılaşma da oynanmış, takımımız Avrupa Kupasından elenmişti. Aradan 6 ayı aşkın bir zaman geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün kulübümüze, Leeds United kulübünden 25 dolarlık bir havale geldiği görüldü. Dr.Mehmet Bozdoğan havaleyi bankadan çekmiş, kulübe irad kaydetmişti amma, bu paranın gelişine bir anlam verememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası Leeds United kulübünden, kulübümüze resmi antetli bir yazı gelmiş ve mesele o zaman aydınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr.Mehmet Bozdoğan, İngiliz basın mensuplarını stada almıştı ya… Gönderilen 25 dolar onların stada giriş ücreti imiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yazının altındaki not cümlede ise “Gecikmeden dolayı özür dileniyordu…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki İngiltere’de kraliçenin dahi maçlara ücret ödeyerek girdiği espri değil bir gerçekmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 140, 141)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-2031406548392610547?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/2031406548392610547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=2031406548392610547&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2031406548392610547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2031406548392610547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2009/11/veli-necdet-arigdan-anilar.html' title='VELİ NECDET ARIĞ&apos;DAN ANILAR'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv755_i9MyI/AAAAAAAAAVU/rdpzsetHINQ/s72-c/veli_necdet_arig_3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-2643640802915814967</id><published>2009-11-14T18:51:00.005+02:00</published><updated>2009-11-17T22:00:47.497+02:00</updated><title type='text'>ZÜNDAP HÜSEYİN (Veli Necdet Arığ'ın kaleminden)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv76WH2EgDI/AAAAAAAAAVc/iujflrWXndY/s1600-h/zundap.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 223px; DISPLAY: block; HEIGHT: 177px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404031860861075506" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv76WH2EgDI/AAAAAAAAAVc/iujflrWXndY/s400/zundap.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1930 lu yılların başından itibaren uzun yıllar Gençlerbirliği formasını giyen, Gençlerbirliği tarihinde çok önemli bir yeri olan ve ‘ZÜNDAP HÜSEYİN’ lakabıyla tanınan Hacı Hüseyin Maloğlu 31 Temmuz 2009 günü aramızdan ayrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski hakemlerden, Zündap Hüseyin’in yakın arkadaşı Veli Necdet Arığ, KIRMIZI-BEYAZ Gazetesi’nin 14-20 Haziran 2004 günlü sayısında yayımlanan köşe yazısında Zündap Hüseyin’i anlatmıştı. Güzel anılardan oluşan ve elektronik ortamda kopyası bulunmayan o yazıyı gazeteye bakarak yeniden yazdım ve Zündap Hüseyin’i bir de böyle anmak hoş olur diye düşündüm. Beş yıl önce bu güzel anıları yazıp futbolseverlerle paylaştığı için Veli Necdet Arığ’a da teşekkür ediyor, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ZÜNDAP HÜSEYİN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zündap Hüseyin… Hacı Hüseyin Maloğlu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği’nin 1938-1948 yılları Majino Hattı’nın geçilmez sol beki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasan Polat, Halim Çorbalı, Hadi Pozan, İbrahim İskeçe gibi Türk futbolunun ünlü isimleri ile forma giydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği Dergisi kendisine sayfa ayırarak bazı anılarını okuyucuları ile paylaştı. Paylaşım, sanırım sayfa darlığı nedeniyle noksan kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları tamamlama sadedinde Hüseyin Maloğlu’nu “Bir de benden dinleyin” diye huzurunuza geldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * * * * *&lt;br /&gt;Zündap Hüseyin’in Gençlerbirliği’nde forma giydiği yıllarda onun yedeği idim. Sonra kendisi ile futbol hakemliğinde meslektaş olduk. Ailelerimiz arasında sıkı bir aile birliği oluştu. Futbol hakemliği seminerlerinde Maloğlu ile aynı odalarda kalır, haftada üç-dört gün de aile beraberliklerimiz olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği 1940’lı yıllarda özel bir karşılaşma için Kayseri’den davet almıştı. Maç sonrası Gençlerbirliği’nin yollukları ödenmedi. Gerekçe ise hasılat alamamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayseri’nin Zülküf adında ağır çekim bir boks şampiyonu varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol bek Hüseyin Bey’den gösteri maçı yapması için ricada bulunmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaresiz iki boksör ringe çıkmış. Zülküf’ün yumrukları havayı dövüyor. Maloğlu’nda yumruk ne gezer!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amma boşluğunu yakalayınca öylesine bir yumruk salladı ki Maloğlu, Zülküf nakavt… Ancak hastanede kendine gelebildi. Boks maçı sonrası Gençlerbirliği’ne ekstra yolluk ödendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedenmiş o?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayseri halkı Zülküf’ten yaka silkiyormuş da!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * * * * *&lt;br /&gt;Hüseyin Maloğlu, 19 Mayıs Stadı’nda maç yönetiyor. Gol sonrası “Ofsayt!” diye tepki aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepkiler üzerine, elini “Güneşten göremedim” anlamında gözlerine siper edince, tribünler kahkahadan inledi. Güneş, Maloğlu’nun gözlerine siper ettiği yönden değil, arkadan geliyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * * * * *&lt;br /&gt;İzmir’de mayıs ayı seminerinde idik. Seminer açık havada yapılıyordu. Seminer hocası rahmetli Muvahhit Afir, “Top köşe gönderine çarptı, onu devirerek taç hattından oyun dışı oldu. Ne karar verirdiniz?” diye soruyu Hüseyin Maloğlu’na yöneltti. Maloğlu uyukluyordu. Soruyu duymamıştı bile. Dirsek teması komşusu, hınzır oğlu hınzır Nejat Şener ortaya bir “Penaltı” sözcüğü fırlattı. Maloğlu soruyu “Penaltı” diye cevaplayınca, Nejat Şener kaçar, Maloğlu kovalar. Diğerleri de onların peşine düştü. Seminer toz duman olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * * * * * * *&lt;br /&gt;Maloğlu o akşam hanımı ile birlikte yemeğe gelecekti. Maloğlu Yenimahalle’de, ben Emek’te oturuyordum. Kendilerini karşılamak üzere çıktım kapının önüne. Zündap Hüseyin geldi. Hem de Zündap motoru ile… “E Hüseyin, hanımı getirmedin mi?” diye sormamla birlikte Maloğlu, Zündap’ı öyle bir gazladı ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra döndüler eşi ile birlikte… Meğer ki, Akköprü yakınlarındaki dekovil hattından geçerken motor zıplama yapınca hanım motordan uçmuş! Uçmuş da Maloğlu’nun gıkı bile duymamış. Hanımı, yakındaki karakola almışlar, sarmışlar sarmalamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yemek öylesine zevkli ve neşeli geçmişti ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Veli Necdet Arığ (KIRMIZI-BEYAZ, 14-20 Haziran 2004)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-2643640802915814967?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/2643640802915814967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=2643640802915814967&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2643640802915814967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2643640802915814967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2009/11/zundap-huseyin-veli-necdet-argn.html' title='ZÜNDAP HÜSEYİN (Veli Necdet Arığ&apos;ın kaleminden)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/Sv76WH2EgDI/AAAAAAAAAVc/iujflrWXndY/s72-c/zundap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-8487266147693674494</id><published>2008-11-08T13:33:00.012+02:00</published><updated>2008-11-08T23:54:50.807+02:00</updated><title type='text'>SEFA HOCA'NIN ARDINDAN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bu yıl Ocak ayında Gençlerbirliği-Adana Demirspor maçından önce bir rastlantı sonucu tanışmıştım Sefa Taşkıran'la... Muhtar Amca, Umut ile beni ÇESEKA'ya çay içmeye götürmüştü. 19 Mayıs Stadı'nın altındaki ÇSK (Çalışkanlar Spor Kulübü) kulüp odasında çay içip sohbet etmiştik. ÇESEKA'nın başkanıydı Sefa Hoca... Bu güzel sohbetin ardından Gençlerbirliği taraftarlarının internet sitesi www.alkaralar.com ile bu sitede "ÇESEKA: ADI YETER!" başlıklı bir yazı yazmıştım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://basithikayeler.blogspot.com/2008/01/eseka-adi-yeter.html"&gt;http://basithikayeler.blogspot.com/2008/01/eseka-adi-yeter.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.alkaralar.com/icerikarastir.php?name=Kose_Yazilari&amp;amp;file=yazi_oku&amp;amp;sid=225"&gt;http://www.alkaralar.com/icerikarastir.php?name=Kose_Yazilari&amp;amp;file=yazi_oku&amp;amp;sid=225&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de OrtaKafaGol.Com sitesinde 28.08.2006 günü yayınlanan Can Lafçı'nın "Futbolun Amatör Ruhu" başlıklı yazısına yazılan yorumlarda Sefa Taşkıran'ın yetiştirdiği futbolcular tarafından anlatılan bir Sefa Hoca var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yorumcu şöyle diyor örneğin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Ben de Sefa hocamın elinde büyüdüm. Eğer futbol oynayacaksan ÇSK’da oynayacan. Tabii öbür hocaları da unutmamak lazım: Şahin hoca, Nevzat hoca… Bu takım tek kelimeyle mükemmel… Eğer futbola tekrar başlasaydım bu takım kesinlikle ÇSK olurdu. Ben 86’lıyım. Ne topçular vardı bizim kadroda: Kaleci Turgay, Jandarma kaptan, Erol, Fazlı, Mami, Solayak Ömer, Montçu, Azmi, daha ismi aklıma gelmeyen birçok arkadaşım… Az mı yuttuk o 19 Mayıs’ın tozunu, hey gidi günler be! ÇSK antrenman yaparken öbür takımlar izlerdi. İyi ki varsın Sefa hocam. Ellerinden öper, bize böyle bir kulüp vadettiğin için sana çok teşekkür ederim. Senin o meşhur lafınla bitirmek istiyorum mesajımı… Hani maçta gol atardık da kulübeden bağırırdın ya: 'Bi daha, bi daha!' diye… İşte biz o Sefa hocayı sevdik...” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir yorumcu da şunları yazmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Ben Kutluhan.7 senedir ÇSK’da oynamaktayım. ÇSK deyince akla ilk gelen Başkan Sefa Taşkıran’dır. Sefa Abi’den gelmiş geçmiş en çok dayak yiyenlerden biri de benimdir. Onun vurduğu yerde gül biter!” &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve daha bunlar gibi sevgi ve saygı dolu birçok yorum... Okumanızı öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ortakafagol.com/makalegoster.asp?ID_No=396"&gt;http://www.ortakafagol.com/makalegoster.asp?ID_No=396&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amatör futbol tutkunları için çok üzücü bir haber olacak ama ÇSK´ya ve amatör futbola yokluklar içinde yıllarca emek vermiş büyük bir futbol adamı olan Sefa Taşkıran'ı ne yazık ki 5 Kasım 2008 günü kaybettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SRWJKDnuKjI/AAAAAAAAAO0/9uD4jFkMOWw/s1600-h/sefa_hoca.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5266266145143269938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 189px; CURSOR: hand; HEIGHT: 283px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SRWJKDnuKjI/AAAAAAAAAO0/9uD4jFkMOWw/s400/sefa_hoca.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.aaskf.org.tr/indexx.html"&gt;http://www.aaskf.org.tr/indexx.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa Hoca’nın yokluğu, Türk futbolu için gerçekten büyük bir kayıp... Ama bu acı kayıp, ne yazık ki yalnızca yukarıda linkini verdiğim Ankara Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu'nun internet sitesi ile Alkaralar forumunda bilgi olarak yer alabildi. Onun dışında ne Ankara basınında ne de internet spor sitelerinde ne bir ses, ne bir nefes!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunus Emre, şu dörtlüğü Sefa Başkan için yazmış sanki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Bir garip ölmüş diyeler&lt;br /&gt;Üç günden sonra duyalar&lt;br /&gt;Soğuk su ile yuyalar&lt;br /&gt;Şöyle garip bencileyin"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa Taşkıran, anlı şanlı kulüplerimizden birinin başkanı olsaydı böyle mi olurdu? Ne haberler yayınlanırdı! İnsanlar ardından neler döktürürlerdi. Zengin, ünlü ve güçlüysen her şey bir başkadır; ölümün bile... Ama zengin, ünlü ve güçlü değilsen ne yaparsan yap kaybolur gidersin, adını anan olmaz; birkaç kişi dışında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşet Ertaş'ın içli bir türküsündeki şu sözlerde olduğu gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;"Zengin isen ya bey derler ya paşa&lt;br /&gt;Fukaraysan ya abdal derler ya cingan haşa!"&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa Başkan'ın toprağı bol, ruhu şad olsun. Allah rahmet eylesin. Acılı yakınlarına, ÇESEKA ve tüm futbol camiasına başsağlığı dilerim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-8487266147693674494?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/8487266147693674494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=8487266147693674494&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8487266147693674494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8487266147693674494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2008/11/sefa-hocanin-ardindan.html' title='SEFA HOCA&apos;NIN ARDINDAN'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/SRWJKDnuKjI/AAAAAAAAAO0/9uD4jFkMOWw/s72-c/sefa_hoca.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-4221009184574299566</id><published>2008-10-10T03:33:00.018+03:00</published><updated>2008-10-28T00:50:58.111+02:00</updated><title type='text'>İTİRAF EDİYORUM</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İtiraf ediyorum. Evet, itiraf ediyorum. Bir Polatlılı olarak Ankara futbolu tutkunu olan ben, yıllar önce Cebeci Stadında bir Ankara takımına karşı Kastamonuspor’u hem de tribünde tezahürat yaparak desteklemiştim. “Niye böyle bir halt yedin?” diye soracak olursanız, yanıtım şu: Hatır için, evet tamamen arkadaş hatırı için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizden sır çıkmaz, benim Polatlı’da bir mahalle arkadaşım var. Adı Demircan, ama ben Candemir derim. Candemir aşağı, Candemir yukarı derken, önce garipseyip “Demircan” diye düzeltmeye çalıştı fakat sonra o da alıştı. Neyse, bizim Demircan; babası Bolu Sebenli olduğu için koyu bir Bolusporlu, annesi Kastamonu Taşköprülü olduğu için koyu Kastamonusporlu, kendisi Polatlı’da doğup büyüdüğü ve oturduğu için koyu Polatlısporlu ve mahallesi de Esentepe olduğu için koyu Esentepesporludur. Candemir, Boluspor’un birinci ligde, Polatlıspor ve Kastamonuspor’un da üçüncü ligde oynadığı 1980’li yıllarda bu takımları çok yakından takip ederdi. Sırf bunun için Anadolu takımlarına bol sayfa ayıran Türkiye Gazetesi’ni her gün bir yerlerden bulup okur, sonra da o gün öğrendiği haberleri bize anlatırdı. Takımların kadrolarını ezbere sayar, futbolcuların özelliklerini iyi bilirdi. Tabii o zamanlar birinci ligde mücadele ettiği için doğal olarak Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray ile bir sezonda en az iki kez maç yapan Boluspor Demircan’ın kalbindeki en önemli yeri dolduruyordu. Ama hakkını vermek lazım, Boluspor da Boluspor’du hani… Çoğunlukla ikinci ve üçüncü liglerden, hatta amatör kümelerden transfer ettiği genç ve yetenekli futbolcular ile ligi kasıp kavuruyor; İstanbul’un üç büyüklerine iç saha, deplasman demeden kafa tutuyor; bu yönüyle de birçok futbolseverin takdirini kazanıyordu. Boluspor üç büyüklerden birini yendiğinde en neşeli anlarından birini yaşayan Demircan’ın dili de iyice çözülüyor ve bizim de biraz gaz vermemizle gevrek kahkahalar atarak rakip takım taraftarı arkadaşlarını kızdırmaktan geri kalmıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he! Şimdi var ya bizim bebeler ikinci ligden, amatörden geldikleri için Fener’i, Cimbom’u, Kartal’ı bilmiyorlar gardaşım. Bebeler gelmişler İnegöl’den, Nazilli’den, ondan sonracığıma Muğla’dan, Yalova’dan… Hayatlarında hiç Fener görmüşler mi, Cimbom görmüşler mi? Görmemişler ki! Karşılarında sarı-lacivertli bir takım var ama bizim bebeler bunun Fenerbahçe olduğunu bilmiyorlar ki! Siirt Köy Hizmetlerispor sanıp paso bastırıyorlar ayağına vuruyum. Hâlbuki karşılarında Fener olduğunu bilseler hiç öyle saldırırlar mı? Şöyle bir dururlar; la gardaşım karşımızda koskoca Fener var, biraz geri çekilelim la derler demi? Ama bilmiyorlar işte. Kimse de dememiş kine goçum karşınızda koskoca Fener var, ona göre oynayın da ezmeyin abilerinizi dememiş kimse. Tabii bizim bebeler de bilmeyince paso bastırıyorlar. Bastırınca da ister istemez goller geliyor usta.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amma yaptın Candemir. Hiç Fener’i bilmez olurlar mı? Çocuk mu bunlar? Ki çocuklar bile bilir Fener’i.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmiyorlar hoca, bilmiyorlar. Bilseler iki tane sallarlar mı hiç? Şenol ne bilsin la Fener’i, Kartal’ı, Cimbom’u… Salih ne bilsin, Hayrettin ne bilsin, Faruk ne bilsin, Tunahan, İmdat ne bilsin hoca… Aha geçenlerde bir maçta da Beşiktaş’ı tanımadı ya bizim bebeler! Tanımayınca ne oldu? İşini bitiriverdiler demi? Duyduğuma göre, hani bir takım var ya ikinci ligde; siyah-beyazlı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altay mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, Altay değil usta. Altay birinci ligde... Onu da bilmez bizim bebeler. Benim dediğim takım ikinci ligde…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kuşadasıspor’u mu diyon?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hah Kuşadasıspor! Duyduğuma göre Kuşadasıspor sanmışlar Kartal’ı la. Bu kadar da olmaz yani hoca… Ya senin karşında koskoca bir Beşiktaş var demi. Hiç mi görmediniz aslanım Beşiktaş’ı? Koskoca Kartal’ı nasıl Kuşadasıspor sanarlar, hayret valla gardaşım he he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi sizin kulüp çoğunlukla Ege, Marmara tarafından topçu transfer ediyor ya Candemir… Hani Nazilli, Muğla, İnegöl, Buca, Bergama, Yalova falan…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii bu bebelerin çoğu da Kuşadasıspor’la aynı grupta oynuyorlardı ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii canım, tabii canım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte ondan Kuşadasıspor sanıyorlardır karşılarındaki siyah-beyazlı takımı, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynen öyle usta… Hâlbuki bilmiyorlar ki karşılarına çıkan takım Beşiktaş. Bilseler zaten…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he! Ulan Candemir, ne adamsın ya! Demek sizin bebeler Kuşadasıspor sanmışlar ha Beşiktaş’ı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He valla hoca! Ama biraz zaman geçince bebelerin de gözü açılıyor be usta. Tabii kaşarlandıkça iş değişiyor. Teklif mi geliyor, ne oluyorsa birden tanımaya başlıyorlar üç büyükleri la. Bak bu Fener, işte bu Cimbom, aha bu Kartal…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman n’oluyor Candemir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’olacak! Oyunları, havaları değişiyor birdenbire. Kasılmaya başlıyorlar. Ama öyle olunca bizim başkan tutmaz takımda; anında satar üç büyüklere hoca… Hiç bakmaz valla gözünün yaşına… Sonra bulur getirir gene gözü açılmamış bebeleri he he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Konuş Demircan, konuş! Takımın yenmiş, bugün senin konuşma günün…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz sadece bugün değil, her zaman konuşuruz aslanım. Bizim bebeler yendikçe bize susmak yok ayağına vuruyum. Yeter ki yensin bizim bebeler, demi hoca?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bu üç büyükleri yenme muhabbetini bırakalım da artık itirafımızı anlatmaya geçelim, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor’un üçüncü ligde şampiyon olduğu 1987–1988 sezonuydu. Hangi ay olduğunu şimdi tam olarak anımsamıyorum ama oldukça soğuk bir Pazar günüydü ve Cebeci Stadında bize göre tadından yenmez iki maç birden vardı. İlk maç Ankara Demirspor-Polatlıspor, ikinci maç Aras Sitespor-Kastamonuspor… Şu maçlara bak! Olmaz böyle bir şey ya! Bu maçların heyecanı Demircan’ı öyle sarmıştı ki Pazar gününü zor getirmişti. Neyse uzatmayalım, Ankara Demirspor-Polatlıspor maçı bitince bizim Polatlılı taraftarlar stattan çıkıp gittiler. Biz, Demircan’ın da ricasıyla statta kalmıştık. Koca kapalı tribünde üç kişiydik: Demircan, Ahmet ve ben… Bu arada tribünde bizim dışımızda, dağınık bir biçimde sessiz sedasız oturup çekirdek çitleyen tanımadığımız 8–10 kişi daha vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan dedi ki: “Hoca, maçta bizim bebelere biraz tezahürat yapalım mı ne diyonuz? Bebeler şöyle bir taraftar görsün be!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayıp ettin Candemir!” dedim. “Emrin olur gardaşım. Sen iste yeter ki. Tezahürat ne kelime; yıkarız la burayı! Öyle değil mi Ahmet?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet hep destek tam destek kıvamında kafasını sallayarak “Öyle valla!” dedi. “Yalnız usta, şöyle iyi bağıralım da millet taraftar görsün.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda kendimize güveniyorduk. Üçümüzde de boru gibi ses vardı. Üç kişiydik ama hiç abartmıyorum, o sessizlikte en az otuz kişilik ses çıkarabilirdik. Bomboş stadın kapalı tribününde kendi aramızdaki konuşmalar bile bir tezahürat gibi yankılanıyordu zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz kendi aramızda böyle konuşurken takımlar sahaya çıktı. O anda biz de ayağa kalktık ve üç kişilik dev bir taraftar topluluğu olarak müthiş bir tezahürata başladık: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ardından da her taraftar topluluğunun yaptığı gibi Kastamonuspor’u tribüne çağırdık: “BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kaptan, sahada ısınan futbolcuları anında topladı ve bütün futbolcuları hep birlikte tribünün önüne getirdi. Hiç yüksünmeden üç kişiyi selamlamaya gelen bu futbolcuları o kadar takdir etmiştik ki, avuçlarımız patlarcasına alkışladık onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hakemlerle takımların, açık tribünün altından uygun adım yürüyerek orta sahaya gelişleri, seromoni falan derken maç başladı. Tabii o anda bizim oluşturduğumuz üç kişilik dev taraftar topluluğunun tezahüratı da çoktan stadı inletmeye başlamıştı bile: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezahüratı bitirince şaşkınlıkla birbirimize baktık. Candemir gülümseyerek dedi ki: “Vay be! Ulan boş statta ne ses çıkıyor ya hoca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güldüm. “Valla işin doğrusu ben de bu kadar ses çıkacağını tahmin etmemiştim Candemir,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayret ettim la! Üç kişiden bu kadar ses çıkar mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayret ki ne hayret!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesimizin bomboş statta bir gökgürültüsü gibi yankılanması bizi iştahlandırmıştı. Daha bir şevkle tezahüratın dozunu artırdık: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara Ahmet ve ben, makara olsun diye fazla yüksek olmayan bir perdeden, “GASTMONU GASTMONU DEP DEP DEP!” deyince, Demircan buna çok bozuldu. “Hiç yakıştıramadım size hoca!” dedi. “Böyle destek mi olur la? Desteği böyle vereceksek, hiç vermeyelim, susalım daha iyi ayağına vuruyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan’ın sırtına vurdum: “Tamam Candemir, tamam… Kızma aslanım ya, ne kızıyon!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet de beni destekledi: “Şaka yaptık oğlum, ne kızıyon la! Gırgır olsun biraz dediydik. Sen de hemen kızıyon, sanki ne varsa!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyse hoca, hadi bağıralım biraz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz böyle makaraya, tezahürata dalmışken Aras Sitespor bir tane salladı. Daha şaşkınlığımız geçmemişken beş dakika sonra bir gol daha atan Sitespor durumu bir anda 2-0 yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görüyon işte Candemir, elimizden gelen desteği veriyoz ama takımda iş yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan dertlenmişti: “He valla hoca, takımda iş yok. Aslında takımda iş var da bu antrenör kötü tamam mı? Senin elinde cillop gibi libero falanca varken onu kesip yerine filancayı oynatmak olur mu? Kaleye de bu bambulu koyarsan, elin oğlu iki tane sallayıverir işte böyle! Sen yılan gibi oğlan dururken santrfor diye bu kazmaya forma verirsen bu maçı nasıl alacan la? Demi hoca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklısın Candemir. Hoca oyuna da müdahale edemiyor, benim gördüğüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edemiyor hoca. Böyle giderse bu maç gitti valla! Hoca, hocaa! Maç gidiyo hoca, maç… Takıma bak biraz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yarı böyle bitti. İkinci yarıda ise Kastamonuspor oyunu dengelemekle kalmamış; Sitespor’un skoru korumak amacıyla geri çekilip oyunu kendi yarı sahasında kabul etmesini de fırsat bilerek sağlı sollu ataklarla iyiden iyiye bastırmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada biz de sesimizin statta çıkardığı yankıya şaşa şaşa aynı tezahürata devam ediyorduk: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Kastamonuspor, var gücüyle bastırdığı o anlardan birinde ceza sahası önünde bir frikik kazandı. Atışı kullanmak için gerilen Demircan’ın kızdığı kazma santrfor topa doğru koşarkene biz de uzun bir “HOOOOOOOOOO…” diyerek destek çıkıyorduk. Kazma santrfor topa öyle bir vurdu ki, biz tam “…OOOOOOOOP!” diye tamamlayıp, “GÜMM!” diye bağırdığımız anda barajın üstünden geçen top adeta bir ampul gibi doksandan ağlara takıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz sevinç içinde kucaklaşıp, “GOOOOOL!” diye bağırırken, golü atan kazma santrfor yumruklarını sıkmış bize doğru koşuyor, diğer futbolcular da onu yakalayıp kutlamak için peşinden geliyorlardı. Tam bizim tribünün önüne geldiklerinde hep birlikte müthiş bir sevinç yumağı oluşturdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan, bu güzel frikik golünün şaşkınlığı içinde, istemdışı bir hareketle alt dudağını ısırarak şöyle dedi: “Vay pezevengin oğlu vaay! Nasıl vurdu la öyle! Birinci ligde bile böyle gol seyretmiyoz la, demi hoca?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle valla Candemir,” dedim. “Öyle olmasına öyle de, sen de bu arada golü atan topçunun babasını çaktırmadan pezevenk yaptın biliyor musun? Anında bitirdin la adamı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet durur mu, körüğü kaptığı gibi yetişti yangına: “Demek öyle ha Demircan? Kendi takımının topçusunun babasına pezevenk dedin ha! Bu günleri de gördük sayende.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan utangaç bir gülümsemeyle derdini anlatmaya çalışıyordu: “Yok hoca. Öyle demek istemedim la. Valla bak! Hani şimdi bebe güzel vurdu da top doksandan gol oldu ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet yüklendi: “Gol güzelse, golü atan topçunun babası pezevenk mi oluyor yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan kıvranıyordu: “Yok yaa! Şimdi bebe güzel vurup da gol oldu ya… Gol de hakikaten güzel bir gol yani; çok hoşuma gitti. Tabii ben de birden şaşırıp ağzımdan şey ettiriverdim. Yoksa yani hoca…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haa anladım ben Ahmet. Şimdi Candemir bu sözü, golü atan topçuyu övmek için söylemiş tamam mı? Gol güzel ya, bizimki takdir ediyor yani. Öyle değil mi Candemir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hah, aynen öyle valla hoca… Yoksa topçumuza küfür eder miyiz? Babasına pezevenk der miyiz hiç canım, olur mu öyle şey?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyse, durum anlaşılmıştır arkadaşlar. Kötü bir niyet yok yani, öyle değil mi Candemir? Hadi o zaman şimdi şöyle bir inletelim ortalığı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnletelim ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kastamonuspor, bu güzel golden sonra Arap atı gibi açılmıştı. Sağlı sollu ataklarla Sitespor defansını bunaltmaya devam ediyor, ancak beklenen gol bir türlü gelmiyordu. Maçın sonlarına doğru hakem, bizim tribünün önünde, Sitespor yarı alanının ceza sahasına yakın bölümünde Kastamonuspor lehine bir faul atışı verdi. O anda her iki takım futbolcuları da ceza sahasının içine yığıldı. Ceza sahasının içi ana baba günüydü. Kastamonusporlu futbolcu, topu havadan kavisli bir ortayla ceza sahasına doğru gönderirken biz yine uzun bir “HOOOOOOOOOO…” çekmeye başladık ve kazma santrfor o kadar adamın arasından yükselip kafayı çaktığında “…OOOOOOOOP!” diye tamamlayıp, “GÜMM!” diye bağırdık. Top da o anda kalecinin çaresiz bakışları arasında yine doksandan ağlara takıldı. Durum şimdi 2–2 olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gol, bizi tribünde, futbolcuları da sahada sevinçten çılgına döndürmüştü. Kazma santrfor önde, diğer futbolcular arkada yine bizim tribünün önüne kadar koştular ve bir sevinç yumağı daha oluşturdular. Onlar yumruklarını sıkmış bize doğru sallarken, biz de iyice coşmuş bağırıyorduk: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet, çok şaşırmış gibi yaparak, “Vay dümbük vaay! O kadar adamın arasından nasıl çaktı kafayı öyle la?” dedi. Ardından da beni dürtüp, hınzırca bir gülümseyişle Demircan’ı göstererek göz kırptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan da kendinden beklediğimiz hareketi yaptı ve “dümbük” sözcüğünü duyar duymaz intikam aşkıyla hemen üzerine atladı: “Demin bana demediğinizi bırakmadınız ama maşallah bakıyorum da siz dümbük mümbük deyince serbest oluyor herhalde ha?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye la? Ne oldu ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demin ben pezevenk deyince bana bin türlü laf söylediniz. Ama şimdi sen de dümbük dedin topçuya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi dedim la? Dümbük mü dedim?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Dümbük dedin tabii!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Hiç farkında değilim valla. Sen duydun mu hoca, öyle mi dedim?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülümsememi saklamaya gerek görmeden, kafamı olumsuzca iki yana sallayarak, “Ben öyle bir şey duymadım valla!” dedim. “Maça bakıyordum da…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan makara yaptığımızı anlamıştı. “Ulan ne adamlarsınız!” dedi. “Korkulur valla aslanım sizden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye olacak la!” dedi. “Bu yaptığınız resmen itnelik! Ben söyleyince bin türlü laf ediyonuz ama kendiniz söyleyince yok dedim mi, yok demedim mi, yok görmedim, yok duymadım demeye başlıyonuz itneler! Bizim kulağımız sağır mı la ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak ortak, itne dedi bize görüyon mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok ayıp ama Candemir! Biz sana ne yaptık da itne dedin şimdi bize? Çok ayıp! Cık cık cık… Hiç yakıştıramadım bunu sana!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok la, öyle demek istemedim. Lafın gelişi öyle söyledim. Birden ağzımdan öyle çıkıverdi. Hani siz böyle itnelik edince…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Kastamonuspor’un 8 numaralı futbolcusu ceza sahası yayının yakınlarında topu kapmış, kaleye şut atmak için telaşlı hareketlerle önünü boşaltmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu Sekiz var ya çok psikopat be hoca! Pire gibi sanki la… Biraz uğraşsa atacak valla. Vur goçum vuur ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vur işte goçum, ordan vur! Vur be vur! Vur lan işte, vuur!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gooo… Ah be!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi be! Yarım metre daha içerden gitse goldü be!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaleci hayatta kurtaramazdı valla hoca. İyi vurdu pe… Neyse…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalenin hemen yanından auta giden bu sert vuruştan sonra maç, “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!” tezahüratları arasında 2-2 bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demircan iyice keyiflenmişti. Ahmet’le bana döndü: “Artık takımı buraya çağırırız değil mi hoca?” dedi. “Hak ettiler bizim bebeler canım! İyi oldu, iyi… He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çağıracağız tabii Candemir. Çağırmadan olur mu hiç?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi o zaman! Bir, ki, üç!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stat bu tezahüratla inliyordu. Demircan’ın bebeler, kaptanlarıyla birlikte maçtan önce olduğu gibi yine hiç yüksünmeden sevinç içinde kapalı tribünün önüne kadar gelip bizi selamladılar. Biz de bu selamlamaya alkış ve tezahüratla karşılık verdik: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stattan çıkıp, otobüs terminaline doğru yürürken “Ulan Candemir!” dedim. “Sen de futbolcuları tanıyorum falan deyip bize yedirmeye çalışıyorsun herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevkten dört köşeydi. Keyifle gülüyordu: “Niye hoca?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görmüyon mu la? Santrfora kazma deyip duruyordun, adam çakıverdi iki tane. Hem de doksana ampul gibi astı valla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he! Ben ters uğur yapıyordum hoca.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O nasıl oluyor öyle Candemir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şöyle oluyor hoca. Niyeyse ben bizim bebeleri övdüğüm zaman iyi oynamıyorlar da kötü dediğim zaman, kazma dediğim zaman canavar oluyorlar, canavar… Bunu bir türlü çözemedim ayağına vuruyum!”&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-4221009184574299566?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/4221009184574299566/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=4221009184574299566&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4221009184574299566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4221009184574299566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2008/10/itiraf-ediyorum.html' title='İTİRAF EDİYORUM'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-2072932893164171330</id><published>2008-01-17T03:22:00.004+02:00</published><updated>2008-02-22T17:45:34.594+02:00</updated><title type='text'>ÇESEKA: ADI YETER!</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tarih: 15 Ocak 2008 Salı… Yel yepelek evden fırladığımda saat 13.00’ü gösteriyordu. Gençlerbirliği’nin Adana Demirspor’la oynayacağı Türkiye Kupası grup maçı saat 13.30’da başlayacaktı. Acaba maç başlamadan yetişebilir miydim? Biraz zordu ama imkânsız da değildi. Telaşla otobüs durağına koşarken, şansım varmış ki o anda bir otobüs de durağa yanaştı. Ben de tempomu artırarak otobüse yetiştim ama nefes nefese kalmıştım. Son zamdan çok etkilendiği için üzgün ve solgun olan kartımı makineye okuttuktan sonra boş bir koltuğa oturdum. Sokullu Caddesi üzerinden Ulus’a giden otobüs her durakta biraz daha kalabalıklaştı ve binen yolcu sayısı çok fazla olduğu için duraklardaki zaman kaybı da arttı. İller Bankası’nın önündeki durağa geldiğimiz zaman saat 13.40’ı gösteriyordu. Kendi kendime söylendim: “Ulan kelek!” dedim. “Zamanında çıkmazsın yola, ondan sonra bu yaşta koş babam koş. Aha yetişemedin işte maça. Başlayalı on dakika olmuştur şimdi. On dakika da stada gideceğim diye geçer; gitti maçın yirmi dakikası!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İller Bankası’nın oradaki ışıklar yayalara yeşil yanınca stada doğru bir koşu tutturdum ki demeyin gitsin. Allah sizi inandırsın, beni o halde görenlerden “Olimpiyatta beş bin metre mi koşuyorsun oğlum be!” diyenler olmuştur yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, 19 Mayıs Stadı’nın Gençlik Parkı karşısındaki kapısına geldiğimde saat tam 13.47 olmuştu. Koşmaya devam ederek Gecekondu’nun oradaki gişelere yöneldim. Bu arada içimden de görevlilerin, “Maç başlayalı on yedi dakika oldu. Bundan sonra nasıl olsa artık kimse gelmez” diyerek gişeleri kapatmamış olmalarına dua ediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık ki korktuğum başıma geldi! Gişeler kapalıydı. Polisler oradaydı ama gişelerde kimsecikler yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polislere sordum: “Gişeleri kapatmışlar mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla kimse yok gişede. Bilmiyoruz biz de ne olduğunu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulan işe bak ya! Biz bir taraftar olarak hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan bu yaşta ve bu soğukta koşarak maça gelelim. Ama gişedeki elemanlar maç başladıktan sonra hiç olmazsa yarım saat bile beklemesinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kızmıştım! Koşar adımlarla Maraton girişine seğirttim. Amacım Maraton’un önündeki güvenlik görevlilerine, kızgın olduğumu göstermeden küçük bir şaka yapıp, onlarla ahbap çavuş ilişkisi kurarak maça biletsiz girmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duygu ve düşüncelerle Maraton’un önüne geldim. İki güvenlik görevlisi kapının önünde yarenlik ederek vakit geçiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Selamın aleyküm arkadaşlar!” diyerek sıcak bir ortam yaratmak istedim ve tabii hemen karşılığını aldım: “Aleyküm selam usta! Gençler mi, Adana Demir mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençler… Ama görüyorum ki bu maçın önemi nedeniyle gişelerde bilet kalmamış herhalde bilader!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilet kalmamış herhalde diyorum. Gişeler kapalı da…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şaka yapıyorsunuz herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he… Evet, şaka yapıyorum tabii. Nereden anladınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu statta yer çoktur. Ne zaman gelirseniz gelin bilet bulunur da ondan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eee! Niye kapalı o zaman gişeler?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maç saat 16.00’da başlıyor. Daha açılmaz tabii.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saat 16.00’da mı? Hay canını albızlar alsın! Ben 13.30 diye biliyordum ya! Ne yapacağız şimdi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla sen erken gelmişsin usta. Biraz dolaş istersen. Yarım saat sonra falan gelir gişedekiler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tüh! Hava da çok soğuk be! Nasıl dolaşacağız şimdi dışarıda? En iyisi bir kahveye gidip çay içmek anasını satayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle tabii. İçiniz ısınır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman ben ufaktan ufaktan, şuradan yaylanayım. Hadi eyvallah!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stattan çıkarak eski Meclisin önünden Anafartalar’a yöneldim. Oradan da Konya Sokağa girip elektronikçileri gezmeye başladım. Envai çeşit uydu alıcıları ve modüller sergileniyordu vitrinlerde: Yazılımlısı, yazılımsızı, yabancı şifreli kanalları kartsız çözeni, kartlı çözeni… Ne istersen, arzuna göre bastır parayı al anasını satayım! Nitekim ben de şöyle şekilli bir uydu alıcısı alsam da evdeki emektarı değiştirsem mi acaba diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. Neden? Çünkü elimde uydu alıcısıyla stada girmeye kalkarsam, statta kaynana zırıltısını bile yasaklamış olan Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün görevlileri uydu alıcısını sahaya atabileceğim gerekçesiyle elimden alabilirlerdi ve çıkışta da geri alamayabilirdim de ondan! Ne olur ne olmaz! Çaktınız köfteyi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duygu ve düşüncelerle yeni uydu alıcısı alma düşüncemi başka bir güne erteledim ve sıcak çay içebileceğim bir kahve aramak üzere Maliye Bakanlığı’nın eski binasının arka tarafında kalan sokaklara yöneldim. Daha önce o sokaklardaki kahvelerden birinde çay içmişliğim vardı. Çocukluğumun Polatlı’sında babamın ocakçı olarak çalıştığı kahveye çok benziyordu. Aynı kahveyi elimle koymuş gibi buldum. Hiç ara vermeden üst üste tavşankanı renginde üç bardak sıcak ve taze çay içerek kendime geldikten sonra Rüzgârlı Sokak üzerinden stada doğru yola çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stada geldiğimde saat 15.00 olmuştu. “İnşallah gişeler açılmıştır” diye dua ederek gişelere doğru giderken Maraton girişinin orada Umut Kuruç’u gördüm. Bir yandan bana el sallıyor, bir yandan da biletini gösteriyordu. Hoş geldin, beş gittin derken hepimizin çok yakından tanıdığı ve sevdiği, yılların Gençlerlisi Muhtar amca geldi yanımıza. Onunla da sarılıp kucaklaştıktan sonra, Muhtar amca bize o ayazda bırakın reddetmeyi, üzerine balıklama atlayacağımız bir teklifte bulundu: “Gelin gençler, aha şuradaki Çalışkanlarspor’a gidelim de birer çay içelim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ben, arsızlık edip de hemen teklifin üzerine atlamış görüntüsü vermemek için “Bilmem ki, olur mu ki, gitsek mi ki, kem küm…” gibi bir şeyler söylemeye çalıştım. Ama sonra “Madem istiyorsun, seni mi kıracağız? Hadi gidelim de birer çay içelim bari be Muhtar amca!” dedim. Umut da tamam deyince hep birlikte stadın altındaki amatör kulüp odalarından birinde bulunan Çalışkanlar Spor Kulübü’ne kapağı attık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa adı ÇSK olan Ankara’nın oldukça eski amatör kulüplerinden mor-beyaz-mavili Çalışkanlar Spor Kulübü’nün başkanı Sefa Taşkıran ile kulüp idarecisi Zeki Öymez bizi çok sıcak karşıladılar ve oturmamız için hemen birer tane plastik sandalye ayarladılar: “Ooo! Muhtar amca hoş geldin, hoş geldin. Buyurun, buyurun! Sizler de hoş geldiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arkadaşlarla beraber bir çayınızı içelim dediydik de Sefa başkan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii, tabii… Ne demek canım! Çayı da şimdi demlediydik zaten. Hep beraber içeriz şimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtar amca bana döndü: “Ben buraya hep gelirim biliyon mu? Sağ olsunlar tanırım hepsini. Demli çaylarını içerim bir güzel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de sağ ol Muhtar amca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok iyi arkadaşlardır, sizden iyi olmasın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O senin iyiliğin Muhtar amca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan, bir yandan masasındaki futbolcu lisansı, liste gibi belgelerle uğraşırken, bir yandan da dış sahadaki antrenman için gelmiş olan genç futbolculara öğüt verip uyarılarda bulunuyordu: “Hava çok soğuk aslanım. Aman sıkı giyinin, sırtınızı sağlam tutun da üşütmeyin ha!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, kısa süren tanışma faslından sonra hemen lafa girdim: “Bu Ankara’daki amatör takımlar içinde ismini en sevdiğim takımlardan biri ÇESEKA, öteki de Onbirateş’tir. İkisinin de adı çok şekilli yani. Hele sizin takımın kısa adının söylenişi var ya, bitiyorum valla! Aynı CSKA Moskova ya da CSKA Sofya takımlarını andırıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkanla Zeki başkan, bu methiyemi onaylayan utangaç ve kalender bir gülümsemeyle kafalarını salladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başkan, bu Çalışkanlarspor esas olarak nerenin takımı?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çinçin’in takımıyız” dedi Sefa başkan. “Doğma büyüme Çinçinliyiz. Bizim Zeki’yle tam kırk beş senedir ruh gibi arkadaşız. Kırk beş senedir yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. İkimiz de emekliyiz şimdi. Ta 1976’da federe olduk. O zamandan beri de burada böyle devam ediyoruz işte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaçıncı amatör kümedesiniz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amatör kümede takımımız yok maalesef! A genç, B genç ve C genç kümede oynuyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma ya! Niye?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Para yok, pul yok! Nasıl oynayalım?” diyerek söze girdi Zeki başkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan da onu tamamladı: “Amatör maçların çoğunu Batıkent, Sincan gibi uzak sahalarda oynatıyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir servis 100 liradan aşağı değil yani. Nasıl götürüp getirecen futbolcuları?” dedi Zeki başkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan, arkadaşı Zeki’yi onayladı ama yine de bir açık kapı bıraktı: “Biz de emekli adamlarız. Para bulmak kolay değil yani… Ama gene de önümüzdeki sezon ikinci amatörden başlasak mı acaba diyoruz arkadaşlarla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla iyi olur ya!” dedim. “ÇESEKA gibi bir takıma amatör küme yakışır yani!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnşallah bakalım! Ama çok sıkıntılı oldu artık bu iş. Misal buradan da çıkarmak istiyorlar bizi. Zaten elektriği kesik, suyu akmaz. Bugün elektriğin olduğuna, suyun aktığına bakma. Gençler’in maçı var ya, ondan… Maç olmadığı zaman ikisi de kesik!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kadarı da ayıp ya!” dedim. “Ayıp ediyorlar yani!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle!” dedi Sefa başkan, üzüntülü bir sesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeki başkan da derdini dökmeye yer arıyordu sanki: “Zor ama seviyoruz işte kulüple uğraşmayı. Bizden başka da kimse kalmadı ilgilenecek biliyon mu? Biz de ne yapalım, kahve köşelerinde pineklemektense burada gençten futbolcu neyim yetiştirelim, bir işe yarayalım diyoruz işte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklısınız valla ya! Amatör kümede kulüpçülük zor iş doğrusu... Ben de bizim Polatlı Esentepespor federe olmadan önce bir yıl başkanlık yaptığım için bilirim biraz. Biz 80’li yıllarda çok uğraştık ama sokamadık o zaman takımı amatör kümeye.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esentepespor’da yöneticilik yaptıysan Ahmet Kaynak’ı da tanırsın herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tanırım tabii canım. Tanımaz mıyım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bazen buralara geldiğinde görüşürüz hala. Bir de şey vardı, idareci… Neydi adı ya? Dilimin ucunda ama… Dur, dur… Hah Bekçi Ahmet!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Köse Ahmet’i diyorsun değil mi? Tanırım tabii, tanımaz mıyım? O benim mahalle arkadaşım… Takımı amatör kümeye sokmak için en çok o uğraştı zaten. Her gün Polatlı’dan Ankara’ya geldiğini bilirim yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir de antrenörü vardı Esentepespor’un. Adı neydi la Zeki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Deli Burhan’ı mı diyon?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hah, tamam. Deli Burhan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay be! Bizim Deli Burhan’ın namı Çinçin’de bile duyulmuş yani. Evet, biz de mahallede öyle derdik. Ama şimdi duyduğuma göre antrenörlükte uzun zaman geçirince lakabı da değişmiş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi? Ne olmuş?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Otto Burhan! Hani Otto Bariç var ya, lakabı ondan geliyor herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek Otto Burhan ha? Burhan iyi çocuktur ya! Bir de Gogo var, tanıdığım. Amigo…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedendir bilmem, babam da dâhil mahalledeki birçok kişi asıl adı Hacı Mustafa olan Ogu’ya “Ogu” diyemez, “Gogo” ya da “Gogu” derdi. İşte şimdi de Sefa başkan, bizim Ogu’ya babam gibi “Gogo” diyordu. Hemen düzeltmek için üstüne gittim: “Bizim Ogu’yu diyorsun, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, evet. Onu diyorum, Gogo'yu…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ogu bizim Esentepe'nin bebelerindendir. İyi arkadaşımdır. Yıllardan beri de Polatlıspor’un amigosu... Hiç bırakmadı ya! Geçen hafta Polatlıspor-Yenimahalle Belediyespor maçında birlikteydik. Bayağı tezahürat yaptık yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan kafasını sallayıp, “Demek Gogo geçen hafta buradaydı ha!” diyerek gülümsedi. Sonra da başka bir konuya geçti: “Gençler’deki Mehmet Çakır var ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sokullu’nun bebelerindendir o, biliyon mu? Babası da arkadaşımdır yani. Damacanayla su satardı babası.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii. Amcasının da halk otobüsü vardı. Çakır da aha şu kadarcık bir bebeydi; amcasının otobüsünde çalışırdı bazen. Orada çok gördüm onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay be! Demek öyle! Çakır’a bak ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi iyi futbolcu oldu kerata! İyiliğine de iyi çocuktur, ben severim yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada çay demini almış, ortalığı taze çayın nefis kokusu kaplamıştı. Büyük cam kupalarda ikram edilen sıcacık demli çaydan ilk yudumu alırken gözüm duvardaki gazete sayfasına ilişti. Asaşlı Zafer’in ayağının kırıldığına ilişkin bir haberdi bu: “Ooo! Şu duvarda asılı gazete haberindeki kim yahu? Bizim Zafer değil mi o?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umut heyecanla atıldı hemen: "Evet, evet. Zafer bu..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Asaşlı Zafer! Biz verdik onu Asaş’a, biliyon mu? Cem Onuk’la iyi tanışırız da...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma ya! Çalışkanlar’dan yetişti yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii. İyi çocuktur. Çok severim ben. Hakikatli çocuktur Zafer.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyledir. İyi çocuk gerçekten…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hani Ordu’da bacağı kırılmıştı ya, işte onun haberi bu duvarda asılı olan…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaa! Bacağı kötü kırılmıştı çocuğun. Ama iyileşti sonra."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyileşti, iyileşti. Hani bir de İlker vardı ya Gençler’de."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O da bizim Çinçin’in bebelerindendir. Bizden gitti Gençler’e. Çok küçüktü, lisede okuyordu daha.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum İlker’i, biliyorum. Elinde lise kitaplarıyla okula giderken fotoğrafı çıkmıştı gazetelerde. Ne iyi çocuktu o ya. Yetenekliydi biliyor musun? Gerçi Gençler’de pek fazla kalamadı ama iyi çocuktu yine de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyleydi. Bak, aha bu da fotoğrafı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerede şimdi İlker?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlker mi? Sarıyer’de oynuyor şimdi. Bizim Zeki’nin oğlunun adı da İlker. O da profesyonel futbolcu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz oğluna gelip dayanınca, Zeki başkan gururla karışık bir utangaçlıkla gülümseyerek, “Bizim Çinçin’den çıkan iki topçunun adı da İlker” dedi. “Biri İlker Dalçiçek, öteki de İlker Öymez, yani benim oğlan! ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin oğlan hangi takımda?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adanaspor’da oynuyor şimdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefis çaydan okkalı bir yudum daha aldıktan sonra sordum: “Öyle mi? İyi iyi… Ne güzel ya! Nasıl durumu? Kadroya girebiliyor mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Giriyor, giriyor. Girmez mi? İyi yani. Allah’a şükürler olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaç yaşında?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yirmi yedi yaşında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooo! Yaşı biraz ilerlemiş ya! Hani, diyecektim ki inşallah daha üst liglerde oynar. Ama biraz zor gibi ha?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle. Zor tabii bu yaştan sonra… Ama olsun, onun için bu kadarı da iyidir yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl, parasını zamanında alabiliyor mu? Yoksa boşa mı kürek çekiyor? Parasını zamanında almak da bir futbolcu için önemli yani, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zamanında alıyor parasını canım. Bir sorunu yok. Kendine yeter yani. Başkan iyi adam Allah için. Allah ondan razı olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adanaspor nasıl? Takım iyi mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi iyi. Gruptan çıktılar işte. İyi adamlar var. Tecrübeli adamlar var. Hani Angaragücü’nde bir Yılmaz vardı ya, Yılmaz Özlem…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O da Adanaspor’da biliyon mu? Benim oğlanla beraberler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay be! Yılmaz futbolu bırakmadı mı daha yahu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, bırakmadı. Oynuyor hala. Otuz altı yaşında ama gençlere taş çıkartır valla. O kadar hırslı yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yılmaz iyi futbolcuydu ya! Hele o frikikleri yok mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir frikikler atıyor hala, bir görecen. Olmaz böyle bir şey ya! Müthüş valla! Bayağı da gol attı yani frikikten biliyon mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi ya! Yılmaz, futbolun emektarlarındandır valla. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır hep.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle tabii. Takımın da abilerinden... Güzel toparlıyor yani takımı. Ne diyelim, kazanıyor işte ekmeğini. Helal olsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kulüp odasına genç çocuklar gelmeye devam ediyor ve giysilerini değiştirerek biraz sonra başlayacak antrenmana hazırlanıyorlardı. Sefa başkan da her geleni soğuk havada üşütmemesi, sırtını sıcak tutması için uyarmayı ihmal etmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sohbet böyle sürüp giderken aklıma 1973 yılında yaşadığım bir anı gelince Sefa başkanla Zeki başkana sordum: “Ya bu Çinçin, Ziraat Fakültesi’nin neresine düşüyor?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ehem! Şimdi Ziraat Fakültesi’nin arka tarafından yukarı doğru gidiyon tamam mı? Siteler tarafına doğru… Siteler’i biliyon mu? Telsizler’e yakın…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam, tamam… Sanırım Çinçin’di orası. Ben, 1973 yılında on yedi yaşındayken ön kayıt yaptırmak için Ziraat Fakültesi’ne gitmiştim biliyor musun? Zaten o zaman Ankara’yı da iyi bilmiyorum yani. Oradan çıkınca tersim dönmüş, yolumu kaybetmişim. Böyle olunca tanımadığım, bilmediğim bir mahalleye girdim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtar amca burada lafa karıştı: “Mahallenin bebeleri, bizim kızlara asılıyon diye doğdüler mi yoksa seni? He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok canım, dayak falan yemedim” dedim. “Tam tersi, bir kahvenin önüne geldiğimde, Ziraat Fakültesi’ne ön kayıt yaptırmak için Polatlı’dan geldiğimi, Ulus’a gitmek istediğimi ama yolumu, yönümü kaybettiğimi söyleyip yol sordum. Sağ olsunlar iyi insanlardı. Yol gösterdiler, çok yardımcı oldular valla! Onların tarifiyle tekrar geldiğim yere geri döndüm, doğru yönümü buldum, sonra da bir dolmuşa atladığım gibi ver elini Ulus!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan, “O zamanlar iyiydi bizim Çinçin” dedi. “Yardım ederlerdi yabancılara. Adam doğdükleri de olurdu gerçi amma… Hak edenleri doğerlerdi tabii.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi nasıl acaba Çinçin?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tadı yok!” dedi Sefa başkan üzüntülü bir sesle. “Çinçin eskisi gibi değil artık. Eskilerden pek kimse kalmadı. Giden gidene… Evler de yıkılacak zaten. Yakında tam çakal çukal yatağı olur yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle!” dedi Zeki başkan gülümseyerek. “Ben hariç tabii! Ben ayrılamadım, bırakamadım işte bir türlü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefa başkan onaylayarak kafasını salladı: “Misal, ben de Keçiören’e taşındım. Herkes bir yere dağıldı anlayacağın. Ama bizim Zeki hala orada. La Zeki, bir sen kaldın Çinçin’de ama sen de gidersin yakında. Eli kulağında yani… Öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Bize de yol görünüyor” dedi Zeki başkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayrola?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla Çinçin’i boşaltacaklar işte. TOKİ (Toplu Konut İdaresi) toplu konut neyim yapacakmış. Aktaş Mahallesi var ya, oradan doğru geliyorlar bu tarafa. Bizim Çinçin’dekilerin de arsa tapu tahsis belgeleri var biliyon mu? Misal on iki katlı, on dört katlı apartmanlar dikip, bir daireyi 80.000 YTL’ye satacak; birazı peşint, geri kalanı uzun taksit…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bedava vermiyor yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok canım, ne bedavası! Parayla satacak konutu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki, konut sahiplerinin evleri ne olacak? Arsa bedelleri ne olacak?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arsa bedeli yok. Evi de kendi yıkmıyor yani. Misal, 2.500 YTL yıkma parası verip sana yıktıracak. Sonra da problem çıkarsa, bana ne gardaşım, parayı alıp evini kendin yıktın deyip çıkacak işin içinden. He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek öyle ha?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle!” diyerek kafasını salladı Zeki başkan. Oldukça düşünceli ve kaygılı görünüyordu. Doğduğu ve bugüne kadar yaşadığı Çinçin’den bir gün ayrılmak zorunda kalacak olması onu tedirgin ediyor gibiydi sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık çaylarımızı bitirmiştik. Muhtar amca saatine baktı ve “Namaz vakti yaklaştı” der gibi “Maç vakti yaklaştı. Hadi bize müsaade!” diyerek kalktı. Biz de ÇESEKA’nın bu iki emektar ve kalender yöneticisine, kırk beş yıl boyunca birbirinden hiç ayrılmamış iki can arkadaşa çay için teşekkür ettik; tanıştığımız için memnun olduğumuzu söyledik. Vedalaşıp, Maraton girişinden stada girdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtar amca statta gördüğü bir arkadaşıyla birlikte Maraton’un soluna yöneldi. Maçın başlamasına biraz daha zaman vardı Biz de Umut’la Çaycı Memiş’in yanına gittik. Ve orada da kendiliğinden bir futbol sohbeti başladı. Anlaşılan Çaycı Memiş de takımdan memnun değildi. “Böyle de olmaz ki canım!” dedi. “Takımın takım gibi oynaması lazım... Futbolcuların paslı oynaması lazım... Atılan paslar hiç yerini bulmuyor kine!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklısın” dedim. “Organize olamazsan işte böyle sürünürsün!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Misal, hani bir zamanlar Moşe, Kuşe, Kona geldiydi ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O gün spor yazarları kupası maçı var tamam mı? Bu Moşe, Kuşe, Kona da yeni gelmişler yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum. İlk geldikleri sezonu söylüyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet. İlk geldikleri sezon… Maçın ilk devresinde takımdaki öteki futbolcular bunlara hiç top atmıyorlar tamam mı? Tabii onlar da hiçbir şey yapamıyorlar. Nasıl yapsınlar kine! Top gelmeyince…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bazen olur öyle. Yeni gelenlere pek top atmaz eski futbolcular.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet. Neyse, devre oldu. Cavcav aşağı bir indi. Hepsine fırçayı attı ki, ikinci devrede herkes bunlara top atmaya başladı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak sen! Demek öyle ha? Cavcav aşağı inince...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii. İnmez mi? İyi pas alınca, baktım başladılar onlar da sallamaya! İşi bilecen gardaşım. Sen top atmazsan nasıl oynasın adam? Öyle değil mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle!” dedim. “Neyse, hadi sana hayırlı işler!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağ ol!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık maç başlamak üzereydi. Biraz hafta arası, biraz da hava çok soğuk olduğundan, biraz da zaten her zaman öyle olduğu için tribünlerde fazla seyirci yoktu. Gençlerbirliği taraftarları Sağ Kapalı ve Maraton’da, Adana Demirspor taraftarları ise Sol Kapalı’daydı. Kale arkası tribünleri ise kapatılmıştı. Böylesine soğuk bir havada ellerinden geleni yapmaya çalışan tüm futbolcuları, teknik adamları, hakemleri ve maça gelen vefakâr futbolseverleri de kutlamak gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakemler ve takımlar sahaya birlikte çıktılar. Hem Gençlerbirliği’ni hem de Adana Demirspor’u ayrı ayrı çağırdık tribüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği, maçın 14. dakikasında Mehmet Çakır’ın attığı golle Adana Demirspor’u 1–0 yenerek gruptan çıkmayı garantiledi. Oldukça iyi bir takım oluşturmuş olan Adana Demirspor da dirençli bir futbol oynadı. Bir topları direkten döndü. Vefakâr taraftarları da Sol Kapalı’da yaptıkları tezahüratlarla takıma iyi destek verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçtan sonra futbolcularımızı tribüne çağırıp alkışladık. Bu arada El Saka’ya Arapça, “EL SAKA EL SAKA! BEHABBEK EL SAKA!” diye tezahürat yaparak onu sevdiğimizi söyledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, Sefa başkanın deyişiyle Sokullu’nun bebelerinden olan Mehmet Çakır da kendine yakışan bir güzellik yaptı ve tel örgülere kadar gelerek, formasını çıkarıp seyircilere yolladı. Formayı küçük bir taraftar kardeşimiz aldı ve böylece yaşamı boyunca unutamayacağı güzel bir anının sahibi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgârlı Sokak tarafındaki kapıdan çıkarken, Atatürk Spor Salonu’nun yanına geldiğimizde, zaten zirveye çıkmış olan keyfimizi cilalamak için Nedim’in de önerisiyle hep birlikte güzel ve coşkulu bir “BİR BABA HİNDİ” çektik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR BABA HİNDİ!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;OLAYDI ŞİMDİ!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;PİLAVI DA BENDEN!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;KAŞIĞI DA SİZDEN!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;YALLAH YALLAH!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;YALLAH YALLAH!&lt;br /&gt;HEEY ALLAH!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok güzeldi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarla vedalaşıp, Dikmen otobüslerinin yanaştığı Büyük Tiyatro’nun önündeki durağa yöneldim. Maç sırasında pek hissetmemiştim ama stattan çıkınca anladım ki ayaklarım soğuktan buz kesmişti. Neyse ki çok fazla beklemeden körüklü, eski bir İkarus otobüs çığlık çığlığa durağa yanaştı ve bizi de aldıktan sonra sarsılıp inleyerek yeniden hareket etti. Bereket versin emektar İkarus’un içi sıcacıktı ve o dondurucu Ankara ayazında iyi geldi tabii. İş çıkış saati olduğu için otobüs her durakta binenlerle biraz daha doldu ve Güvenpark’ın önündeki durakta, telaşla evine gitmeye çalışan bir yığın yolcunun da hücum edip itiş kakış binmesiyle iyice yükünü aldı. Yeniden tıngır mıngır yola çıktık. Meclis kavşağından sonra biraz içim geçmiş, dalmışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikmen Polis Evi karşısındaki durağa kadar geçen o kısacık sürede gördüğüm minik rüyada kendimi ÇESEKA’nın kulüp odasında Muhtar amca, Umut, Sefa başkan ve Zeki başkanla konuşurken buldum. Ellerinde birer bardak demli çay, neşeyle gülümsüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir ara hep birlikte, koro halinde şöyle dediklerini duydum: “Bu ÇESEKA var ya gardaşım, bu ÇESEKA. Şekil şemal budur! Adı yeter be! Öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, öyle!” dedim. “Haklısınız valla. Şekil şemal budur! ÇESEKA: Adı yeter!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o anda emektar İkarus, Dikmen Polis Evi durağında çığlıklarla sarsılarak durunca gözlerimi açtım. Dışarıda kar, fazla hissettirmeden ince ince yağıyordu. Pencerenin buğusunu sildim ve dışarı baktım. Bir an için ÇESEKALI Zeki başkanın Çinçin’e bağlılığı ve Çinçin’de yıkılacak evler hakkında söylediklerini anımsadım. Âşık Mahzuni’nin, 1970’li yıllarda ortalığı kasıp kavuran ve en çok da kendisiyle Edip Akbayram’dan dinlemeyi sevdiğim o tadına doyulmaz naif türküsü yankılandı kulaklarımda. Sözlerinin bir bölümü anımsadığım kadarıyla şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNCE İNCE BİR KAR YAĞAR,&lt;br /&gt;FAKİRLERİN DÜZÜNE.&lt;br /&gt;NEDEN FELEK İNANMIYOR?&lt;br /&gt;FUKARANIN SÖZÜNE.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YANDIK YANDIK,&lt;br /&gt;ÖLDÜK ÖLDÜK.&lt;br /&gt;BİZ AÇLIKTAN.&lt;br /&gt;ETME AĞAM N’OLUR!&lt;br /&gt;N’OLUR, N’OLUR, N’OLUR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADAM MI ÖLÜR?&lt;br /&gt;YOL YAPILINCA,&lt;br /&gt;OKUL OLUNCA,&lt;br /&gt;TOPRAK VERİNCE,&lt;br /&gt;İNSAN SEVİNCE.&lt;br /&gt;N’OLUR, N’OLUR, N’OLUR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necdet Özkazancı-POLATLILI&lt;br /&gt;16 Ocak 2008, Çarşamba.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-2072932893164171330?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/2072932893164171330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=2072932893164171330&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2072932893164171330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2072932893164171330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2008/01/eseka-adi-yeter.html' title='ÇESEKA: ADI YETER!'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-1590098987236650254</id><published>2008-01-14T05:56:00.000+02:00</published><updated>2008-01-19T23:41:10.417+02:00</updated><title type='text'>DELİĞANLI GİBİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 12 Ocak 2008, Cumartesi... 19 Mayıs Stadı'nda oynanan Gençlerbirliği-Oftaş maçından saat 15.30 sularında çıktık. Tatsız tuzsuz maç 1–1 bitmişti ve hem oyundan hem de sonuçtan memnun kalmadığımız için canımız sıkkındı. Gençlerbirliği bu beraberlikle düşme hattından yine kurtulamamış ve sondan üçüncü sırada kalmıştı. Maçın sonlarına doğru &lt;strong&gt;“CAVCAV TAKIMA TAKVİYE LAZIM!”&lt;/strong&gt; diye tezahürat yapmıştık. Başkan İlhan Cavcav o anda statta mıydı, bu tezahüratı duymuş muydu, duyduysa gerekeni yapacak mıydı bilemiyordum. Karışık duygular içinde Rüzgârlı Sokak yönüne doğru giderken 19 Mayıs 2 No.lu Dış Sahada maç oynandığını görünce, arkadaşlardan izin isteyip hemen oraya yöneldim ve kale arkası tribününe girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen belirteyim, bu tribünde amatör küme maçı izlemeyi her zaman çok sevmişimdir. İngiliz statları gibi tribünle kale arasında birkaç metrelik mesafe olduğu için özellikle ceza sahasındaki mücadele ve pozisyonları, futbolcuların çığlık çığlığa konuşarak birbirlerini uyarmalarını ve de en güzeli topun ağlarla buluşmasını sanki sahanın içindeymiş gibi yakından izlemek çok keyiflidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün, şansımıza hava hem çok soğuk, hem de gri ve iç karartıcıydı. 2 No.lu dış sahanın kale arkası tribünü adeta bir derin dondurucunun içi gibiydi. İyi temizlenmediği için yer yer kar ve buzla kaplı olan sahada Ankara 1. Amatör Küme takımlarından Kayaşspor ile Yurtkur arasındaki maçın ilk yarısı oynanıyordu ve bizim bulunduğumuz tribünün önündeki kaleyi koruyan Yurtkur 2–1 öndeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tribünde dokuz kişi vardı. Kayaşspor’da oynayan iş arkadaşını izlemeye gelmiş bir baba ve oğlu, Kayaşsporlu bir futbolcunun ağabeyi, Kayaşspor’da kaptanlık da yapmış eski bir futbolcu, sol tarafımızda yine Kayaşspor’u destekleyen dört kişilik bir arkadaş grubu ve bir de ben…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşspor’u mavi-beyaz renginden hemen tanımıştım. Maçı oğluyla birlikte izleyen babaya sordum: &lt;strong&gt;“Kayaşspor kaçıncı ligde şimdi?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Valla bilmiyorum”&lt;/strong&gt; dedi. &lt;strong&gt;“Bizim arkadaş Kayaşspor’da oynuyor da onu seyretmeye geldik. Çiftlikte beraber çalışıyoruz da...”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşspor’un eski kaptanı olduğunu öğrendiğim arkadaş söze girdi: &lt;strong&gt;“Birinci amatörde oynuyor.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Durumu nasıl?”&lt;/strong&gt; diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kötü!”&lt;/strong&gt; dedi, üzüntülü bir ifadeyle yüzünü buruşturarak. &lt;strong&gt;“Sonuncuyuz ligde.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yapma ya!”&lt;/strong&gt; dedim. &lt;strong&gt;“Kayaşspor eski takımdır. Ben kendimi bildim bileli vardır amatör kümede.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını sallayarak onayladı: &lt;strong&gt;“Öyle! Eski takım tabii…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bizim Polatlıspor’la amatör kümede aynı grupta çok oynamışlardı. Oradan bilirim Kayaşspor’u.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Oooo! Tabii… Ben de oynadım Polatlıspor’a karşı.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle mi?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Tabii… Hiç unutmam, beş-altı sene önce Polatlı’da oynamıştık; asıl stadın içindeki çim sahada değil de yanındaki toprak sahada…"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Biliyorum o sahayı. Sonradan yapıldı.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ama gardaşım, Polatlıspor’un bir seyircisi var, olmaz böyle bir şey ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle! Biraz heyecanlı ve serttir bizim Polatlıspor taraftarı.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Sert ne kelime usta! Mahvettiler bizi ya! Bizim bebeler de çok genç biliyon mu? Tecrübesizler işte, bayağı korktular yani. Bir tek yaşlı ben varım. Kaptanım biliyon mu? Korkmayın goçum bir şey olmaz, oyununuzu oynayın siz dedim ama hikâye tabii… Bebelerin, heyecandan elleri ayaklarına dolanmış bir kere, seni ne dinlesin!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Haklısın. Tecrübesiz olunca öyle olur tabii…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, Polatlıspor maçı aldı. Geçmiş gün 3–1 mi, yoksa 4–1 mi şimdi tam hatırlayamıyorum da maçı aldı yani. Artık sahadan çıkıyoruz tamam mı? Seyirci hala bağırıyor. Dedim ki; ya gardaşım maçı aldınız işte, tebrik ederiz ama yapmayın bu kadar da dedim.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İyi demişsin. Sonra ne oldu?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ben böyle deyincesi alkışlamaya başladılar. Alkışlarla gittik soyunma odasına senin anlayacağın. La goçum, versene adama orda pası ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, sonu iyi bitmiş hiç olmazsa…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Evet, öyle valla! La Mustafa, biraz daha yanaş çizgiye oğlum ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Vay be! Kayaşspor’a bak ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“N’olacak, ilgi yok ki! Neyse, Kayserisporlu Gökhan Ünal var ya…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Hee!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bizim Kayaş’ın bebelerinden o, biliyon mu?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yapma ya! Demek Gökhan Ünal Kayaşlı ha?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Evet, Kayaşspor’dan yetişti. Tabii yetenekli olunca, Kayserispor’a kadar gitti anasını satayım.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Gençlerbirliği’nde de oynamış da kadroya giremeyince Kayserispor’a vermişler biliyor musun? Cavcav kaçırmış elinden yani.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle. İyi çocuktur Gökhan. Bizim Kayaşspor’a hala yardım eder yani. Forma, malzeme neyim gönderir her zaman, sağ olsun.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yurtkur nasıl?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yurtkur mu? Çok iyi takım. Lider zaten şu anda…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kurum takımları çok güçlü gerçekten ya! Bizim Polatlıspor’un amatör süper ligdeki rakiplerinin çoğu da belediye takımı…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle! Müessese takımları iyi tabii… Para var, pul var, her şey var. Bizim gibi değil kine. Polatlıspor gibi şehir takımları da iyi bir nebze. Ama semt takımlarının işi zor be usta!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Haklısın usta.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Misal, bizim bebelerin hepsi bir yerde çalışıyor. İşten çıkıp gelecek de, arada halı sahada antraman yapacak da, maça çıkıp oynayacak. Zor gardaşım zor!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Federasyon yardım etmiyor mu hiç?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yok ya! Ne yardımı? Ordan gelen üç beş kuruşla dönmez kine bu işler! Ya vur aslanım orda be, vur işte! O pozisyonda da vurmazsan nasıl gol atacaz ya?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada o sessizlikte bir seyirci, savunmadaki takım arkadaşlarını sürekli uyaran Yurtkur’un kalecisine &lt;strong&gt;“La kaleci, fazla konuşma arkadaşlarınla. Oyununu oyna sen!”&lt;/strong&gt; diyerek sataşmak istedi ama kaleci duymazlıktan geldi ve pek oralı olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yarının bitimine az bir zaman kala Gençlik Parkı tarafındaki Kayaşspor ceza sahasında topla buluşan Yurtkurlu bir futbolcu kalecinin soluna yerden bir vuruş yaparak durumu 3–1 yapan golü attı. Saha bir anda karıştı. Kayaşsporlu oyuncular hemen hakeme koşup çevresini sardılar ve golü atan Yurtkurlu futbolcunun topu elle aldığını iddia ettiler. Fakat hakem orta noktayı göstermişti bir kere. Kayaşsporlu futbolcular itiraza devam ediyor ama hakem dinlemiyordu. Seyirci çok az olduğu için özellikle futbolcuların yüksek sesle söylediği cümleler biraz olsun duyulabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ya hocam, valla elle aldı topu ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Sor, deliğanlı gibi söylesin elle aldığını.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ya hocam, sen arkada kaldın. Göremezsin tabii… Elle aldı valla ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ya, bu kadar da olmaz ki ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Kayaşspor’un kalecisi, golü atan Yurtkurlu futbolcunun yanına giderek isyan edercesine bağırdı: &lt;strong&gt;“Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurtkurlu futbolcu eliyle de işaret ederek, &lt;strong&gt;“Ben topu elle almadım, top elime çarptı”&lt;/strong&gt; gibi bir şeyler söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşspor’un kalecisi ise bağırarak isyan etmeyi sürdürüyordu: &lt;strong&gt;“Deliğanlıysan söylersin oğlum. Topu elle aldın işte. Ayıp bu yaptığın ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, itirazlar hakemin kararını değiştirmedi. 3–1 yenik duruma düşen Kayaşsporlu futbolcular santra yaparak oyunu yeniden başlattılar. Kısa bir süre sonra da hakem ilk yarıyı bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm futbolcular bizim bulunduğumuz kale arkası tribünü tarafındaki soyunma odalarına doğru gelirken tartışma hala devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ya valla elle almadım bilader. Top elime çarptı diyorum sana.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ne eline çarpması aslanım ya! Elinle böyle kepçeledin, önüne aldın topu işte.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Deliğanlı ol biraz goçum. Yeniyonuz zaten işte. N’olacak sanki la bir gol fazla atsan?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Hakeme niye söylemiyon ki elle aldığını? Centilmenlik diye bir şey var ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Lafa geldi mi centilmensiniz ayağına vuruyum. Maçtan sonra söylersin elle aldığını de mi?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ya tamam bilader, sen çok biliyon bu işi. Elle aldım tamam.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Maçta söyleyecen hakeme elle aldığını aslanım, maçta söyleyecen!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yenseniz n’olacak aslanım la, böyle bir golle? Başınız göğe mi erecek sanki!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Biz deliğanlı gibi yenilmesini de biliriz aslanım, n’olacak?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devre arasını, soğuk havada bir yandan sohbet ederken, bir yandan da ısınmak için tribünde hafifçe zıplayarak geçirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ikinci yarı başladı. Kayaşspor’un kalecisi şimdi önümüzde oynuyordu. Gözü pek bir gençti ve fiziği bir kaleci için oldukça iyiydi. Adının Kadir olduğunu öğrendiğim kaleciye seslendim: &lt;strong&gt;“Kadir, ne oldu o golde? Elle mi aldı topu?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Elle aldı valla abi ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Hakem görmedi herhalde.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yok, hakem pozisyonu görmüş görmesine. Ama elle almadı, eline çarptı dedi. Görmedi diye bir şey yok yani.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, sağlık olsun. Şimdi bir tane atarsanız oyuna ortak olursunuz belki.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İnşallah abi!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Üzülme Kadir. Hamam parası olsun goçum, bu gol onlara.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle abi! Olan oldu zaten.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Yurtkur çok iyi bir takımdı ve ataklarla dalga dalga gelmeye başlamıştı Kayaşspor kalesine. Bir pozisyonda Yurtkurlu bir futbolcu ceza sahası dışından sert bir şut çekti. Ama Kadir yatarak topu aldı. Bize de bu güzel kurtarışı alkışlamak düşüyordu tabii…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bravo Kadir!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aferin aslanım!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Sağ olun abi!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşspor'un eski kaptanına sordum: &lt;strong&gt;“Kaleci iyi ama ha! Ne diyorsun?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İyi iyi... Gözü karadır Kadir'in. İyi çocuktur. Ama maçta sinirlidir biraz. Deli gibi olur bazen.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle mi? Yapma ya!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Valla. Hırsına hakim olamaz hiç. Bir maçta hakemin yakasına yapıştı, dövmeye kalktı da ceza aldı.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kaleciler genelde biraz deli olur zaten. Öyle değil mi?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Evet, öyle derler. He he he!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada gelişen başka bir Yurtkur atağında, Yurtkurlu futbolcu kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda sert bir vuruş yaptı. Kadir uçarak topa dokundu ve top direğe de çarparak kornere gitti. Korner atışından gelen top ceza sahasını karıştırdı. O karambolda Kadir yere yatarak topa sahip oldu. Hemen yaptığı uzun degajla da topu yeniden oyuna soktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aferin Kadir! Bravo!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Çok iyisin valla!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aslanım benim! Sen de olmasan…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir bize dönüp gülümseyerek, &lt;strong&gt;“Valla elimizden geleni yapıyoruz abi!”&lt;/strong&gt; dercesine iki elini yana açtı ve &lt;strong&gt;“Bir tane de atabilsek!”&lt;/strong&gt; dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurtkur’un geliştirdiği organize atakları görünce dayanamayıp ortaya bir laf attım: &lt;strong&gt;“Bu Yurtkur da gerçekten güçlüymüş ha! İyi atak yapıyorlar. Çok organize oynuyorlar baksana.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi cevap verdi: &lt;strong&gt;“Güçlü tabii. Liderler zaten. Bizim bebeler hiç olmazsa bir puan alsa iyiydi ama alamayacaz herhalde bir puan.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle görünüyor. Adamlar iyi oynuyorlar.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle valla. Adamlar hep ayağa oynuyorlar baksana. Tek pas, tık tık…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Şimdi bir tane atabilseniz belki 3–3 olur ha?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Atamayız ki! Bizim bebeler yorulmaya başladılar bile baksana. Adamlar daha fazla sallamasın da…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz böyle konuşurken, Kayaşspor, Yurtkur ceza sahasının yakınlarında bir frikik kazandı. Ben yine bir umut konuştum: &lt;strong&gt;“Bu frikik gol olursa beraberliği sağlarsınız belki.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İnşallah ama zor be!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşsporlu futbolcu topun üzerine geldi ve vuruşunu yaptı. Top, barajı aştı ama kalenin çok üzerinden auta gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Dedim ben… Böyle pozisyonlarda gol atmak zor. Organize de olamıyoz ki. Adamlar her topu alıyo anasını satayım.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle valla!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, sağlık olsun. Ne yapalım!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Kayaşspor, saman alevi gibi kısacık bir an için biraz parladıktan sonra oyunun kontrolünü yeniden ele alan Yurtkur, Kayaşspor kalesine dalga dalga gelmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o anlardan birinde Kayaşspor savunmasının arkasına sarkan Yurtkurlu futbolcu sol çaprazdan önüne atılan topa koşarken, Kadir de kalesini terk etti. Yurtkurlu futbolcu, ceza sahasında kaleci Kadir’den önce topla buluştu ve Kadir’den sıyrılarak topu yerden bir vuruşla kaleye gönderdi. Kayaşspor’un 4 numarası da o anda kaleye doğru koşuyordu. Yerde kayarak topa müdahale etmek istedi ama yetişemedi ve topla beraber o da kaleye girdi. Golü kurtaramadığı için çok üzgündü. Ağzından istem dışı olarak &lt;strong&gt;“Hay ananı…”&lt;/strong&gt; diye bir cümle çıktı. Yerden güçlükle kalktığında, yorgunluk ve çaresizliğin yanı sıra 4–1 yenik duruma düşmenin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. &lt;strong&gt;“Çıkma Kadir ya! Çıkma ya! Ben geliyordum ya!”&lt;/strong&gt; diyerek Kadir’e sitem etti. Kadir de üzgündü. &lt;strong&gt;“Topa yetişirim belki diye çıktım”&lt;/strong&gt; diyerek kendini savunmaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de Kadir’i teselli etmek istedik: &lt;strong&gt;“Üzülme Kadir… Olur böyle şeyler goçum. Senin yapabileceğin bir şey yoktu.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir, ellerini iki yana açarak, &lt;strong&gt;“Ne yapayım, çıkmasam daha kötü abi”&lt;/strong&gt; dedi. &lt;strong&gt;“Adam bomboş geldi.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana ne oluyorsa sanki… Ben de en az onlar kadar üzülmüştüm. Sanırım çocuk yaşta, Lalahan’da oturan teyzeme banliyö treniyle giderken içinden geçtiğimiz Kayaş’ın takımı Kayaşspor’u en azından isim olarak bilmem ve birkaç kez de izlemiş olmam, ayrıca şu anda ligdeki kötü durumu beni etkilemiş ve o anda Kayaşspor’la aramda bir gönül bağı oluşturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanımdakilere, &lt;strong&gt;“Biraz önceki frikik gol olsaydı sonuç belki böyle olmazdı”&lt;/strong&gt; dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle”&lt;/strong&gt; dedi, Kayaşspor’un eski kaptanı. &lt;strong&gt;“Frikiği atsaydık savunmada bu kadar açık vermezdik belki.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi söze karıştı: &lt;strong&gt;“Ellerinden gelen bu, ne yapsın bebeler?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Doğru söylüyorsun. Çocuklar ellerinden geleni yapıyorlar.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yurtkur çok güçlü zaten baksana. Bizim bunlardan puan almamız mucize!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Evet, gerçekten de güçlü bir takım olduğu belli.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Hele bunlarda bir 11 numara var abi. Aklın durur yani. Ama bu maçta yok. Cezalı herhalde...”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Öyle mi?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Hee! TKİ’den almışlar. Topu önüne aldı mı, çizgiden öylece gidiyo. Acayip adam geçiyo valla. Bir göreceksin, çok teknik!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maç artık kopmuştu. Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi sordu: “&lt;strong&gt;Polatlıspor’un maçı var mı bugün?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Dur ya! İyi hatırlattın valla!”&lt;/strong&gt; diyerek cep telefonumu çıkardım. &lt;strong&gt;“Polatlıspor bu hafta Tarımspor’la Polatlı’da oynuyor da maç bugün mü yarın mı ben de merak ettim şimdi. Arkadaşı arayıp bir sorayım bakalım.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen Polatlıspor yöneticilerinden Mesut Aktan’ı aradım. Hal hatır sorma faslından sonra, aynı zamanda iyi bir Ankaragücü taraftarı olan Mesut’a Polatlıspor’un maçının ne zaman olduğunu sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesut, &lt;strong&gt;“Maç yarın saat 14.00’de abi”&lt;/strong&gt; dedi. &lt;strong&gt;“Bayrak, meşale, sis bombası neyim birçok şey aldım, verdim taraftarlara.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Oooo! Bayrak, meşale, sis bombası… Vay be!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Şöyle bir coşku verelim dedik abi takıma.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Coşku ki ne coşku! Yamansınız valla!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yarın Ankaragücü’nün de maçı var Ankaraspor’la. İkilemde kaldık valla abi. Ne yapsak ki?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Valla sen bilirsin. Ama Polatlıspor’un desteğe daha çok ihtiyacı var. Bu maçı alırsa ilk beş şansını artırır yani. Yarın Polatlı’da da kalsan olur bence.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Bakalım abi be! Herhalde kalırız yarın Polatlı’da…”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Kayaşspor’un direnci iyice kırılmıştı ve Yurtkur da organize ataklarla gelmeye devam ediyordu. İşte o ataklardan birinde, Yurtkurlu bir futbolcu ceza sahası çizgisi üzerinden çok sert bir şut çekti. Top, kaleci Kadir’in göğsüne çarpıp geri döndü. Kadir acıyla yerde kıvranmaya başladı. O soğuk havada kalecinin göğsüne çarpan topun nasıl yakıcı ve sakatlayıcı olduğunu tahmin edebiliyordum. Hatta daha da kötüsü, bundan birkaç yıl önce arkadaşlarla oynadığımız bir halı saha maçında göğsüne top çarpan bir arkadaşımız kalp krizi geçirmiş ve bir ay hastanede kaldıktan sonra yaşamını yitirerek hepimizi üzüntüye boğmuştu. Kadir’in başına da aynı üzücü olayın gelmesinden korkmadım desem yalan olur. Neyse ki saha doktoru Kadir’e anında müdahale etti ve ayağa kalkmasını sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanımdakilere, &lt;strong&gt;“İnşallah bir şey olmaz çocuğa”&lt;/strong&gt; dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İnşallah abi!”&lt;/strong&gt; dedi, Kayaşspor’un eski kaptanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir, zaman zaman eliyle ağrıyan göğsünü tutarken, Yurtkur atakları da durmak bilmiyordu. Bu kez sağdan seri paslarla ceza sahasına giren Yurtkurlu futbolcu altıpasta önüne yatan Kadir’in üzerinden çok sert vurdu. Bu şuta Kadir’in yapabileceği bir şey yoktu. Top üst direğin altına vurarak ağlarla buluştu. Durum şimdi 5–1 olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir çaresizce yerden kalktı; ellerini &lt;strong&gt;“Elimden gelen bu kadar, ne yapayım!”&lt;/strong&gt; dercesine iki yana açıp, kafasını iki yana sallamakla yetindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Vay be! Oyun harbiden farka gitti.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Böyle olacağı belliydi. Gücümüz bu kadar ya, ne yapalım?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, zaten puan beklemiyordum ben bu maçtan. Alamadık da nitekim.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurtkur gole doymuyordu. Bu kez soldan gelişen bir atakta Yurtkurlu futbolcu kaleye yerden bir şut çekti. Onunla birlikte koşmakta olan Kayaşspor’un 4 numarası da topa ayağını uzattı. Top 4 numaranın ayağına çarpınca yön değiştirdi ve kontrpiyede kalan Kadir’in çaresiz bakışları arasında Yurtkur’un altıncı golü olarak ağlarla buluştu. 4 numara, elleri belinde, şaşkınlık içinde bir Kadir'e bir de kaledeki topa baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık direnci kalmayan ve adeta oyunu bırakmış olan Kayaşspor karşısında coşan Yurtkur da ataklarını sürdürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, göğsüne top çarptığından beri ağrılar içinde oyuna devam etmeye çalışan Kadir’i hocası oyundan aldı. Soyunma odasına yönelen Kadir’i alkışladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kale arkasında ısınmakta olan Kayaşsporlu futbolculardan biri, kendisini oyuna almadığı için teknik direktörlerine kızıp söylenerek soyunma odasına yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayaşspor’un eski kaptanı merakla ona seslendi: &lt;strong&gt;“N’oldu la, nereye gidiyon?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolcu üzgün ve kızgındı. &lt;strong&gt;“Bırak ya!”&lt;/strong&gt; dedi. &lt;strong&gt;“Bu maçta da oynatmadı hoca.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Gelecek maç oynarsın oğlum, kızma.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Yok abi ya! Oynatmıyor işte görüyon, ben n’abayım ya?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Oynasan n’olacak ki la! Zaten takım fark yedi baksana.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Olsun abi, bu maçın sonlarında oynasaydık hiç olmazsa.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Neyse, üzülme goçum. Daha çok maç var. Sen de oynarsın.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yaklaştıkça kuru ayaz kendini daha çok hissettirmeye başlamıştı. Beton tribünde zıplayarak ısınmaya çalışıyorduk ama özellikle ayaklarımız buz kesmişti. O soğukta, karlı ve buzlu sahada, zor şartlar altında mücadele eden futbol sevdalısı futbolculara, teknik adamlara, hakemlere, sağlık görevlilerine ve sayıları az da olsa seyircilere, kısacası futbolun peşindeki bu insanlara bir kez daha sevgi ve saygı duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten iş çoktan bitmiş, mal batıya kaymıştı. Kayaşspor’un yediği her gol bizi daha da üzmekten başka bir işe yaramıyordu. Dolayısıyla artık sonları yaklaşmış olan maçı izlemeye devam etmenin de fazla bir anlamı kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada tanıştığım arkadaşlara veda etmek istedim. Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi, &lt;strong&gt;“Dur abi, ben de geliyorum. Beraber çıkalım”&lt;/strong&gt; dedi. Diğer seyircilerle vedalaşarak, çıkmak için tribünlerin merdivenlerini bir bir tırmanmaya başladığımızda Yurtkur'un yedinci golü geldi. Hakemin, golü ilan eden ve futbolcuları santraya çağıran düdüğünün tiz sesi sahada yankılandı. Bu kez 2 No.lu Dış Saha'nın arkasındaki antrenman sahasının tribün merdivenlerinden bir bir aşağı inerek Rüzgârlı Sokak yönündeki kapıdan dışarı çıktık. Gençlik Parkı’nın köşesinde, başka maçlarda buluşmak için sözleştik ve birbirimize veda ederek ayrıldık. O Keçiören dolmuşlarının kalktığı durağa giderken, ben de Dikmen otobüslerinin yanaştığı Büyük Tiyatro önündeki durağa yöneldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcacık otobüste eve giderken, Kayaşspor kalecisi Kadir’in Yurtkurlu futbolcuya söylediği sözler kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 13 Ocak 2008&lt;br /&gt;Necdet Özkazancı-POLATLILI&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-1590098987236650254?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/1590098987236650254/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=1590098987236650254&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1590098987236650254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1590098987236650254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2008/01/delianli-gibi.html' title='DELİĞANLI GİBİ'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-3701873924667848713</id><published>2007-12-12T00:55:00.003+02:00</published><updated>2008-09-25T11:15:28.846+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HAYMANASPOR'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='POLATLISPOR'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='19 MAYIS'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CEBECİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TRİBÜN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='POLATLI'/><title type='text'>FUTBOLUN PEŞİNDE</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;Polatlı’da&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988–1989 futbol sezonu… Gençlerbirliği, bir sezon önce oynadığı birinci ligden düşmüş; ikinci lige alışmaya çalışırken, Polatlıspor ise yeni çıktığı Türkiye 2. Ligi (A) Grubunda adeta bir fırtına gibi esiyordu. İlk haftalarda galibiyet üstüne galibiyet almıştı ve açık farkla liderdi. İlçede futboldan ve Polatlıspor’dan başka bir şey konuşulmuyordu. Havamız yerindeydi yani. Takımımıza o kadar güveniyorduk ki, birçok kişi takımın bu kadroyla birinci ligde bile hiç zorlanmadan orta sıralarda yer alabileceğini düşünüyordu. Kendiliğinden başlayan işyeri ve kahve sohbetlerinde, aynı zamanda İstanbul takımlarından birini tutmakta olan bazı taraftarlar Polatlıspor birinci lige çıkarsa ne yapacaklarını, tuttukları takımı bırakıp bırakamayacaklarını tartışırken, şakalaşmaktan ve birbirlerini kızdırmaya çalışmaktan da geri kalmıyorlardı. Bu arada 24 Eylül 1988 günü Cebeci Stadı’nda Gençlerbirliği ile oynanacak olan maçın heyecanı da herkesi sarmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La oğlum, sen şimdi Fener’i tutuyon ya...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Polatlıspor bu sene şampiyon olup da birinci lige çıkınca n’olacak?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’olacak anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N'olacağı var mı la? Fener mecburen Polatlı’ya gelecek. O zaman n’abacan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’abacam?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’abacan, Fener’i tutacan gene!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fener’i mi tutacam? Ben? Niye? Hasta la! Bırakırım gider, n’olacak sanki ayağına vuruyum. Tek Polatlıspor birinci lige çıksın da anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fener’i bırakacan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hani hasta Fenerliydin goçum, ne oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olsun. Bırakırım gider anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, aslanım. Sen Fener’i bırakamazsın. İçin gider valla, Fener’in otobüsünün stada geldiğini görünce. Karışıverirsin İstanbul’dan gelen Fenerlilerin arasına.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne içim gidecek la, ne içim gidecek? İçim gidermiş! Bilip bilmeden boş boş gonuşuyon işte anadın mı?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bravo Hüsam! Sen Hüsam’a inanmıyorsun ama bence doğru söylüyor. Yapar mı yapar. Benim bildiğim Hüsam’sa, Polatlıspor birinci lige çıksın, kesin bırakır Fener’i! Öyle değil mi Hüsam?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Heç! Gonuşuyo işte la! Bak gördün mü ibibik? Beni bilen biliyo anadın mı? Sen kendine bak goçum. Beşiktaş’ı bırakabilin mi ki? Hey yavrum hey!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bırakmam tabii. Niye bırakayım ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bırakma goçum, n’abayım? Bırakmazsan bırakma. Memlekette demokrasi var; herkes reyinde hür anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen bırakınca ben de bırakacam diye kanun mu var aslanım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam oğlum tamam, anladık. Oyununu oyna anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu bunu bırak da ortak, bu takım var ya bu takım; şimdi birinci ligde olsa kafaya oynar valla!”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Canavar bu takım, canavar ayağına vuruyum! Birkaç takviyeyle ilk beşe girmezse ben de bu futbolu bilmiyorum yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O kadar da şişirmeyin takımı canım. Birkaç maç aldık diye hemen burnumuz büyüdü; Kafdağı’na çıktık. Tamam, iyi takım olmasına iyi takım da, birinci ligde de kafaya oynaması için çok takviye lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle deme Hoca, bu takım Kayseri’ye beş çekti be; hem de deplasmanda.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beş çekti de ne oldu? Dört tane de yedi. Defans sakat, defans. Takviye lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla benim fikrimce de defans sakat. Kaleci Gürsel’le Cenk Kayseri maçında kavga etmişler la. Bizim takım attıkça, Gürsel de ha bire yemiş. Maç 5-3 devam ederken Gürsel bir gol daha yiyince Cenk çok kızmış. Bu ne la demiş, gol yemeye doymadın ayağına vuruyum! Kafa kafaya gelmişler de öteki topçular ayırmışlar. Şimdi küslermiş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zaten onun için geçen hafta Bitlisspor maçında yoktular. Cahit Hoca ikisini de kadro dışı bıraktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi yaptı valla. Akılları başlarına gelsin biraz. Hanya’yı, Konya’yı anlasınlar. Kavga etmek ne demek la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün antıramanda barıştılar apçaoğlu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cahit Hoca, Gençler maçında oynatır mı ikisini de?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oynatacak herhalde. Çift kalede ikisi de as takımda oynadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençler maçında ne yapacağız bakalım bizim oğlan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kesin yeneriz abi. Aha bak, şuraya yazıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle deme. Hiç belli olmaz valla. Gençlerbirliği kuvvetli takım oğlum. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oooo, hem de nasıl! Çok dölek maç olacak ortak, çook!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Avni, Olkan, Muammer… Bunlar iyi topçular yani. Kalecileri Nezihi de iyi. Bir de Yugo vardı, Hayrettin mi ne; o da duruyormuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olsun. Yeneriz goçum, yeneriz. Bizim topçular kötü mü? Yavuz’la Gökhan yeter onlara oğlum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He valla. Erdoğan gibi topçu kimde var la!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baskılı oynamamız lazım usta. Oyunu rakibin sahasına şey etmemiz lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlk on dakikada bir çakarsak, farka gider bu maç bacanak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu bizim hoca niye yedek kulübesini bırakıp, korner direğinin oraya gidiyo la? Cankurtaranın yanında ne işi var kine?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne bileyim ya! Vardır elbet bir sebebi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hasta ediyo beni la. Gıcık kaptım valla. Birkaç defa da bağırdım türbünden, yerine geç diye. Ama duymadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Stat dolar mı sence usta? Ne diyon?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cebeci Stadı mı? O stat otuz bin kişilik oğlum. Ama gene de bayağı doldururuz yani. Çok adam gidecek maça.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevat, bize beş çay… Tazeyse ver ama ha!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taze tabii oğlum. Burda ne zaman bayat çay içtiniz la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;Cebeci’de&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayet maç günü gelip çatmış; Polatlı, 24 Eylül 1988 günü sabah saatlerinde hareketlenmeye başlamıştı. Gençlerbirliği maçı için erkenden tarifeli otobüslerle ve trenle yola çıkıp bir saatte Ankara’ya gelen bazı taraftarlar, maç saatine kadar stat çevresindeki kahvelerde çay içerek ya da dışarıda dolaşarak zaman geçirmeye çalışıyorlardı. Daha sonra otobüs, minibüs ve otomobillerle daha geç yola çıkan taraftarlar geldiler. Ve Ankara’da yaşayan Polatlılı taraftarların da katılmasıyla Cebeci Stadı kalabalık diyebileceğimiz günlerinden birini yaşamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık tribünün orta bölümünü doldurmuş olan Polatlılılar, kapalı tribünde de protokol tribününün hemen sağındaki bölümde hatırı sayılır bir yer kapmış; zaman zaman Gençlerbirliği başkanı İlhan Cavcav’a sataşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stada Polatlıspor’un sarı-siyah renkleri hâkim olmuştu. Bu kadar seyirciyi çok sık görmeyen çekirdekçiler, köfteciler ve meşrubatçılar bayram yapıyorlardı. Maça fazla ilgi göstermeyen Gençlerbirliği taraftarları ise kapalı tribünün sol tarafında yerlerini almış; sakin bir şekilde maçın başlamasını bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakabı, ilkokuldan sonra okuması için ailesinin “oku, oku, oku!” diye yaptığı baskıdan gelen Amigomuz Ogu, sırtında büyük harflerle “OGU” yazan sarı-siyah bir eşofman üstü giymiş, açık tribünü coşturmaya çalışıyordu: “POLATLI’YI SEVENLER AYAĞA KALKSIN! POLATLI’YI SEVENLER AYAĞA KALKSIN! POLATLI AŞKINA HERKES AYAĞA! POLATLI AŞKINA HERKES AYAĞA!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi de kapalıyla sarı-siyah çekeceğiz, tamam mı? Hadi eller havaya! Oooo! Bir, ki, üç. SARIIII!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Duymadılar. Hadi bi daha! SARIIII!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gene duymadılar la. KAPALI UYUMA! KAPALI UYUMA!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KAPALI UYUMA! KAPALI UYUMA!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi bi daha!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SARIIII!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SİYAAAAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SARIIII!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SİYAAAAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“EN BÜYÜK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“EN BÜYÜK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve karşılıklı olarak sarı-siyah çekilmesinin ardından alkışlarla birbirini coşturmuş olan Polatlılılar şimdi ayağa kalkmış; “POLATLI! POLATLI!” tezahüratlarıyla stadı inletiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık tribünün ortalarına yakın bir yerde ise bir grup taraftar davul-zurna eşliğinde halay çekiyor; alt bölümde de bir taraftar bağlama ile “Atım Arap” türküsünü çalıp söylerken, dört-beş taraftar da uyum içinde kostak kostak oynuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATIM ARAPTIR BENİM AMAN AMAN.&lt;br /&gt;HAYDİ DE YÜKÜM ŞARAPTIR BENİM GOÇUM!&lt;br /&gt;AMAN DA YÜKÜM ŞARAPTIR BENİM VAY VAY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU YIL BÖYLE GİDERSE AMAN AMAN.&lt;br /&gt;AMAN DA HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!&lt;br /&gt;HAYDİ DE HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMİŞİM GÜMÜŞÜM, BİR HOŞUM VAY VAY!&lt;br /&gt;ÇOKÇA DA İÇTİM, ZERHOŞUM VAY VAY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALSANA FINDIK FISTIK.&lt;br /&gt;BAŞ ALTINDA YASTIK.&lt;br /&gt;KÖROĞLU’YLA KÜSTÜK.&lt;br /&gt;SIRT SIRTA VERDİK YATTIK!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GOÇÇUUUM!&lt;br /&gt;ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ. ŞIKIDIM ŞIKIDIM!&lt;br /&gt;ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ. ŞIKIDIM ŞIKIDIM!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık maç saati yaklaşmıştı. Sahaya ilk çıkan takım Gençlerbirliği oldu ve kendi taraftarlarının yanı sıra Polatlılı taraftarlarca da alkışlandı. Polatlıspor sahaya çıkarken, stat müthiş bir uğultu ile inledi ve taraftarlar ellerinde hazır beklettikleri arjantinleri ve konfetileri bir anda sahaya savurdular. Hızla açılıp uzayarak atletizm pisti ve sahaya düşen arjantinler ile havada uçuşan konfetiler kısa süreli bir yağmur oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Alkışlayın la alkışlayın! Takım lider aslanım, şampiyonluğa gidiyo ayağına vuruyum! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok güzeldi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O coşkulu ve gürültülü ortamda Ogu da bağırarak taraftarlara sesini duyurmaya çalışıyordu: “Durun la, durun. Takımı çağıracaz şimdi. BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaptan Küçük Mustafa, her zaman olduğu gibi tüm futbolcuları topladı ve takım tezahüratlar arasında tribünleri tek tek dolaştıktan sonra, futbolcular tek tek tribüne çağrıldı; ama bu defa ikisi hariç! Bu futbolcular, Kayserispor maçında kavga eden kaleci Gürsel ve stoper Cenk’ti. Taraftarlar, yeni barışmış olan ve yönetim tarafından affedilen bu iki futbolcuya özel muamele uyguladılar ve ikisini tek tek değil, el ele tribüne çağırdılar. Onlar da taraftarın bu isteğini kıramazlardı; tribünleri el ele dolaşıp selamladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey çok güzeldi. Şimdilerde, keyifleri yerinde olduğu zaman Ankaragüçlü arkadaşlardan duyduğum şu tezahürat gibi: “HAYAT ÇOK GÜZEL! KAFAM ÇOK GÜZEL! ANKARAGÜCÜM HER ŞEYDEN GÜZEEL! HAYDA HAYDA NİHAYDA! HAYDA HAYDA NİHAYDA!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, hayat güzeldi; hava güzeldi; çoğumuzun kafası güzeldi, Polatlısporumuz da her şeyden güzeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte herkesin havaya girdiği o anda Ogu, her zamanki üçlüyü çektirdi: “ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞİMŞEKLER! ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞİMŞEKLER!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve arkasından bütün stat “POLATLI! POLATLI!” diye inlemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Polatlılı taraftarlar sustuktan sonra Gençlerbirliği taraftarlarının da birkaç kez aynı şekilde “ŞİMŞEKLER!” diye üçlü çekmesi, o güne kadar Gençlerbirliği’ni izlememiş olanları bayağı şaşırttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne diyolar la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimşekler diye bağırıyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haa! Bu taraftar milletinde de amma çok şimşekler diyen var la! Nereye gitsen şimşekler ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle valla ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her önüne gelen şimşekler diyo la. Taraftar milleti işte, n'abacan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saat kaç?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ehem! Beş dakka kaldı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi ya! Az kalmış. Başlasın artık şu maç, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle valla! Başlasın da maçımızı seyredelim şöyle bir güzel ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnşallah dölek bir maç olur be ortak!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnşallah ortak, inşallah!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık saat 16.00’ya geliyordu ve maç saati iyice yaklaşmıştı. Devam eden tezahürat ve gürültüler arasında stat spikerinin sesi duyuldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi, orta hakemliğini Serdar Çakman, yardımcılıklarını Yusuf Ziya Adabay ile Nurettin Saka’nın yapacağı, Gençlerbirliği ile Polatlıspor arasında oynanacak olan Türkiye 2. Ligi A Grubu futbol maçının takım kadrolarını veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği: Nezihi, Rasim, Metin, Galip, Ahmet, Metin Diyadin, Avni, Suat, Olkan, Muammer, Fevzi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor: Gürsel, İbrahim, B. Mustafa, Cenk, Ünal, Yavuz, Nedim, Erdoğan, Erdal, K. Mustafa, Gökhan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hakemler önde, takımlar arkada sahaya çıkıp önce protokol tribününü, sonra da açık tribünü Türk sporu şerefine üç defa “SAĞOL! SAĞOL! SAĞOL!” diyerek selamladıktan sonra, para atışı ve saha seçiminin ardından maç başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın başlamasıyla birlikte Ogu da her zaman olduğu gibi dokuz defa el şaklatıp “ŞİMŞEK!” diye tezahürata başladı ve taraftarların çoğu da ona uyunca müthiş bir koro ortaya çıktı: “ŞAK ŞAK ŞAKŞAKŞAK ŞAKŞAKŞAKŞAK ŞİMŞEK! ŞAK ŞAK ŞAKŞAKŞAK ŞAKŞAKŞAKŞAK ŞİMŞEK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir yandan da gözümüz sahada, dikkat ve heyecanla maçı izliyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk on dakikada golü atarsak iş tamamdı. Atardık canım, ne olacak! Kayseri’ye beş çekmiş bir takımdık biz. Liderdik. Bu lig bize bir boy ufak geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi Kocaoğlan, hadi Gökhan. Harmanla goçum. Sür goçum sür. Çak işte! Vuur! Ah lan, auta gitti!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençlerde, ileride oynayan şu sarı (Fevzi) kim la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O mu? Ehm! Bilmiyorum valla. Ama hani Gençler’de geçen sene bir tane Yugo vardı ya, Hayrettin mi ne. Herhalde o. Sarı olduğu için…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hımm. İyi bir topçuya benziyor, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooo! Sen ne diyon gardaşım? Baksana, yılan gibi oğlan valla. Zaten bunu ve Muammer’i tuttuk mu, tamamdır iş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amanın o da ne! 12. dakikada Sarı (Fevzi), Avni’nin nefis ara pasına hareketlendi ve soldan defansın arkasına sarkıp topla birlikte ceza sahasına daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çık lan Gürsel, çık!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürsel kalesini terk etti, ama geç kalmıştı. Sarı, aşırtma bir vuruşla Gürsel’in üzerinden topu ağlara gönderdi. 1–0…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun. Daha maçın başıydı. Biraz sonra beraberliği sağlardık nasıl olsa. Sonra da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vur işte lan, vuur!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hay senin ayağının ayarını…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O nasıl şut öyle la? Top taca gidiyordu nerdeyse.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Top ayağına tam oturmadı babadostu. Top ayağına otursaydı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor beraberlik golü için yüklenirken, Gençlerbirliği de savunmasından hızlı çıkarak Muammer ve Sarı ile ikinci golü atmaya çalışıyordu. Ama ilk yarıda takımlar başka gol atamadı.&lt;br /&gt;Olsun. İkinci yarıda açılır, sallamaya başlardık nasıl olsa. Onun için takıma var gücümüzle destek olmalıydık. Hep destek, tam destek! Ama tabii bu arada da çekirdek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La bi bağırın millet! Polatlı’dan çekirdek çitlemeye mi geldiniz buraya la? Bırakın şu çekirdeği de bağıralım biraz ya. Hadi işte! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci yarıya umutla başladık. Hemen beraberliği sağlarsak, galibiyet golünü atmak çocuk oyuncağıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o Sarı’yla Muammer yok mu, o Sarı’yla Muammer? Hevesimiz kursağımızda kaldı. İkinci yarı daha yeni başlamıştı ki, Avni bir korner atışı kullandı. Sarı ile Cenk altıpas çizgisi yakınına gelen topa birlikte yükseldiler. Bu ikili mücadeleyi kazanan Sarı, topu düzgün bir kafa vuruşuyla al da at dercesine Muammer’in önüne indirdi. Muammer de sadece dokundu. 2–0…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey Allah’ım, ya rabbim! La Cenk, oğlum n’apıyon la sen orda? Sarı’ya o kafayı vurdurmasa hiçbir şey olmayacak ha! Gürsel de çıkmadı ya! Aha gitti maç işte. Golü atan Muammer mi la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Muammer.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Al işte! Bir Sarı’yla Muammer yetti ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üzülme gardaşım, ikinci devre yeni başladı daha. Atarız şimdi bir tane.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim hocaya bak! Gene bırakmış kulübeyi, yanaşmış korner direğine. Hocaa! Hocaa! Geç kulübeye! Geç kulübeye!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O ne arıyo orda la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne bileyim gardaşım ya? Polatlı’da da böyle bu! Uğur yapıyordur belki de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adam değiştirmesi lazım abi. Asım Baba’yı şey etmesi lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çıkar şimdi Nedim’i, al Asım’ı işte!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedim ve Asım Gençlerbirliği’nin eski futbolcularındandı. Nedim 1980’li yılların başlarında, Asım da 1970’lı yılların sonlarında Gençlerbirliği kadrosunda yer almışlardı. Gençlerbirliği’nde bir dönem kaptanlık da yapan ve taraftarların “Bizon” lakabını taktığı golcü futbolcu Küçük Asım, ileri yaşlarında geldiği Polatlıspor’da efendiliğinin yanı sıra oynadığı futbol ve attığı gollerle çok seviliyor ve taraftarlarca “Asım Baba” olarak anılıyordu. Ve Asım Baba bu maçta yedek soyunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşe bak ya! Biz ‘ŞİMŞEK’ diye bağırdıkça Gençler’in topçuları coşuyo la.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demin Gençlerliler de ‘ŞİMŞEKLER’ diye üçlü çektiler ya, şimdi biz de burada ‘ŞİMŞEK’ diye bağırdıkça adamlar kendilerine bağırıyoz sanıp motive oluyorlar herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor bir gol atmak için can havliyle saldırıyor; Gençlerbirliği de savunmaya çekilmiş; kazandığı topları Sarı Fevzi ve Muammer’le buluşturmaya çalışıyordu. İşte 68. dakikada, Polatlıspor’un sahayı devirecek şekilde, kaleci hariç tam kadro yüklendiği ve geride, orta çizgiye yakın bir yerde son adam olarak yalnızca Amca Mustafa’yı bıraktığı bir anda Gençlerbirliği savunmasından iki pasla çıkarılan top Amca’yı aştı. Onun arkasına sarkan Muammer topu kaptı ve tek başına Polatlıspor yarı sahasına daldı. Gürsel kalesini terk edip çıkmıştı ama yapabileceği fazla bir şey yoktu. Muammer, aşırtma bir vuruşla topu üçüncü kez ağlara gönderdi. Durum 3–0 olmuştu. Bu golle takım iyice dağılmış, direncini ve oynama isteğini yitirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği taraftarları ise sevinç içinde “GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK! GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK!” diye tezahürat yapıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan arkadaş! İki saattir Muammer deyip duruyoz lan burada, Muammer! Adam elini kolunu sallaya sallaya gitti, attı ya! Gitti babadostu bu maç.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amca çok adam kaçırıyor gardaşım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nedim de kötü yaa! Verdiği hiçbir pas yerini bulmadı ayağına vuruyum. Hep rakibe…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Asım Baba’yı alıyo oyuna, bak!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Asım girse n’olur la, bu saatten sonra? Hem de Erdal’ın yerine giriyor bak. Allah’ım, ya rabbim! Alsana Nedim’in yerine! Adam bugün kötü işte, ne uğraşıyon!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sadece o değil ki. Takım bugün kompile kötü bacanak. Dökülüyo la hepsi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle valla. Neyse, Nedim de çıkıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Çetin giriyor yerine.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey yavrum hey! Girse n’olur la, bu saatten sonra? Hikâye!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de artık iş bitmiş, mal batıya kaymıştı. Gençlerbirliği’nin üçüncü golünün ardından taraftarlardan bazıları stadı terk etmeye başlamışlardı ki, bu golden birkaç dakika sonra, 72. dakikada Gençlerbirliği bir penaltı kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düürrrttt! Penaltı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Penaltı mı verdi la?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Penaltı verdi. Bir bu eksikti ayağına vuruyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoca, hocaa! Ne penaltısı ya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YUUUUH! YUUUUH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Böyle penaltı mı olur la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amca’yla Muammer topa girdiler tamam mı? Bizimki elle mi oynadı, faul mü yaptı seçemedim. Saha da çok uzak kardeşim, tam gözükmüyor ki.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kesin gol olur bacanak. Oyun farka gidiyo valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topun başına gelen Muammer, yerden bir plaseyle kaleciyi ters köşeye yatırarak durumu 4–0 yaptı. Gençlerbirliği taraftarlarının gol sevinci o sessizlikte bir bomba gibi patlarken, arkadaşları da bu maçta üçüncü golünü atan Muammer’i kutluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu ne la? İyice dağıldık ayağına vuruyum. Fark olur bu saatten sonra.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oldu zaten görmüyon mu? Stat boşalmaya başladı baksana. Rezil olduk la.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyse canım, olur böyle şeyler, ne yapalım! Gene lideriz nasıl olsa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu penaltı golünden üç dakika sonra, yani 75. dakikada Muammer o anda sohbete dalıp oyundan koptuğumuz için nasıl attığını göremediğimiz bir gol daha atıp dörttrik yaptı. Artık durum 5–0 olmuştu. Statta kalıp maçı izlemeyi sürdüren taraftarların kızgınlığı da biraz geçmiş; işi dalgaya vurmaya başlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben dedimdi canım; farka gidiyo maç.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gene mi Muammer attı la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan ne Muammer’miş be! Gol ishali oldu adam ya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muammer’i tutabilsek yenilmezdik zaten! Ama tutamadı ki bizim bebeler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maç da otomatiğe bağlandı sanki la. Üç dakikada bir sallıyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman 15 dakikada 5 gol daha atarlar bunlar. 10–0 olur. He he he.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Torbayı büyük getirmiş bizim bebeler. Gollerin hepsi sığar valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu maç hayatta 5–0 olmazdı emmimin oğlu. Aramızda cenabet var herhalde. He he he.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He valla. Kim cenabetse çıksın ortaya la!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve dört dakika sonra, 79. dakikada, Sarı’nın yerine giren ve futbolumuzda “Şirin” adıyla anılan Şirahman Berberoğlu’nun derinlemesine pasını kapan Metin Diyadin durumu 6–0 yapan golü atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oha artık la, oha! Folluk olduk ayağına vuruyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizimkiler torbayı büyük getirmişler teyzemin oğlu. At torbaya bir gol daha. He he he.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rezil olduk lan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla öyle. Gol bile atamadık la.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aman goçum, defansta iyi kapanın da 7–0 olmasın. He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık maçın sonları yaklaşmış; Gençlerbirliği de oyunu yavaşlatmaya başlamıştı. Yedinci golü atmak istemiyor gibiydiler sanki. İşte o anda Gençlerbirliği ceza sahasında bir elle oynamaya hakem penaltı verdi. Mustafa topu penaltı noktasına dikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Atamaz la!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu atar canım, bunu da atsın müsaadenle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Atamaz oğlum, atamaz anadın mı? Hem bu saatten sonra atsa n’olur la? İş bitmiş, mal batıya kaymış zaten anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olsun oğlum, hiç olmazsa şeref golü olur atarsa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Mustafa, ceza sahası çizgisine kadar gerildi ve koşarak topun üzerine gelip kaleci Nezihi’nin sağına yerden bir vuruş yaptı. Nezihi de uçarak topu çeldi ve penaltıyı kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey Allah’ım, ya rabbim! Sen aklıma mukayyet ol ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben dedim sana oğlum, atamaz diye. Bak, atamadı işte anadın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Boş ver ya, atsa n’olacaktı sanki ayağına vuruyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Serdar Çakman’ın düdüğünü çalmasıyla, son dakikaları, statta kalan Polatlıspor taraftarları için gerçek bir azap haline gelen maç nihayet bitti. Polatlısporlu futbolcular başları önde üzgün bir şekilde soyunma odasına doğru giderken, biz de haklı ve farklı bir galibiyet alan Gençlerbirliği futbolcularını tribüne çağırarak alkışlamaktan kendimizi alamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönüş tam bir çile oldu. Hiç beklemediğimiz bu ağır yenilgi hepimizi çok üzmüş ve derinden yaralamıştı. Kimsenin konuşacak hali kalmamıştı. Cebeci Stadı’ndan Tandoğan yakınlarındaki eski otobüs terminaline yürüyerek gittik. Yaptığımız tezahüratlar, yediğimiz goller ve ardından terminale kadar yürümek bayağı yormuştu bizi. Otobüsümüz Balgat Köprüsü’nden Eskişehir Yolu’na indiğinde gözlerimiz kapanmaya başladı ve çok geçmeden uykuya daldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;Polatlı’da&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU YIL BÖYLE GİDERSE AMAN AMAN.&lt;br /&gt;AMAN DA HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!&lt;br /&gt;HAYDİ DE HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu yıl böyle giderse halimiz haraptı. Gençlerbirliği karşısında aldığı ağır yenilgiden sonra Polatlıspor’un yarası bir türlü dikiş tutmuyor; ertesi hafta kendi sahasında Gaziantepspor’a  3–1 yenilirken, Gaziantepspor'un gollerinden ikisini Ertuğrul Sağlam atıyordu. Ve yenilgiler birbirini izlerken, Polatlıspor da hızla alt sıralara doğru inmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hezimetin rövanşı 26 Şubat 1989 günü Polatlı Şehir Stadı’nda oynandığında Gençlerbirliği lider, Polatlıspor ise düşme hattındaydı. Durumumuz çok ciddiydi. Gençlerbirliği’ni eskiden beri seviyor ve bu sezon şampiyon olmasını istiyorduk. Ama bizim de kümede kalmak için mutlaka üç puana ihtiyacımız vardı. Biz, toprak sahamıza güveniyorduk ve bu avantajımızı kullanarak üç puanı ne yapıp edip koparmalıydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlçede dükkânlar, kahveler adeta boşalmış; caddeler ve sokaklar ıssızlaşmıştı. Stat tamamen dolmuş; Ankara’dan gelen Gençlerbirliği taraftarları da kendilerine ayrılan portatif tribünlerde yerlerini almışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stadın tel örgüleri sarı, siyah ve beyaz renklerin hâkim olduğu çeşitli pankartlarla donatılmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“FALANCA TİCARET POLATLISPOR’A BAŞARILAR DİLER.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“FİLANCA KEBAP SALONU POLATLISPORUMUZA 2. LİGDE BAŞARILAR DİLER.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SEVİYORUZ SİZLERİ, SEVİNDİRİN BİZLERİ – FEŞMEKÂN KİTABEVİ.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SARI-SİYAH-BEYAZ RENGİMİZ, POLATLISPOR CANIMIZ CİĞERİMİZ.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesaire… Vesaire…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hakem kimmiş ortak?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hakem mi? Erman Toroğlu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oooo! Dölek hakem vermişler la.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle valla. Federasyon nasıl verdi ki bizim maça?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Önemsiyorlar demek ki bizim maçı babacan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Erman Toroğlu Ankara Bölgesi hakemi ya, ondandır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah’ı var şimdi, iyi hakem valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La gardeşim bi bağırın ya! Ne bu ya, çıt çıt çıt! Bitmedi mi şu çekirdekler la? Bak, bağırmayanın kaynanası ölsün tamam mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir baba hindi çekelim la Ogu, bir baba hindi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çekelim hadi ayağına vuruyum. Çök, çök, çöök! Tamam mı? Hadi! BİR BABA HİNDİ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“OLAYDI ŞİMDİ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“PİLAVI DA BENDEN!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KAŞIĞI DA SİZDEN!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YALLAH YALLAH, HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YALLAH YALLAH, HEEY ALLAH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneyden, Esentepe tarafından esen sert rüzgâr, stadın toprak zemininde tozdan küçük hortumlar oluşturuyor; belediyenin itfaiye aracı da maçtan önce arada bir sahaya girip zemini ıslatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve takımlar yoğun tezahürat altında sahaya çıktılar; seyircileri selamladılar. Kadrolar şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor: Gürsel, Yusuf, B. Mustafa, Cenk, Ünal, Erdoğan, Hasan, Zafer, Yavuz, K. Mustafa, Çetin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği: Nezihi, Hüseyin, Galip, Metin Koyuncuoğulları, Eren, Metin Diyadin, Avni, Suat, Olkan, Fevzi, Hayrettin Dzarbozovic.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooooo! Sarı oynuyo gene la.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençler’de bi tane Yugo vardı; Hayrettin mi ne… Bu sarı herhalde o değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok. O sarı, Fevzi ortak. Geçen maçta Muammer’le ikisi mahvettilerdi bizi. Şu var ya şu; kaleye şut atan. İşte Hayrettin o. Geçen maçta yoktu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sarışın değilmiş la bu. Yugo deyince, ben de “sarı” olur diye düşündümdü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fakat Muammer’in oynamaması iyi oldu bizim oğlan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooooo! İyi oldu tabii canım. Cezalı mı ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmem, herhalde… Bu sefer Sarı’yla Yugo’yu iyi tutmak lazım ama. Yoksa yanarız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He valla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakem Erman Toroğlu düdüğünü çaldı ve maç 0–0 başladı. Zaten başka bir biçimde başlama şansı da yoktu. Çünkü UEFA tarafından 2004 yılında yürürlüğe konulmuş olan yeni reglamandaki “birbirine avans verme”, “üç korner bir penaltı”, “altıda haftayım on ikide bitme” gibi ekstra kuralların uygulanıp uygulanmayacağının hakem tarafından takım kaptanlarına sorulup kayıt altına alınması kuralı henüz geçerli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada rüzgâr şiddetini öyle artırmıştı ki, top kontrolü neredeyse imkânsız hale gelmişti. Maç 0–0 devam ediyor; bu rüzgârda bir kaza golü yemek istemeyen iki takım da kontrollü oynuyor, birbirinin üzerine fazla gitmiyor ve gol atmak için fırsat kolluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bas goçum bass!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi aslanım Gökhan, hadi Kocaoğlan! Harmanla goçum harmanla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yuh anasını la! Gene hızını alamadı, topla beraber auta çıktı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi Erdoğan, şimdi ver işte, şimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lan, n’abıyon oğlum yaa!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vur işte vuur! Hass…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoca faul hocaa! Gör bunları gör!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La bi bağırın aslanım ya! Bırakın şu çekirdeği ya! Allah’ını, kitabını seven bağırsın bak! Görüyonuz, bebeler canavar gibi oynuyo işte. Bağırmayan böyle olsun tamam mı? Hadi! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın ilk yarısında rüzgâra karşı oynayan Polatlıspor, ikinci yarıda tüm şiddetiyle devam etmekte olan sert rüzgârı arkasına almıştı. Ve işte o rüzgâr altında Polatlıspor kalecisi Gürsel ceza sahası çizgisine yakın bir yerden sıkı bir degaj yaptı. Top, şiddetli rüzgârın da etkisiyle havada süzüldü, süzüldü ve Nezihi’nin uçarak müdahale etmesine rağmen ellerinin arasından geçerek tam doksandan ağlara takıldı. Biz, bu beklenmedik gole çılgınca sevinmeye başlamıştık ki, Hakem Erman Toroğlu’nun bir yandan düdüğünü çaldığını; bir yandan da el ve baş hareketleriyle bu golün geçersizliğini bildirdiğini gördük. Ne olmuştu da Erman Hoca golü saymamıştı? Aut mu, yoksa ofsayt mı verdiğini anlayamamıştık. Gol güme gitti ve Erman Hoca bu kararından dolayı Polatlılı taraftarların ıslık ve aleyhte tezahüratından nasibine düşen payı fazlasıyla aldı. Yedek kulübesinden oldukça uzaklaşıp cankurtarana doğru yaklaşmış olan teknik direktörümüz Cahit Dikici de bu karara çok kızmış; hıncını tekmelediği tel örgülerden alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YUUUUUUH! YUUUUUUH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bağırın la, bağırın! FİTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER! FİTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“FUTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER! FUTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hocaa, hocaa! Yedin buz gibi golü, yediin ayağına vuruyum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lan hocaa! Senin var ya, düdüğünün içindeki nohutu..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şşşt! Sakin ol bilader. Kaymakam neyim var baksana."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yav arkadaş küfretmeyeyim diyorum, sakin olayım diyorum. Ama bu kadar da olmaz ki yav!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye iptal etti la golü?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne bileyim ben yaa! Ofsayt verdi herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Degajdan ofsayt olur mu la?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmem, olur mu ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoca, hocaa! Hamam parası olsun bu gol sana tamam mı, hamam parası olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan şu golü saysa ne güzel olurdu biliyon mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem de nasıl. Dadından yenmezdi valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşmeyecez işte düşmeyecez! Biz bu ligde kalacaz ayağına vuruyum, kalacaz! Bağırın la bağırın! LİGDE KALACAZ! LİGDE KALACAZ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“LİGDE KALACAZ! LİGDE KALACAZ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam, bağıralım da gardaşım; ligde kalacaz demeyle kalınmaz ki. Top oynayacan, koşacan, mücadele edecen!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bas goçum bass! Hadi işte!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"La bi gıpraşın goçum, ne var sanki la!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tek top oyna oğlum, tek top!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lan, n'abıyon aslanım yaa!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Maçın bitmesine kaç dakka kaldı la?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hımm, şey, altı dakka var anadın mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hakem iki-üç dakka ilave ederse sekiz-dokuz dakka daha oynatır herhalde."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Az kalmış la. Bir gol atabilsek şu dakkada, yatardık üstüne ayağına vuruyum!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İlaç olur valla ortak, ilaç anadın mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gol mol olmaz oğlum bu maçta, baksana. İsterse sabaha kadar oynasınlar, gol olmaz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maç 0–0 bitti ve bu sonuca pek sevinen olmadı. Gelgelelim bu maçta alınan bir puanın ileride çok işe yarayacağını o zaman kimse bilmiyordu tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezon sona erdiğinde, en yakın rakibi Orduspor’a 16 puan fark atıp, 76 puan toplayan ve haftalar önce şampiyonluğunu ilan eden Gençlerbirliği birinci lige çıkıyor; son hafta, kendi sahasında Nevşehirspor’u 3–0 yenip 38 puan toplayan ve lig boyunca 39 gol atıp 49 gol yiyen, -10 averajlı Polatlıspor kümede kalıyor; kendisi gibi 38 puan toplayan ve 36 gol atıp 46 gol yiyen, -10 averajlı Mardinspor ise üçüncü lige düşüyordu. Yani Gençlerbirliği’nden Polatlı’da aldığı bir puan, kendisiyle aynı averaja sahip olan Mardinspor’dan sadece üç gol fazla atmış olan Polatlıspor’un ligde kalmasını sağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyelim, futbolun cilvesi işte! Önceden bilinmiyor böyle şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;19 Mayıs Dış Sahada&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aradan yirmi yıla yakın zaman geçti. Bu iki takımdan Gençlerbirliği mükemmel tesislerinin yanı sıra zaman zaman ligde ve UEFA Kupasında kazandığı başarılarla ve Türk futboluna kazandırdığı yetenekli futbolcularla adından söz ettirirken; toprak sahada oynamanın da avantajıyla çok başarılı olduğu 1989-1990 sezonunun ardından, yeni sezonda sahasının çimlendirilmesi nedeniyle ilk yarıdaki tüm maçlarını deplasmanda oynamak zorunda kalan ve üçüncü lige düşen Polatlıspor bir daha toparlanamıyor ve birkaç sezon da üçüncü ligde mücadele ettikten sonra Ankara 1. Amatör Kümeye düşüyordu. Polatlıspor, bir zamanlar Adanaspor ve Ankaragücü’nde oynayan ve leblebi gibi goller atan Sabotiç’i de kadrosuna katıp sükse yaparak, yeniden üçüncü lige çıkmak için çok uğraşacak; ama bir türlü başarılı olamayacaktı. Bu başarısızlık sonraki yıllarda da sürdü ve Ankara Amatör Süper Ligi’nde mücadele eden Polatlıspor, 2006 yılı Mart ayında Yeniyolspor ile oynadığı maçta çıkan olaylar nedeniyle Amatör Futbol Federasyonu tarafından 1. Amatör kümeye düşürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlıspor, 2006–2007 sezonunda Ankara 1. Amatör Küme’de mücadele etti ve Amatör Süper Lig’e yükselme maçları oynayacak olan 10 takımın arasına girmeyi başardı. 3 Mart 2007 günü başlayacak olan terfi maçları Ankara’da oynanacak; ilk dört sırayı alan takımlar Amatör Süper Lig’e yükselecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve heyecanla beklediğimiz o büyük gün nihayet geldi. 19 yıl önce Cebeci Stadı’nda ve Polatlı Şehir Stadı’nda rakip olduğumuz can dostum Emre’nin Babası’yla birlikte, Polatlıspor’u bu kez Enerji Bakanlığı’na karşı destekleyecektik. Yağmurlu bir Cumartesi günü öğleden sonra, maçın oynanacağı 19 Mayıs Stadı 2 No.lu Dış Saha’ya geldiğimizde, birkaç otobüs ve özel arabalarla gelmiş olan 150 kişi civarındaki Polatlıspor taraftarlarının kale arkasındaki portatif tribünde yerlerini aldığını gördük. Tribünde gençler çoğunluktaydı ve ben artık Ankara’da yaşadığım için onları tanımıyordum. Ama aralarında bizim gibi eski taraftarlar da vardı ki, bunların çoğu mahalleden, okuldan ve tribünden arkadaşımdı. Ogu, Apo, Kötü, Gönlübol, Selçuk, Mustafa, Mesut, Murat, Fahrettin, Muhsin, Hüsam, Muhittin ve diğerleri… Yaşları ilerlemiş; bazılarının saçları dökülmüş ve beyazlaşmış, bazılarının da göbekleri büyümüş ve yanakları tombullaşmıştı. Tek tek sarılıp kucaklaştıktan sonra Emre’nin Babası’nı arkadaşlarımla tanıştırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hele gardaşlarıma!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay hoca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş geldiniz. Muck muck. N’aber ya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş bulduk. İyilik valla ya! Maça geldik işte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de geçen gün gazetede okudum, bizimkiler yükselme maçları oynayacakmış diye. İnternetten de maç programını öğrendim. Bizim bebelerden kesin gelen olur dedim. Çıktım geldim anasını satayım. İyi ki de gelmişim. Sizi gördüm. Bak, arkadaşım Ozan’ı tanıştırayım size.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memnun oldum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memnun olduk.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hani 88’de 6–0’lık Gençler maçı vardı ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte o maçta Ozan karşıda, Gençler tribünündeydi. Şimdi bizim Polatlı’nın maçı olduğunu öğrenince gelmek istedi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan ne maçtı be! Öyle değil mi hoca? He he he!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle. Kâbus gibiydi valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Folluk olmuştuk la. Gol yemeye doymamıştık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Takım nasıl?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oooooo! Takım iyi hoca.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kimler var? Benim bildiğim biri var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin bildiklerinden Mesut var. Hem antrenör hem de topçu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ooooo! Mesut iyi topçudur valla. Eskiden de çok beğenirdim. Çıkar mıyız, ne dersin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnşallah gardaşım! Bütün arzumuz bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Enerji nasıl ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi takım iyi. Dölek bir maç olur bugün. İnşallah yeneriz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnşallah bakalım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yan sahada kimlerin maçı var?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haymanaspor’la Etimesgut Belediyespor…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar da yükselme grubunda ha?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Haymana bizim kardeş takım hoca!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amigo yine Ogu’ydu ve takım sahaya çıkar çıkmaz müthiş bir tezahürat başlattı. Tribün “POLATLI! POLATLI!” sesleriyle inliyordu. Arkasından yine 19 yıl önce Cebeci Stadı’nda söylediğimiz tezahüratla takımı tribüne çağırdık: “BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahada ısınmakta olan futbolcuları büyük bir heyecan ve istekle toplayarak, tribünlerin önüne getirip taraftarları selamlayan 39 yaşındaki kaptan Mesut Polatlılıydı ve aynı zamanda takımın iki çalıştırıcısından biriydi. Bu yönüyle İngiliz futbolunda “player manager” denilen antrenör futbolcuların ülkemizde az sayıdaki örneklerinden biri oluyordu. 1980’li yıllarda uzun bir süre Beypazarı Belediyespor formasıyla ikinci ve üçüncü liglerde oynamış; sonra bir ara İlhan Cavcav tarafından Gençlerbirliği’ne transfer edilmiş, ancak kadroda yeterince yer bulamayıp ayrılmış; Adanaspor, Adıyamanspor ve Fethiyespor gibi takımlarda da forma giymişti. Şimdi ise Polatlıspor formasıyla amatör ligde top koşturmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi la, karşıdaki Haymanalı kardeşlerimize bir tezahürat yapalım. HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haymanalılardan yanıt gecikmedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kardeşlik tezahüratları karşılıklı olarak böyle sürüp giderken bizim maç başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi goçum, hadi aslanım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlk 15 dakikada çakmamız lazım bir tane.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tek top oyna aslanım, tek top!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lan, n’abıyon oğlum yaa!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bas. Orda bas işte, orda!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vur işte vuur! Vursana laan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah lan! Bir karış daha içerden gitse goldü valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La gardaşım, Allah’ını seven bağırsın biraz la! Ne var la! Hadi! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vur be Mesut, vur be! Vuur! GOOOOLLL! GOOOOLLL! Aslanım benim be! Goçum benim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne vurdu gardaşım be!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi vurdu valla, ceza sahası dışından…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte böyle ya! Kaleyi gördün mü vuracan gardaşım. Başka türlü olmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görüyon değil mi babadostu? Bu Mesut hala iyi topçu canım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle. Gençlere taş çıkartır valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gole Haymanalı taraftarlar da en az bizim kadar sevinmişlerdi. Her iki tribün de tezahüratla inliyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın ikinci yarısında kaleler değişince, 8–10 kişiden oluşan bir grup genç taraftar bizim bulunduğumuz kale arkası tribünün önündeki kaleyi korumaya başlayan Enerji’nin kalecisine sataşmak istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KALECİNİN ARKASI MERKEZ BANKASI! KALECİNİN ARKASI…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Ogu hemen müdahale edip susturdu onları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şşşşt! Durun la durun. Kaleciye daklaşmayın! Kışkırtmayın durup dururken. Panter yapacaksınız şimdi adamı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelgelelim bir süre sonra kendi de rahat duramadı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“La kaleci, akranların hacca gitti; sen hala kısa donla dolaşıyon la! Biraz büyü oğlum, büyü biraz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleci bir an için arkasına dönüp “Ne diyon birader?” dercesine baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne bakıyon la? Çakacaz şimdi bi tane, çakacaz. Bakmayı görecen şimdi sen!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleci bu kez bir yandan gülümseyerek “Çakarsınız abi, çakarsınız” dercesine kafasını sallarken, bir yandan da dikkatini oyundan ayırmamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken ikinci golümüz geldi ve önce bizim, sonra da Haymanalı taraftarların bulunduğu tribünün gol sevinci dış sahaları kapladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“GOOOOL! GOOOOL! Hey yavrum be! 2–0 oldu, 2–0…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aldık maçı gardaşım, koptu artık bu maç. Aslanım benim, goçum benim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim maç böyle güle oynaya devam ederken, yan sahadaki maçta bu kez Haymanaspor bir gol atınca Haymanalı ve Polatlılı taraftarların gol sevinci dış sahalarda bir bomba gibi patladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aha Haymana çaktı valla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aferin lan Haymana’ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bizim bebeler bir gol daha atınca durum 3–0 oldu. Biz bu gole de sevindikten sonra farklı skorun da verdiği rahatlıkla oyundan biraz koptuk ve son dakikalarına 1–1‘lik skorla girilen yan sahadaki maçı da izlemeye başladık. Ve maçın son dakikasında Etimesgut Belediyespor penaltı kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aha penaltı verdi valla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“YUUUH! YUUUH!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Islıklayalım la, ıslıklayalım. Hadi ıslık, ıslıık!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalık Haymanalı ve Polatlılı taraftarların ıslıklarıyla inlerken, Etimesgut Belediyesporlu futbolcu topun üzerine geldi ve yerden bir vuruş yaptı. Top kalecinin uçtuğu köşeye doğru gitti ama kaleciye de değmeden dışarı çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HEEY! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yan sahadaki maç 1–1 biterken, Polatlılı ve Haymanalı taraftarların sevgi tezahüratları karşılıklı olarak devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HAYMANA SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN! HAYMANA SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“POLATLI SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN! POLATLI SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra da bizim maç bitti. Polatlıspor, bu maçta Enerji Bakanlığı’nı 3–0 yenip Amatör Süper Lig’e umutla göz kırparken, gollerin ikisini, genç futbolcu arkadaşlarını adeta bir orkestra şefi gibi yönetmiş olan Mesut atıyordu. Bir dönem 3. ligde Polatlıspor ile rakip olan Beypazarı Belediyespor’da oynarken hayranlıkla izlediğim Mesut, artık 39 yaşında olmasına karşın oynadığı mükemmel futbolla ve attığı güzel gollerle bir kez daha gözlerimizin pasını siliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşe içinde futbolcularımızı alkışlayıp farklı galibiyeti kutlarken, 19 yıl önce Cebeci Stadı’ndaki 6–0’lık hezimetin tanığı olan arkadaşlarıma baktım. İşte o anda tuhaf bir şey oldu ve hepsinin yüzü 19 yaş birden gençleşti. Şaşırmıştım. Ama gözlerimi bir an kapatıp yeniden baktığımda eski hallerine döndüklerini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span&gt;Kirpiler ve Yavruları&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 yıl önce Cebeci Stadı’ndaki Türkiye İkinci Ligi maçında uğradığımız 6-0’lık hezimete çok üzülmüşken, şimdi 19 Mayıs Stadı 2 No.lu Dış Saha’daki Amatör Süper Lige yükselme maçında aldığımız 3-0’lık farklı galibiyete seviniyorduk. Ve şimdi 19 yıl önceki bu sıra dışı maçı anımsayıp anlatırken gülümsemekten kendimizi alamıyorduk. Çünkü bir taraftar, bir futbolsever için, yaşanmış tüm anılar bir mücevher gibi değerliydi ve her türlü sonucu içinde barındıran futbolun sihri biraz da buradaydı. Ve insan, aradan yıllar geçtikten sonra geriye dönüp bakınca yalnızca tuttuğu takımın değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte yaşamış olduğu galibiyetlerin, yenilgilerin, atılan ve yenilen gollerin, sevinçlerin, üzüntülerin, kısacası anılarının da taraftarı olduğunu anlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülmek ve sevinmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal ve gerçek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine zıt olan bu kavramların zaman zaman iç içe geçtiği yerlerden biri de tribündü. Orada bazen bu öyküde olduğu gibi hayal ile gerçek birbirine karışır; üzüntü ile sevinçler de ardı ardına yaşanabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amatör kümeden Türkiye 2. Ligi’ne kadar yükselen ve sonra yeniden amatör kümeye dönmek zorunda kalan bir takımın peşinde, futbolun peşinde geçip giden yıllar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradaki fark neydi? Hiç! Evet, hiç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özünde değişen bir şey var mıydı? Bence hayır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ne olursa olsun futbol her zaman, her yerde futboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göztepe, Edirnespor, Keşanspor, Kırklarelispor, Babaeskispor, Tekirdağspor, Çorluspor, Düzcespor, Erbaaspor, Çubukspor, Polatlıspor ve diğerleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolun peşindeki tribüncüler için profesyonel liglerde olmak, şampiyonluk ve “Süper Lig” rüyaları görmek elbette güzeldi. Ama yine de onlar için belirleyici olan en önemli şey, tuttuğu takımın hangi ligde oynadığı değil, tribündü; tribünde bulunmak, tribünü yaşamaktı. Futbol bir anlamda tribündü, tribün de futbol… Bundan birkaç yıl önce televizyonda Neşet Ertaş hakkında yayınlanan bir belgeselde, babası Muharrem Ertaş’ın her sabah kahvaltısını yaptıktan sonra duvarda asılı olan sazını alarak birkaç türkü çalıp söylediği; bunun Muharrem usta için bir görev, bir iş değil, tıpkı yemek, içmek, uyumak gibi çok doğal bir ihtiyaç olduğu anlatılmıştı. Bana öyle geliyor ki futbolu tribünde sevenler için tribünde bulunmak, tribünü yaşamak da işte böyle bir şeydi. Hem zaten kirpiler de yavrularını “Pamuğum benim!” diye sevmezler miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.” Simon Kuper’in kitabının da adı olan bir cümleydi bu ve birçok yönden doğru bir sözdü. Ama başka bir şey daha vardı ki, bazıları için futbol her şeyden önce bir oyundu ve futbol futboldu. Ve o bazıları her zaman, her yerde futbolun peşindeydi. Günümüzde zengin, güçlü ve şımarık birkaç kulüp yöneticisinin dümen suyuna sokularak; artık “mabet” olarak adlandırılan localı ve şık koltuklu büyük stadyumlara, kahvehanelerdeki ve evlerdeki televizyon ekranlarına hapsedilerek; bazı taraftarları tuttuğu takımın yenilmesini isteyecek kadar ruhsuzlaştıran bahis oyunları ile zincire vurulup yozlaştırılarak başkalaştırılmaya çalışılan futbol her şeye rağmen amatör kümelerde, ikinci ve üçüncü liglerde, mahalle aralarında, okul bahçelerinde, toprak sahalarda, halı sahalarda, köylerin harman yerlerinde, dağ başlarında, dış sahaların ve küçük kent ve semt statlarının mütevazı tribünlerinde, kısacası her yerde, peşinde olan o bazılarının sevgisi ve tutkusu sayesinde hala kendi serüvenini yaşıyor; hayaller, gerçekler, üzüntüler, sevinçler ve sürprizlerle yoğurup biçimlendirdiği kendi öyküsünü yazmaya devam ediyordu ve bundan sonra da devam edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Maç boyunca bir an bile durmadan sicim gibi yağan yağmur artık dinmiş; galibiyet kutlamaları bitmiş; tribünü boşaltmış olan taraftarlar Polatlı’ya gitmek üzere beklemekte olan otobüslere yönelmişlerdi. Arkadaşlarımla yeniden sarılıp kucaklaşarak vedalaştık ve önümüzdeki maçta buluşmak üzere sözleştik. Otobüs hareket etmek üzereyken son kez selamlaştık. O anda o tuhaf şey yine oldu ve hepsi bir anda 19 yaş birden gençleşti. Ama bu kez gözümü kapatmadım; neşeyle gülen yüzlerine keyifle baktım. Ve onlar artık uzaklaşmakta olan otobüsten gülümseyerek el sallarken bir an için bana öyle geldi ki, “Ne olursa olsun takımımızın ve futbolun peşindeyiz. Tribündeyiz. Bizim için futbol futboldur! Hiç fark etmez!” diyor gibiydiler sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NOTLAR:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Polatlıspor, 19 Mayıs Stadı 1 No.lu Dış Sahada Haymanalı ve Polatlılı taraftarların aynı tribünde birlikte kardeşçe tezahüratlar yaparak izlediği ikinci maçında kardeş takım Haymanaspor’a 3–0 yenildi. Ama kardeşlik bozulmadı. Maç bittiğinde Haymanasporlu futbolcuları biz de tribüne çağırıp alkışladık. Ve galibiyetler, yenilgiler ve beraberliklerle geçip giden zorlu yükselme maçları sonucunda ilk dört takım arasına girmeyi başaran Polatlıspor, Ankara Amatör Süper Ligi’ne yükselerek uzun bir aradan sonra taraftarlarını sevince boğdu. Yaz döneminde, bundan birkaç yıl önce Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’nde görev yaparken transfer etmek istediği, ancak İlhan Cavcav’ın bonservis bedelini pahalı bulup almadığı Nijeryalı santrfor Sambo’yu Polatlıspor transfer ederek sükse yapar gibi oldu ama Sambo bir süre sonra ortadan kayboldu. Takım bu sezon Ankara Amatör Süper Liginin ilk yarısında umduğunu bulamadı ama yine de hedef Türkiye 3. Ligi’nin kapılarını önce zorlamak, sonra da açmak… Ne diyelim, olur mu olur. Futbol bu! Şampiyon olmak da var, küme düşmek de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Teknik Direktör Cahit Dikici, eski milli futbolculardandır ve Polatlılıdır. 60’lı yıllarda, biz daha çocukken Ankara Şekerhilâl takımında oynamış. Yanlış anımsamıyorsam Polatlıspor’a gelmeden önce birinci lig takımlarından Zonguldakspor’da çalışmıştı. Maçlarda yedek kulübesinden uzaklaşıp cankurtarana doğru yaklaşmasının nedenini birkaç kişi dışında pek merak eden yoktu aslında. Ama bizim gibi merak edenler, bir sezon sonra yaz mevsiminde Cahit Hoca’nın bypass ameliyatı olduğunu öğrenince, “Vay be, işe bak lan!” demekten kendilerini alamadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Bu öyküde sık sık geçen “Ayağına vuruyum” ifadesinin hangi anlama geldiğini ne olur sormayın. Söyleyemem. Ama siz istediğiniz gibi yorumlayabilir; istediğiniz tahminde bulunabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Anıları tüm tazeliğiyle yıllarca bellekte tutmak çok güç. Bir gün böyle bir anıöykü yazacağımı bilseydim, yararlanmak için notlar tutar; o maçların yayınlandığı gazeteleri saklardım. Ama yine de güzel bir şey oldu ve 19 yıl önceki Gençlerbirliği-Polatlıspor maçlarının tarih ve takım kadrolarını &lt;a href="http://www.gencler.org/"&gt;http://www.gencler.org/&lt;/a&gt; sitesinde buldum. Belleğimi yoklarken ve öyküyü kurgulamaya çalışırken çok yararlandım. Bunun için Gençler.Org’a teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürçülisan ettikse affola.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KB8yA-zEI/AAAAAAAAAGE/Ox0Ri7Qrz88/s1600-h/-fotopolatlispor.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143816605628550210" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KB8yA-zEI/AAAAAAAAAGE/Ox0Ri7Qrz88/s400/-fotopolatlispor.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KCiiA-zFI/AAAAAAAAAGM/6sHmR8Q8HVc/s1600-h/polatli_sehir_stadi_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143817254168611922" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KCiiA-zFI/AAAAAAAAAGM/6sHmR8Q8HVc/s400/polatli_sehir_stadi_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KCtCA-zGI/AAAAAAAAAGU/lCAQ00GO_I4/s1600-h/polatli_sehir_stadi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143817434557238370" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KCtCA-zGI/AAAAAAAAAGU/lCAQ00GO_I4/s400/polatli_sehir_stadi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KC8CA-zHI/AAAAAAAAAGc/2SH0PqSAjbs/s1600-h/polatlispor_tribun.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143817692255276146" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KC8CA-zHI/AAAAAAAAAGc/2SH0PqSAjbs/s400/polatlispor_tribun.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDLiA-zII/AAAAAAAAAGk/dUjYKiuAIeg/s1600-h/polatlisporgolsevinci.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143817958543248514" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDLiA-zII/AAAAAAAAAGk/dUjYKiuAIeg/s400/polatlisporgolsevinci.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDZCA-zJI/AAAAAAAAAGs/Ev88BNp8mX4/s1600-h/polatlisporgolsevinci-2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143818190471482514" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDZCA-zJI/AAAAAAAAAGs/Ev88BNp8mX4/s400/polatlisporgolsevinci-2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;POLATLISPOR&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDiSA-zKI/AAAAAAAAAG0/J5HWWTMIAr8/s1600-h/Ogu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143818349385272482" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDiSA-zKI/AAAAAAAAAG0/J5HWWTMIAr8/s400/Ogu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;OGU&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDpSA-zLI/AAAAAAAAAG8/FeUzNbNIQ4U/s1600-h/sambo.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143818469644356786" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KDpSA-zLI/AAAAAAAAAG8/FeUzNbNIQ4U/s400/sambo.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;SAMBO &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-3701873924667848713?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/3701873924667848713/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=3701873924667848713&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/3701873924667848713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/3701873924667848713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/futbolun-peinde-birinci-blm.html' title='FUTBOLUN PEŞİNDE'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R2KB8yA-zEI/AAAAAAAAAGE/Ox0Ri7Qrz88/s72-c/-fotopolatlispor.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-421337110034484757</id><published>2007-12-01T19:04:00.000+02:00</published><updated>2007-12-05T01:49:45.863+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TEZAHÜRAT'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANKARAGÜCÜ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TRİBÜN'/><title type='text'>CAMİNİN ÖNÜNDE BEŞ LİRA BULDUM (28 KASIM 2007)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Caminin önünde beş lira buldum.&lt;br /&gt;Hoppala Hacelim ben buldum.&lt;br /&gt;Kımıldama Hacelim ben buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araya araya dengimi buldum.&lt;br /&gt;Hele hele Hacelim ben buldum.&lt;br /&gt;Goçum da Hacelim ben buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı karşı yaptıralım damları.&lt;br /&gt;Hoppala Hacelim damları.&lt;br /&gt;Sürmeli Hacelim damları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalım da gasaveti gamları.&lt;br /&gt;Hoppala Hacelim gamları.&lt;br /&gt;Hele hele Hacelim gamları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goççuuuum!&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar önce Polatlı’da, bizim mahalledeki bir ev düğününde oynamıştık bu oyun havasına… Sözleri üç aşağı beş yukarı böyleydi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye anımsadım bu oyun havasını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, oyun havasını çalıp söyleyen çalgıcı arkadaşın, caminin önünde beş lira bulduğu gibi, ben de Pazar günü Ankaragücü-Vestel Manisaspor maçından çıkarkene, tribünde yanımda oturan taraftarın koltuğunda bir CD buldum; sanırım orada unutmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen arkasından seslenerek CD’yi gösterdim ve dedim ki: “Hey arkadaş! Bak bu CD’yi unutmuşsun koltukta.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok abi” dedi. “Unutmadım, özellikle bıraktım. İşine yararsa, al senin olsun. Harbiden çok şekilli bir CD, ama benim ihtiyacım kalmadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben CD’nin içinde ne olduğunu merak ettiğim için sordum: “Nedir bu, müzik CD’si mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını iki yana sallayarak, “Hayır!” diye yanıt verirkene hınzırca gülümsüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben daha da meraklanmıştım. “Video mu yoksa?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı hınzırlıkla gülümseyerek, başını yukarı kaldırdı: “Iıh, video da değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah allah, müzik CD’si değil, video CD’si değil… Bu, bu, nedir bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma bunu, yapma bunu. Ya kardeşim, merakta bırakmasana beni. Söyle ne var bunun içinde?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evde bilgisayarın var mı abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Var, ne olacak?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“CD okuyabiliyor mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Okur, okur. O kadar okuryazarlığı var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilgisayarda CD konulan yer var ya…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Heee!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte oraya bu CD’yi takıyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taktık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İzleyince içinde ne olduğunu görüyorsun. Anladın sen onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee, anladım. Öyle olsun bakalım. Sen burada söylemiyorsun yani. Ne yapıyoruz, ne yapıyoruz, evdeki bilgisayarda izliyoruz ve görüyoruz. Virüs neyim değildir inşallah.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok abi yaa, ne virüsü! İzleyince göreceksin bak; şekli şemali yeter valla. İşine çok yarayacak meraklanma. Biz birkaç sene kullandık ve çok istifade ettik. Ama bu sene ihtiyacımız kalmadı gibi...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyse, inşallah işe yarayacak bir şeydir. Yine de teşekkürler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayırlı uğurlu olsun abi. Allah utandırmasın. Yararını görürsünüz inşallah. İyi günlerde kullanın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağol goçum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de sağol abi. Önümüzdeki maçta CD hakkındaki düşünceni de esirgemezsin artık bizden, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii canım, tabii canım. Ne demek!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokalaştık ve ayrıldık. Eve gelince hemen bilgisayarı açtım ve heyecanla CD’yi taktım. Merakla beklediğim an nihayet gelmişti işte. Birden gol sevinci olduğu anlaşılan büyük bir uğultuyla birlikte ekranda bir video görüntüsü belirdi. Ve ardından binlerce kişinin katıldığı müthiş bir tezahürat duyuldu. İki sezon önce, Ankara 19 Mayıs Stadı’ndaki bir maçta Ankaragücü’nün Diyarbakırspor’a attığı bir gol sonrasında tribünlerin coşkuyla söylediği ve zor zamanlarda söylemeye devam ettiği tezahüratın görüntüsüydü bu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“HÜKÜMET DÜŞER,&lt;br /&gt;ENFLASYON DÜŞER,&lt;br /&gt;ANKARAGÜCÜ BABAYI DÜŞEER.&lt;br /&gt;HAYDA HAYDA NİHAYDA!&lt;br /&gt;HAYDA HAYDA NİHAYDA!” &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Ankaragüçlü arkadaş en azından şimdilik ihtiyaç duymadığı bu tezahüratı içeren CD’yi, ziyan olmaması ve ihtiyacı olan takım taraftarlarının kullanması için, yanımda oturduğu koltuğa bırakmış; onu bulmak da bir rastlantı sonucu bana düşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Gençlerbirliği camiası olarak birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde, bu özlü ve anlamlı tezahüratı tribünde kendimize uyarlayarak kullanma ve videoya kaydetme sırası bizde. Attığımız gollerden sonra bu tezahüratı tribünde söyleyelim ve videoya da kaydedelim ki, bizden sonra ihtiyacı olan takımların taraftarlarına aktarabilelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman, haydi bakalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atalım da gasaveti gamları.&lt;br /&gt;Hoppala Hacelim gamları.&lt;br /&gt;Hele hele Hacelim gamları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goççuuuum!&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;br /&gt;Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HEP BERABER, ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK! HEP BERABER, ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK! AYAĞA AYAĞA, MARATONUM AYAĞA! AYAĞA AYAĞA, MARATONUM AYAĞA! LÜTFEN AYAĞA KALKAR MISINIZ! LÜTFEN AYAĞA KALKAR MISINIZ!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amanın Çakır kaptı topu! Hadi aslanım benim. Şimdi çakacak bak. Vur goçum vur! Vuur, vuur! Vur da gol olsun be, vuur! Vursana laan, vuur! Vur işte be, vuur! GOOOOOOLLLLLL! GOOOOOOLLLLLL! İşte bu! İşte buu! Hey yavrum bee! Goçum benim, aslanım beniim! Çak babadostu, çak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“HÜKÜMET DÜŞER,&lt;br /&gt;ENFLASYON DÜŞER,&lt;br /&gt;GENÇLERBİRLİĞİ BABAYI DÜŞEER.&lt;br /&gt;HAYDA HAYDA NİHAYDA!&lt;br /&gt;HAYDA HAYDA NİHAYDA!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 28 Kasım 2007&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-421337110034484757?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/421337110034484757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=421337110034484757&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/421337110034484757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/421337110034484757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/caminin-nnde-be-lira-buldum-28-kasim.html' title='CAMİNİN ÖNÜNDE BEŞ LİRA BULDUM (28 KASIM 2007)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-6909774111422862081</id><published>2007-12-01T19:03:00.000+02:00</published><updated>2007-12-03T02:16:19.472+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ANKARAGÜCÜ'/><title type='text'>ROBERTO CARLOS TAMAM... ADRİANO SIRADA... TOMBALAK RONALDO! (23 HAZİRAN 2007)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bugün bizim Emre’nin Babası’nı dükkanında ziyaret ettim. Amacım bir yandan hasret giderirkene öte yandan da artık Fenerli olduğumu kendisine söylemekti. Böylesine önemli bir haberi başkasından değil de benden duysun istemiştim. Nitekim çayımızı kahvemizi içtikten sonra muhabbet ederkene birdenbire baklayı ağzımdan çıkarıp, “Gerçi özellikle sen ve Akşit Bey ağabeyimiz başta olmak üzere herkes çok kızacak ama şunu açık seçik ifade etmek zorundayım ki, Fenerbahçe Roberto Carlos’u transfer etti ya, işte ben o günden beri Fener’i tutuyorum teyzemin oğlu!” deyiverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimki bir şaşırdı, bir şaşırdı; şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. “Olamaz! Bu da nereden çıktı? Şaka yapıyorsun herhalde. Tamam, şaka yapıyorsun anladık da bu nasıl bir şakadır; bu nasıl bir şaka yapma anlayışıdır babadostu?” diyerek, şaşkınlıkla karışık sitemkar bir söylemde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de kendisine şaka yapmadığımı, çok ciddi olduğumu belirterek, olan biteni hiçbir şey saklamadan açık seçik anlattım. Son derece ikna edici olan sözlerim Emre’nin Babası’nı çok etkilemiş olacak ki, benim Fener’e geçmemi anlayışla karşılamakla kalmadı; bir de: “Çok iyi etmişsin be teyzemin oğlu! Senin yerinde ben de olsaydım aynı şeyi yapardım. Bu nedenle seni bu isabetli kararından dolayı tebrik ediyor, bundan sonraki taraftarlık yaşamında başarılar diliyorum. Fenerli olmanın şerefine şu elimde gördüğün Yeni Aktüel dergisinin 31 Mayıs 2007 tarihli sayısını da sana armağan ediyorum ki, senin gibi çiçeği burnunda yeni bir Fenerliye verilebilecek daha güzel bir hediye olamazdı. Bak, yaklaşık 90 sayfası Fener’in 100. yılına ayrılmış. İçinde Fener’in İstanbul’un işgali sırasında işgal kuvvetlerinin takımlarını bileğinin hakkıyla defalarca yenerek İstanbul halkının moralini nasıl düzelttiği, 1923 yılındaki General Harrington Kupası’nı nasıl kazandığı gibi ilginç bilgiler de var. Okur ve bilgilenirsin. Ne güzel!” diyerek dergiyi elime tutuşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer şaşırma sırası bana gelmişti. “Yani, sen şimdi bana kızmadın mı emmimin oğlu?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şefkatle gülümseyerek, “Sana niye kızayım ki gardaşım?” dedi. “Sana niye kızayım ki? Bir gün herkes Fenerli olacak nasıl olsa! Bundan kaçış yok yani. Ama şu da var ki, çok önemli bir karar verdiğin için bunu sitede yazarak açıklaman ve site ahalisini de bilgilendirmen doğru olur halamın oğlu. Zaten aylardan beri yoksun ortalıkta. Bu açıklamayı bizzat senden duymak isteriz hepimiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu durumda, ben de mecburen bu konuda gerekli açıklamayı yaparak tüm arkadaşlarımı bilgilendirmenin şart olduğu sonucuna vardım. Evet arkadaşlar, bilindiği gibi birkaç aydan beri siteden, Gençlerbirliği ve Ankaragücü maçlarından uzak kaldım. Bu arada televizyon ve gazetelerde her zaman çok büyük bir yeri ve haber değeri bulunan ve 100. yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe'nin bu büyük başarısına ilişkin yoğun haber ve yorumların da etkisiyle birazcık Fenerbahçe'ye meylettim. Hele transfer döneminde Türkiye'de hiçbir kulübün transfer edemeyeceği Roberto Carlos gibi bir yıldızı transfer edip, hem de stadyumda imzayı attırınca, arkasından bir de “Roberto Carlos Show” yaptırınca, “İşte, ben böyle bir kulübün taraftarı olmalıyım. Benim özlemlerimi, Türkiye’de ancak Fenerbahçe gibi bir kulüp giderebilir!” diyerekten Fenerbahçe taraftarlığına transfer oldum ben de. Şimdi büyük başkanımızdan beklentim Adriano'nun da bir an önce Fenerbahçemiz'e kazandırılması ve takımın yurt dışında yapacağı kamp çalışmalarına katılarak Osnabruck İdmanyurdu, Bochum (af edersiniz) Yıldızspor, Kölün Türkgücü gibi güçlü takımlarla yapacağı hazırlık maçlarında oynaması; gol üstüne gol atması... Bu maçları da D-Smart’tan canlı olarak izleme olanağı bulacağız ki bu da önemli bir kazanım bizim için. Eee, Fenerium'da peynir ekmek gibi satılacak olan Roberto Carlos formalarından biri de yakışır bize yani. Ama Adriano'yu transfer edersek, belki de Adriano'nun formasını alırım, belli olmaz. Büyük başkanımız Ronaldo’yu da almak istemiş ama Ronaldo gelmemiş. Gelmezsen gelme lan! Pek lazımdın sanki! Yiyip yiyip şişmişsin, tombalak sen de! Ne yapacağız senin gibi tombalağı! Zaten gelsen de oynayamazdın kine!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada büyük başkanımız Gençlerbirliği'nden Mehmet Çakır'ı da istemiş. Başkanımızın Alex'e benzettiği Mehmet Çakır için İlhan Cavcav 5.000.000 euro fiyat biçmiş. Cavcav’a bak la! Bu kadar da olmaz yani. Fenerbahçemiz, büyük başkanımız parayı sokaktan mı topluyor kardeşim? Ne bu böyle? Neyse, Roberto Carlos’u getiren uçaktan çıkan Gençlerbirliği başkan vekili Tarık Bey, Cavcav’ı yumuşatıp sonradan biraz indirim yaptırır nasıl olsa. Dolayısıyla Mehmet Çakır da büyük bir ihtimalle seneye bizde oynayacak. Vederson'u da almışız ki, Çakır da gelirse takım bayağı iyi olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'daki Fenerli arkadaşlarla da konuştuk. Bu sezon maçları atkı ve formalarımızla Dikmen'deki Platin'de, 150 ekran dev televizyonda izleyeceğiz. Mehmet Çakır’ı da alırsak maçları Platin’de izlerkene, Ankaralı Fenerli arkadaşları “ÇAK ÇAK ÇAK ÇAKIR!” diye bağırtırım; bu konuda deneyimliyim ne de olsa. Gerçi Çakır Fener’e gelirse Gençlerli arkadaşlar kızarlar ama ne yapalım, futbol bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, sakın yanlış anlaşılmasın; Gençlerbirliği ve Ankaragücü’ne olan sempatim devam ediyor. Ankaragücü ve Gençlerbirliği taraftarı arkadaşlar, Anadolu takımlarıyla yapacakları maçlara davet ederlerse, onlardaki fazla kombinelerin –tabii yönetim kombine çıkartırsa- boşa gitmemesi için arada sırada izlemek için gelebilirim yani. Gençlerli ve Ankaragüçlü arkadaşların çektiği eziyetlere bir Ankaralı Fenerli olarak üzülüyorum ama elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki. Biraz daha aktif olur, biraz daha uğraşırlarsa sorunların bir kısmını çözebilirler belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bırakalım şimdi bu sıkıcı konuyu da gelelim kadromuza… Alex, Dievid, Edu, Roberto Carlos, Adriano, Vederson, Mehmet Aurelio, Appiah, Mehmet Çakır ve daha kimler kimler… Vay anam vay! Kadrodaki futbolculara dikiz yahu! Var mı böyle bir kadro be! Hele bir de yabancı kısıtlaması kalkarsa, var ya, gel keyfim gel! Bu sezon Şampiyonlar Ligi kesin bizim! Bu kadar kesin konuşuyorum ve aha şuraya yazıyorum işte! Var mı daha ötesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız şu Cimbomlulara çok kafam bozuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Ali Sami Yen’deki son maçta Fener’i alkışlamadıkları gibi ortalığı da tarumar ettiler. Oysa Fenerli taraftarların maçlarda hep söyledikleri bir tezahürat vardı: “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… ALKIŞLAYIN ULAN İNEKLER!” Buna karşılık siz ne diyordunuz? “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… GÜLDÜRMEYİN ULAN İNEKLER!” Peki, sonunda ne oldu? Fener şampiyon oldu. Demek ki neymiş? Ama görür onlar. Dikmen'deki Platin’de, dev ekranda izleyeceğimiz ilk Cimbom derbisinde “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… ALKIŞLAYIN ULAN İNEKLER!” diye bağıracağız. Geçen gün bizim Roberto Carlos da imzayı atarkene “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER…” dedi, gerisini getiremedi. Ama yeteri kadar Türkçe öğrenince gerisini de getirecek; hiç merak etmeyin arkadaşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de var ya, bu Cimbomlular Alpet reklamına da çok bozulmuşlar tamam mı? Hani efsane başkanımız Ali Şen, benzini bittiği için yolda kalan Cimbomlu gençlere yardım edip, arabalarına Alpet’ten benzin koyduruyor da Cimbomlu gençler de “KİM KOYARSA KOYSUN… ALLAH RAZI OLSUN… TOROJET KOYANA… CANIM FEDA OLSUN… CANIM FEDA OLSUN… OOOOO!” diye tezahürat yapıyorlar ya. O reklam işte. Neymiş efendim, Cimbom’u aşağılıyormuş. Ne var bunda la? Efsane başkanımızın yüreği dayanmamış, Cimbomlu gençlere yardım etmiş. Özhan Canaydın olsa yapar mıydı bu yardımı? Ha, yapar mıydı? Tabii canım, tabii canım! Lafla dedem de yapardı. Adamın kendi kulübüne hayrı yok la! Nerede kaldı ki Cimbomlu gençlerin arabasına Torojet koyduracak! Ama bizim efsane başkan öyle mi? Hiç ikiletmeden Torojet’i koyduruverdi valla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, çok kızdığım ve üzüldüğüm bir konu daha var. Onu da söyleyeyim de içimde kalmasın. Yahu bu Rüştü, Mehmet Yozgatlı, Ümit, Serkan, Tuncay nasıl adamlar la? Bunlar nasıl Fenerli la? Parayı görünce bırakıverdiler koca Fener’i. Hele o Rüştü! La oğlum, sen bu takımın kaptanlığını yapmış bir adamsın la! Bu kadar kolay mı çekip gitmek? Yok Zico Rüştü’yü üçüncü kaleci yapacakmış da, yok bilmem neymiş de. Çalış, formayı kap, oyna goçum. Koskoca Fener bu. Formasını giymek kolay değil tabii. Aklınca Fener’in kalecisiz kalacağını hesaplıyorsun değil mi? MUAHHAHAHAHAHAHA! Biz en iyi kaleciyi alırız aslanım. Sen keyfine bak. İstesek Zubizaretta’yı bile getiririz. Ya Tuncay? O da sapıtmış, İngiltere’de oynayacağım diye gezip duruyor ortada. Hepsi hain bunların la, hepsi hain valla! Ama farkında olmadıkları bir nokta var. Bunların gidişinden Fener’in kazancı tam 5,8 milyon euro! Bugünkü gazetede okuduğuma göre bu kadar parayı vermekten kurtuluyoruz. Büyük başkan, o paraya yıldız bir santrfor daha getirecekmiş. Helal olsun sana büyük başkan, helal olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Beşiktaş da bizim safraları toplaya toplaya bitiremedi yahu! Hani var ya, birkaç futbolcumuzu daha alsalar, Mustafa Denizli’nin şampiyon yaptığı Fener’in kadrosu komple Beşiktaş’a geçmiş olacak. O takımın başına bir de Mustafa Denizli’yi getirdin mi tam nostalji takımı olur valla. MUAHHAHAHAHAHAHA!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, artık Fenerli olmuş bir Ankaralı olarak yalnızca Cimbomlulara ve Beşiktaşlılara kızmıyorum. Fenerbahçe’nin Kadıköy’de Denizlispor’la berabere kaldığı maç sonrasında “YÖNETİM, BU TAKIM SENİN ESERİN!” diye tezahürat yapan bazı nankör Fenerlilere de kızgınım. Bu takım tabii ki yönetimin eseri, başka kimin eseri olacak? Maçları kazanırken iyiydi, öyle değil mi? Nankörler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle. Fenerli olmak da kolay değilmiş be kardeşim! Medyada doğru yanlış, yerli yersiz bir sürü haber çıkıyor. Meşgul oluyor insanın kafası yani. Şimdi daha iyi anladım Fenerli arkadaşların ikide bir niye “Herkes Fenerbahçeli olamaz. Fenerli olmak bir ayrıcalıktır!” dediğini. Evet, arkadaşlar gerçekten de öyle. Herkes Fenerli olamaz! Neden? Çünkü Fenerli olmak kolay değil de ondan. Ama beri yandan da 73 milyonluk ülkede 35 milyon taraftarı bulunan bir takımın taraftarı olma ayrıcalığını elde eden şanslı insanlardan biri de sen oluyorsun. Bu da az şey değil yani. Bir de şu önemli söz var ki onu da belirtmeden geçmeyelim burada: “Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak!” Evet, Fenerli olduktan sonra ben de yürekten inandım bu söze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse Fenerli olduk ya artık. Aynı zamanda Gençlerbirliği üyesi de olan iyi bir Ankaralı Fenerli olarak en önemli hedeflerimden biri, yönetimdeki büyüklerimizin yolundan gidip, ileride Gençlerbirliği yönetimine girmek olacak. Bir aksilik olur da Gençlerbirliği yönetimine giremezsem, ben de Ankaragücü’ne üye olup, onun yönetimine girerim. Kendisi de iyi bir Fenerbahçe üyesi olan Ankaragücü başkanı Cemal Aydın sanırım bir kolaylık gösterir bu konuda. Ben de altında kalmam canım, bir Ankaragücü yönetim kurulu üyesi olarak Fener’e elimden geldiğince hizmet etmeye çalışırım yani. İnşallah bir gün ben de İspanya’dan, Brezilya’dan Fener’e transfer ettiğimiz futbolcularla birlikte uçaktan ineceğim. İmza törenlerine katılacağım. Allah o günleri bana da gösterecek. Kim bilir, belki de İlhan Cavcav ile büyük başkanımızı barıştırmak ya da Cemal Aydın’ı Fener’in disiplin kurulundan kurtarmak ve Fener’in Ankaragücü ile içeride-dışarıda oynadığı bütün maçlarda çubuklu formayı giymesini sağlamak da bana nasip olur. Olur mu olur! İlk adımı attım çünkü. Gerisi nasıl olsa gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yalan söyleyeyim, çok mutluyum, çok! Bunu niye şimdiye kadar düşünememişim de her sezon eziyet üstüne eziyet çekmişim hayret ediyorum doğrusu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Haziran 2007&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-6909774111422862081?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/6909774111422862081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=6909774111422862081&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/6909774111422862081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/6909774111422862081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/roberto-carlos-tamam-adriano-sirada.html' title='ROBERTO CARLOS TAMAM... ADRİANO SIRADA... TOMBALAK RONALDO! (23 HAZİRAN 2007)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-4747115739209339827</id><published>2007-12-01T19:01:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T16:41:52.624+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GENÇLERBİRLİĞİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HAMDULLAH ABİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DİNEKTEPESPOR'/><title type='text'>BEŞTEPE'DE... DİNEKTEPE'DE... (26 ARALIK 2006)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;BEŞTEPE’DE...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tribün hikayelerinden oluşan “YENİLSEN DE YENSEN DE” adlı kitabımı Nisan 2004’de yayımladıktan sonra Gençlerbirliği, 5 Mayıs 2004 günü İstanbul’da Olimpiyat Stadındaki Türkiye Kupası final maçında Trabzonspor’a 4-0 yenilerek kupayı kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki takım da bileklerinin hakkıyla bir çok takımı eleyerek buraya kadar gelmiş ve iki kez üst üste final maçı oynama onurunu kazanmışlardı. Doğal olarak bu takımlardan biri kupayı kazanacak, diğeri ise kaybedecekti. Dolayısıyla da bu final maçının hem seyirciler hem de sahadaki futbolcular bakımından adına yakışır bir şekilde, bir şölen, bir karnaval havasında oynanması gerekiyordu. Ama olmadı. Bizim gibi futbola gönül vermiş, takımını çok seven, onu bu final maçında gururla izlemek için işini gücünü bırakıp neşe içinde İstanbul yolculuğuna çıkan centilmen Gençlerbirliği taraftarlarını çok üzen ve derinden yaralayan utanç verici olaylar kupayı yitirme üzüntüsünün çok önüne geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maça ilişkin düşüncelerimi http://www.alkaralar.com/ yazdığım “YENMEK VE YENİLMEK” başlıklı yazımda belirttim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından 2003-2004 futbol sezonu bitti. Kulüp yönetimi, Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevine getirilen Ersun Yanal’ın yerine Erdoğan Arıca ile anlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa neredeyse tüm taraftarlar Gençlerbirliği teknik direktörlüğüne Aykut Kocaman’ı yakıştırıyorlar ve onun göreve getirilmesini istiyorlardı. Bunun için sezonun son maçında “KOCAMAN TAKIMA KOCAMAN HOCA” sloganını pankart haline getirip tribüne astılar. Ama kulüp yönetimi Erdoğan Arıca’da ısrarlıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004-2005 sezonuna deneyimli ama yorgun futbolculardan kurulu bir kadroyla giren ve takımı yeterince gençleştiremeyen Erdoğan Arıca başarılı olamayınca istifa etmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu istifa, kulüp yönetiminin yaptığı yanlıştan dönmesi için bir fırsattı. Ama kulüp yönetimi bu fırsatı kullanamadı ve bir yanlış daha yaparak, deneyimsiz bir teknik adam olan Oğuz Çetin’i göreve getirdi. O da başarılı olamadı. Takım kupadan elendi ve ligde de küme düşme korkusu yaşamaya başladı. Bunun üzerine Oğuz Çetin de görevden ayrılmak zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha 2004-2005 sezonunun ilk yarısı bitmeden iki teknik direktörle yollarını ayıran Gençlerbirliği’nin üçüncü teknik direktörü Ziya Doğan oldu. Ziya Doğan göreve gelince bir yandan dağılmış ve özgüveni kalmamış takımı toparlamaya diğer yandan da Hakan Aslantaş, Uğur Boral, Erhan gibi genellikle (A) takımda yedek kalan ya da altyapıda bulunan yetenekli genç futbolcuları da birer birer takıma kazandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda başarılı sonuçlar da ard arda gelmeye başladı. Ziya Hoca ile çok güzel ve keyifli günler geçirdik. Öyle ki son maçlarda taraftarlar olarak büyük bir keyifle “BEŞİNCİ OLMAMIZ ENGELLENEMEZ!” diye tezahürat yapmaya başlamıştık. Nitekim takım, ligi beşinci olarak bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, Karşıyaka’yla anlaşan genel menajer Cem Onuk görevinden ayrılmış; bu davranışa çok kızan başkan İlhan Cavcav’ın “Ölürsem kabrime gelmesin istemem!” mealinde sözler söylediği bile basında dile getirilmişti. Cem Onuk’un görevini de genç menajer Hasan Çetinkaya üstlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005-2006 sezonuna da teknik direktör olarak başlayan Ziya Doğan, bu kez ASAŞ’tan Mehmet Çakır, Gökhan Gönül gibi genç yetenekleri de (A) takım kadrosuna aldı. Nijerya Genç Milli Takımının kaptanı İsaac Promise de transfer edilerek oldukça genç bir takımla sezona başlandı ama ne yazık ki beklenen başarı gelmedi. Bunun üzerine Ziya Doğan görevinden istifa etmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulüp yönetiminin teknik direktör olarak göreve getirdiği yeni isim ise daha önce de Gençlerbirliği’nde ve (A) Milli Takımda Ersun Yanal’ın yardımcısı olarak görev yapan Mesut Bakkal oldu. Mesut Bakkal, elindeki kadroyu ve kendisine verilen şansı çok iyi kullandı. Takım ard arda aldığı başarılı sonuçlarla UEFA Kupasına katılma şansını yükseltti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne olduysa işte o günlerde oldu. Takım, ligin ikinci yarısında tam gaz UEFA şansını zorlarken, Cem Onuk’un Karşıyaka’dan ayrılıp yeniden Gençlerbirliği’ne döndüğü haberleri kulüp çevrelerinde yayılmaya başladı. Ama sonradan öğrenildi ki yalnızca Cem Onuk değil, Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı görevi sona eren Ufuk Özertem de kulübe geri dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönüş sonrasında yapılan zamansız operasyon kulübü karıştırdı. Başkan Vekili Atilla Aytek ve arkadaşları buna karşı olduklarını belirttiler. Başkan İlhan Cavcav, tüm uyarılara kulaklarını tıkadı ve kendi bildiğini yaptı. Bunun üzerine Atilla Aytek, Mayıs ayında yapılacak olağan genel kurulda başkanlığa aday olduğunu açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve İlhan Cavcav ile ekibi -belki de birilerinin önerisiyle- bugüne kadar hiç yapmadığı ve Gençlerbirliği’ne hiç yakışmayan bir şeyi yaptı. Büyük bir telaşla, alelacele yeni üye kaydına başlandı. Bir açıklamaya göre, çok kısa bir süre içinde kulübe 1000’in üzerinde yeni üye kaydedildi. İşlem o kadar pervasız yapıldı ki, muhalif üyelerin bu konudaki itirazlarına karşı onları yalanlayan ya da kendi yaptıklarını savunan ve kamuoyunu tatmin edecek şekilde aydınlatan bir yanıt bile verilmedi. Atilla Aytek ve arkadaşlarının yeni kaydedilen üyelerin genel kurula katılamaması için ihtiyati tedbir konulması istemiyle mahkemeye yaptıkları başvuru da kabul edilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan Cavcav, sağduyusunu o kadar yitirmişti ki, kulübe canla başla hizmet eden ve uzun yıllar boyunca da hizmet etmek isteyen, üstelik bu sezon çok başarılı da olan genç menajer Hasan Çetinkaya’yı “24 yaşındaki çocuk ne anlar futbolcudan” gibi sözlerle aşağılayarak Cem Onuk’u yeniden göreve getirmesini savunmaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel kurul günü gelip çattığında, daha önce tutulan 400 kişilik salon ve çevresi, çok kısa bir sürede kaydedilen yeni üyelerin de katılmasıyla tam bir keşmekeş ve kargaşa alanına döndü. Yüzlerce üye salon dışında kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan İlhan Cavcav, yeni kaydedilen üyelerin çoğunlukta olduğu salonda dişe dokunur hiçbir şey söylemeden, bu üyelerin alkışları ve daha önce maçlarda zaman zaman kendisini istifaya davet eden bazı taraftarların “Taraftarız biz, çekeriz cefa; İlhan Cavcav bizi bırakma!” tezahüratları arasında kürsüden indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçime geçildiğinde, aidatları başkaları tarafından ödenen ve Gençlerbirliği ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yüzlerce insan, birilerinin “Turuncu listeyi zarfa koyup atacaksın, unutma!” yönlendirmesiyle kulübü yönetecek kişileri seçmek için oy kullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonuç: İlhan Cavcav’ın turuncu listesi, Atilla Aytek’in kırmızı listesi karşısında ezici çoğunlukla büyük bir “Pirus Zaferi” kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Atilla Aytek ve arkadaşları genel kurulun iptali için mahkemede dava açtılar.&lt;br /&gt;Bu gelişmelerden olumsuz yönde etkilenmesi kaçınılmaz olan takım üçüncülüğü kıl payı kaçırdı ve UEFA Kupasına katılma şansını yitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan Cavcav ile Atilla Aytek ve arkadaşlarının arası öyle açılmıştı ki, kulübün basın sözcüsü Muammer Akyüz’ün oğlunun sünnet düğününe davet ettiği Atilla Aytek ve arkadaşlarını gören İlhan Cavcav’ın, arkadaşlarını da alarak düğünü terk etmesi gazetelere haber oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada başka bir ilginç gelişme de Gençlerbirliği Taraftarları Derneği’nde yaşandı. Dernek Başkanı Cumali Çalışkan görevi bıraktı. Yapılan genel kurulda başkanlığa iki aday vardı: Zeki Celasun ve Murat Kahramaner. Seçimi Murat Kahramaner ve listesi kazandı. 19 Mayıs Stadı’nın karşısındaki binasından Maltepe’deki eski kulüp binasına taşınmış olan Gençlerbirliği Taraftarları Derneği’nin başkanı Cumali Çalışkan’ın kulüp yönetimine yeterli destek vermediği gerekçesiyle görevinden ayrılmaya ve seçimde de Murat Kahramaner’e destek vermeye zorlandığı söylentileri uzun süre gündemde kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 2006-2007 sezonu bu koşullarda başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takım pek tat vermiyor; iyi sonuçlar alamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Gençlerbirliği’nin Ankara’da Vestel Manisaspor karşısında aldığı 5-0’lık yenilgi bardağı taşıran son damla oldu. Maraton tribünündeki taraftarlar maçın sonlarına doğru kulüp yönetimini istifaya davet etmeye başladılar. Bunun üzerine her nasılsa kapısı açılmış olan Gecekondu tribününden çıkan bir grup, “ÇIK MARATON, ÇIK MARATON, DIŞARIYA ÇIK MARATON. EMANETİ GÖR, SALLAMAYI GÖR, DELİKANLI KİM MARATON?!” diye tezahürat yaparak yine her nasılsa kapısı açılmış olan Maraton tribününe girip taraftarlara saldırdı. Taraftarları centilmenlikleriyle tanınmış olan ve 2005-2006 sezonunda Futbol Federasyonu tarafından mavi bayrak ile ödüllendirilen Gençlerbirliği için çok üzücü ve utanç verici olan bu olay, 19 Mayıs Stadı’ndaki güvenlik zafiyetini de açık bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak ne yazık ki birçok spor yazarı tarafından da yazılıp çizilen bu konuda Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan başvurulardan herhangi bir sonuç çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kulüpte sular bir türlü durulmuyordu. İlhan Cavcav başkanlığındaki kulüp yönetimi, Alternatif Yönetimde yer alan Atilla Aytek, Zeki Ünaldı, Yaşar Durak, Muzaffer Özbayrak, Ali Rıza Onat, Bülent Atlas ve Fatih Dağcı’nın yönetim aleyhinde faaliyet gösterdiklerini, başkana hakaret ettiklerini ileri sürerek üyelikten ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk etti. İşin ilginç yanı, bu kişilerin, genel kurulun iptali amacıyla mahkemede dava açan kişiler olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayında yapılan genel kurulda İlhan Cavcav’ın listesinden seçilmiş olan Disiplin Kurulu da Atilla Aytek, Zeki Ünaldı, Yaşar Durak, Muzaffer Özbayrak ve Bülent Atlas’ın kesin ihracına, Ali Rıza Onat’ın bir yıl ve Fatih Dağcı’nın ise altı ay süreyle kulüp üyeliklerinin askıya alınmasına karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar omuz omuza çalıştığın ve çok yakın olduğun arkadaşlarını keyfi gerekçeler yaratarak üyelikten çıkarmak bu kadar basitti işte, bu kadar basit!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel kurulun iptali davasının görüldüğü mahkeme ise bilirkişiden gelen rapor doğrultusunda iptal isteminin reddine karar verdi. Atilla Aytek ve arkadaşları, bilirkişi raporuna itiraz ettiler ve bilirkişinin tehdit edildiğini ileri sürdüler. Ancak bu itiraz mahkemece dikkate alınmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şu da var ki, gerek disiplin kurulunun üyelikten çıkarma kararının ve gerekse genel kurulun iptali konusunda henüz her şey bitmiş değil. Her iki konuda da yargı süreci devam edecek ve kimin haklı olduğuna yüce yargı karar verecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DİNEKTEPE’DE...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde bizim Emre’nin Babası’nı dükkanında ziyaret ettim. Siyaset, sanat, edebiyat, spor alanında gayet önemli konulara parmak basarak sohbet ettik; fikir teatisinde bulunduk. Sonra da söz, uzun zamandan beri görmediğimiz Hamdullah Abi’ye gelip dayanınca bizim babadostu soruyu patlattı: “Yahu teyzemin oğlu, bu Hamdullah Abi’yi hiç göremiyoruz son zamanlarda. Maçlara da gelmiyor. Hem merak ettim hem de özledim valla. Nerededir, ne yapar, ne eder?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla babadostu” dedim. “Bildiğim kadarıyla tribünde taraftarlar kendisine tezahürat yapmadığı için gelmiyor maçlara. Eylülde bir çayını içmek için Dinektepe’deki kahvesine gittiğimde böyle söylemişti. Çok üzülüyormuş kendisine tezahürat yapılmamasına.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası kısa bir süre düşündükten sonra: “Sen Dinektepe’ye gittiğinde ben yoktum halamın oğlu. Biliyorsun, Ayvalık’ta olduğum için gelememiştim. O zaman bu Cumartesi günü gidip bir ziyaret edelim abimizi be usta! Ne dersin, belki bizi görünce yumuşar da maçlara yeniden gelmeye başlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle kral bir öneriyi reddedemezdim. Hemen üstüne atladım. “Ne demek gardaşım!” dedim. “Ne demek! Hamdullah Abi’yi bir ziyaret edip çayını içmek bize de iyi gelir. Ben de özlemiştim zaten kendisini.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece geçen Cumartesi günü öğleden sonra bizim Emre’nin Babası’nın full otomatik arabasına atladığımız gibi soluğu Hamdullah Abi’nin Dinektepe’deki “Alkara Kıraathanesi”nde aldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvenin kapısında bizi görünce “Vay, kimler gelmiş böyle? Hele gardaşlarıma! Siz buraların yolunu bilir miydiniz yahu? Hangi rüzgar attı sizi Dinektepe’ye?” diyerek ayağa kalkan Hamdullah Abi’yle öpüşüp kucaklaştıktan sonra masasına çöktük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada başka bir masada okey oynayanları yancı olarak izlemekte olan Dinektepespor Asbaşkanı Altındiş Hulusi de oyunu bırakıp yanımıza geldi: “Ooo, aman da aman, aman. Kimler gelmiş, kimler gelmiş?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay! Hulusi de buradaymış” diyerek ayağa kalktık ve daha önce de birkaç kez geldiğimiz Dinektepe’de Hamdullah Abi aracılığıyla tanışıp arkadaş olduğumuz Hulusi’yle de kucaklaştık. Bir sandalye çekerek masamıza oturan Hulusi, altın dişini göstererek güldü: “Ben de biraz önce Hamdullah Abi’ye sizi sorduydumdu; nerede bunlar, hiç görüşemiyoruz diye. Öyle değil mi Hamdullah Abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi Hulusi’yi onaylayarak gülümsedi. Ardından da sordu: “Çay taze gardaşlarım, içelim mi birer tane? İçimiz ısınır.” Emre’nin Babası, “İyi olur Hamdullah Abi be!” deyince, masanın hemen arkasındaki ocakçıya seslendi: “Zekai, bize dört tane demli çay ver ordan yeğenim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaylarımızı içerken, bizim Emre’nin Babası konuya girdi hemen: “Hamdullah Abi, neredesin yahu? Maçlara gelmez oldun. İlk yarı bitti. Hiç tribünde göremedik seni.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi, utangaç bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Valla işten güçten maçlara şey edemiyoruz gardaşım be! Biliyorsun kahvenin işleri…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bırak şimdi kahvenin işlerini Hamdullah Abi. Mazeret değil bu. Kahveyi birkaç saatliğine bırakamıyor musun sanki? Eskiden Hulusi ve yeğenin Hüdai’yle birlikte Dinektepe tayfasını da getirirdin maçlara. Şimdi onlar da yok ortada.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası’nın bu sözleri üzerine Hulusi topa girdi: “Şimdi, tabii sen haklısın da gardaşım; Hamdullah Abi de haklı. Türbünde Hamdullah Abi için hiç tezahürat yapmıyorlar. Koskoca türbün lideri gelmiş maça, türbünü coşturmaya; taraftarlar ‘Ver coşkuyu Hamdullah Abi!’ diyeceklerine hiç bakmıyorlar bile o tarafa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Hulusi’nin sözünü keserek itiraz ettim: “Ama Hulusi, biz Emre’nin Babası’yla birlikte Hamdullah Abi için kaç defa tezahürat yaptık. Elimizden geldiğince gayret ediyoruz. Bunu sen de biliyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi, sessizce çayından bir yudum aldı. Düşünceli gözlerle masaya bakıyor, söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi direndi: “Tamam gardaşım, bu söylediğini elbette ki yadsımıyorum. Birkaç defa Emre’nin Babası’yla ikiniz türbünde tezahürat şey ettiniz ama bir iki kişi dışında pek katılan da olmadı yani. Böyle de olmaz kine!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vay be, Hulusi’ye bak! “Yadsımıyorum” diyor. Biz görmeyeli sözcük dağarcığını bayağı geliştirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası, Hulusi’ye hak vererek araya girdi: “Haklısın Hulusi. Tribünde daha bir organize olmamız ve her maçta Hamdullah Abi’ye olan vefa borcumuzu yapacağımız tezahüratlarla ödememiz lazım. Buna yürekten katılıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi yumuşamıştı: “Valla türbünde Hamdullah Abi’ye tezahürat şey edilirse, biz de Dinektepe tayfası olarak ikinci yarı gelmeye başlarız maçlara. Öyle değil mi Hamdullah Abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi kırgınlığını belli etmemeye çalışarak, ama ikinci yarıda bir şeylerin değişeceğini de umarak yanıt verdi: “Valla, şimdi tabii türbünde tezahürat şey edilmese de olur da tezahürat şey edilince de güzel oluyor yani. İnsanın hoşuna gidiyor tabii. Gururlanıyorsun bir yerde canım. Kısmetse ikinci yarıda şey ederiz maçlara. Hayrullah Abim’den izin alıp Hüdai’yi de getiririm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bu kararı bizi çok sevindirmişti. Emre’nin Babası’yla iyi ki gelmişiz diyen gözlerle birbirimize baktık. “İşte budur!” dedi Emre’nin Babası heyecanla, “Sana yakışan budur. Hamdullah Abi’siz tribün olur mu hiç? Mutlaka gelmelisin abi. Bak, gör tribünü o zaman.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gururla gülümseyerek arkasına yaslanan Hamdullah Abi, Zekai’ye seslenip dört çay daha getirmesini istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaylarımızı karıştırırken Hulusi’ye sordum: “Sen nasılsın Hulusi? Dinektepespor nasıl gidiyor?”&lt;br /&gt;Hulusi çayını karıştırıp bir yudum aldıktan sonra gülümseyerek yanıt verdi: “Bilmiyorum hocam be. Son günlerde pek uğrayamıyorum kulübe.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi bıyık altından gülerek söze karıştı: “Biliyor, biliyor. Bilmez olur mu bu kurnaz? Her gün takipte. Biliyor da olan bitene canı sıkıldığı için pek konuşmak istemiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası merakla sordu: “Hayrola Hamdullah Abi? Dinektepespor’da olan biten nedir? Meraklandım şimdi valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi, arkasına yaslanarak gevrek gevrek güldü: “He he he. Bu bizim Dinektepespor’un başkanı Behçet var ya! Sarı Behçet…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hee! Ne olmuş Behçet’e?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu Behçet yaman adam valla. Bunlara öyle bir alicengiz oyunu oynadı ki sorma gitsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanki sana oynamadı mı Hamdullah Abi?” diye sitem etti Hulusi. “Sen de bu kulübün fahri başkanısın. Seni bile çiğnemedi mi bu Behçet denen ekmeksiz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi birden celallendi: “Beni ne çiğneyecek la, beni ne çiğneyecek? Beni çiğneyecek adam daha anasından doğmadı tamam mı goçum? O kadar kolay değil bu işler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama abi çiğnedi işte. Sen kahveye çağırdın, kenara çekip konuştun. Senin dediğini yaptı mı? Yapmadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapmasın anasını satayım. Yapmazsa yapmasın. O öyle sansın. Benim şimdi seslenmediğime bakma sen. Şimdilik dur bakalım daha neler olacak diye şey ediyorum yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok meraklanmıştık. Acaba Dinektepespor’da neler oluyordu? Ben dayanamayıp sordum: “Ne oldu Hamdullah Abi? Anlatsana ya. Meraklandık valla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası da “Valla öyle abi. İlginç bir şeyler olduğu kesin de…” diyerek topa girince, Hamdullah Abi yüzünde beliren kurnaz ve alaycı bir gülümsemeyle sandalyesine şöyle bir yaslandı; çayından bir yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı: “Bu Behçet var ya bu Behçet, aha bunların sayesinde kulüp başkanı oldu biliyor musunuz? Aman bunda bir tafra, bir tafra. Sanırsın Dinektepespor’un başkanı değil de cumhurbaşkanı. Küçük dağları ben yarattım diye şişindiği yetmiyormuş gibi, yerli yersiz, ulu orta, abuk sabuk konuşup duruyor densiz. Aklına gelen ağzında. Hiç düşünme falan yok. La bir dur, düşün de sonra konuş. Yok, çene ishali olmuş gibi konuşuyor da konuşuyor. Ondan sonracığıma komşu mahallelerdeki takımların yöneticilerini neyim de illet ediyor. Bazen bana diyorlar kine: Hamdullah Abi sen olmasan var ya biz bunu bir gün iyi bir pataklayacağız ama sen varsın arada. Bir gün bunu çektim bir köşeye konuştum. Dedim kine: La oğlum sen Dinektepespor’un başkanısın. Koskoca bir kulübü temsil ediyorsun la. Yapma böyle. Aval gaval durumlar olmasın sonra. Tamam abi dedi ama tam gaz devam. Değişen bir şey yok. Bunlar da güya yöneticiyiz diye geçinirler de esasına bakarsan mal gibiler la; ona tabi olmuşlar, içlerinden kızıyorlar ama yaptıklarına da hiç ses çıkarmıyorlar. Kardeşlerime söyleyeyim, bu Behçet denen adam bunları parmağında oynatıyor anlayacağınız. Bütün iyi şeyleri Behçet beyefendi tek başına şey etmiş de geri kalan yöneticilerin bu işlerde hiç emeği yok sanki. Bu Hulusi’ye kaç defa söyledim: La gardaşım bu Behçet’e bu kadar yüz vermeyin, yanlış yapınca uyarın da iyice şirazeden çıkmasın dedim. Doğru muyum Hulusi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi, başını hafifçe öne eğip masaya bakarak Hamdullah Abi’yi onayladı: “Doğrusun abi. Doğru söze ne denir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi, sandalyesinde doğrulup çayından bir yudum daha aldı. Sonra da kaldığı yerden devam etti: “Geçen haftaya kadar da bu böyle gidiyordu sizin anlayacağınız. Bu Behçet en son ne yapmış biliyor musunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yapmış abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen kalk, kulübün lokalinde çalışan Hüsnü’yle Rüstem’in üstüne Sabotiç Recep’le Uzun Şuayip’i getir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlayamadım abi. Nasıl yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi Hüsnü’yle Rüstem lokalde çalışıyorlar ya. Gayet de iyi çalışıyorlar tamam mı? İkisi de genç, temiz, saygılı, okumuş, dölek çocuklar. Çayları da içilir yani. Bu Recep’le Şuayip de daha önce lokalde çalışıyorlardı. Ama bir şekilde ayrılıp gittiler. Hatta bu Recep, Gülü Dalında Sevenler Derneği midir nedir, işte onun lokalinde çalışmak için aniden ayrılınca Behçet çok kızıp epey bir söylendiydi arkasından. Bir daha karşıma çıkmasın, gözüme görünmesin, ölürsem kabrime gelmesin istemem gibi laflar ettiydi. Öyle değil mi la Hulusi? Recep’ti değil mi o, şu Behçet’in kızdığı hani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He abi, Recep’ti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyse. İşte bu Recep çalıştığı yerden ayrılmış mı kovulmuş mu orası meçhul, süklüm püklüm geri gelmiş. Şuayip de gittiği yerde işi bitincesine geri gelmez mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay anasını… Bak şu işe!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaa! Bu bizim Behçet de Hüsnü’yle Rüstem’e demiş kine: çocuklar siz çalışmaya devam edin ama Recep ve Şuayip abileriniz de sizinle birlikte lokalde çalışacak bundan sonra; emirleri de onlardan alırsınız tamam mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma ya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla bak! Asbaşkana, öteki yöneticilere falan sormak yok. Kafadan yapmış yapacağını.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kimseye danışmamış yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He he he. Danışmıştır canım, danışmıştır. Yanında yöresinde gezen tipler var ya, onlara danışmıştır. Ama bu Dinektepespor da yılların kulübü gardaşım. Bizim Hulusi de yıllarını verdi bu kulübe mesela. Üstelik şimdi de asbaşkan. İnsan bir de Hulusi’ye sorar öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle abi. Yönetimde birlikte çalıştıklarına göre…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii bizim Hulusi de kızmış bu işe. Lokalde işler gayet iyi giderkene bu işler nasıl işler, bu da neyin nesi böyle deyip söylenmiş Behçet’e. Behçet durur mu? O da buna kızmış; eğer Dinektepespor’un başkanı bensem ben de bildiğimi yaparım arkadaş demiş. Neyse. Gerisini Hulusi daha iyi biliyor, o anlatsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynen öyle oldu Hamdullah Abi” dedi Hulusi. “Ben başkanım, bildiğimi yaparım diyor la bana. Ben de dedim kine: Bak Behçet, bu işler böyle olmaz gardaşım. Bu işler yanlış işler. Bu yollar yanlış yollar. Hüsnü’yle Rüstem gayet güzel götürüyorlar işte lokali. Şimdi sırası mı Recep’le Şuayip’i yeniden işe almanın? Hem bilhassa Recep’e kızan, arkasından söylemediğini bırakmayan sen değil misin? Ölürsem kabrime gelmesin istemem demedin mi? Şuayip’in de ne yaptığı belli değil zaten. Şimdi ne oldu da geri alıyorsun bunları işe? Bana ne dedi biliyor musun? Seni ilgilendirmez canım, istediğimi yaparım dedi. Ba ba ba ba ba. Seni ilgilendirmez canım diyor bana. Çok ağrıma gitti bu söylediği. Niye ilgilendirmiyormuş beni şekerim diye sordum. Biz burada eşşek başı mıyız lan ibibik dedim. Biz burada yönetici değil miyiz aslanım dedim. Ben de Dinektepespor’un asbaşkanıysam, kulüple ilgili her şey ilgilendirir beni dedim. Verdim coşkuyu anasını satayım. Verdim coşkuyu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası merakla sordu: “Behçet ne yaptı sen böyle söyleyince?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi altın dişini göstererek güldü: “Önce şaşırdı. Benden böyle bir çıkış beklemiyordu tamam mı? Sonra bir köpürdü ki sorma gitsin. Ne çemkiriyon la dedi bana, ne çemkiriyon! Gerisi bildik laflar işte. Yok avalmış da, yok gavalmış da, yok öyleymiş de, yok böyleymiş de… Yok, sen bana bunları nasıl söylersin? Yok, ayıp değil mi? Falan, fıstık…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda Emre’nin Babası’yla göz göze geldik. Son zamanlarda yaşadığımız, gördüğümüz bazı olayları anımsayarak, birbirimize bakıp gülümsedik. Ben merakla sordum: “Sonra ne oldu Hulusi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra ne olacak Polatlılı gardaşım? Bak Behçet dedim. Seninle çok uzun zamandan beri arkadaşlığımız, hukukumuz var. Bu yaptığın Dinektepespor’un hayrına bir iş değil. Gel, vazgeç bu işten. Amatör kümeye girmek için birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu zorlu günlerde kulübün huzurunu kaçırma. Futbolcular, üyeler neyim, hepsi her gün bu lokale geliyor. Takımı da sıkıntıya sokma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynen böyle mi söyledin? Valla iyi demişsin be Hulusi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynen böyle söyledim gardaşım. Baktım hiç tınmıyor. Böyle devam edersen karşında beni bulursun; sonu pek iyi olmaz Behçet diye gözdağı verdim. Ne yaparsın la, ne yaparsın diye diklendi. Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın oğlum dedi bana. Ben de öyle mi beyefendi dedim. Halep ordaysa, arşın da burda. Hadi bakalım! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Bundan sonra karşındayım Behçet dedim. Bir ay sonraki kongurede ben de başkanlığa adayım dedim. El mi yaman bey mi yaman, onu kongurede görürüz dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası iyice meraklanmıştı. Heyecanla sordu: “O ne dedi Hulusi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi çayından son yudumu da alıp, boşalan bardağı masaya bıraktı. Sonra da sandalyesine şöyle bir yaslandı: “Ne diyecek? Önce şaşırdı. Sonra da kızdı. Aday olsan ne olur la dedi, aday olsan ne olur? Öğretmenlerin seni bir güzel öğretmişler, bildiğinden şaşma goçum dedi bana.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay be! Şu işe bak. Sonra ne oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra ne olacak? Ben akıllı uslu arkadaşları, eski üyeleri kahvede toplayıp durumu anlattım. Bizim Pala Canip, Cesur Ramazan, Capon Remzi, Berber Cafer falan… Sağ olsunlar, bana bayağı bir destek verdiler yani. Bunun üzerine ben de başkanlığa adaylığımı koydum anasını satayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi adaysın yani. Peki kazanabilecek misin bakalım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte hoşafın yağı orada kesiliyor gardaşım. Osmanlı’da oyun çoktur derler ya. İş ciddiye binince, bizim Behçet’e kim akıl verdiyse -ben, günahı boynuna Şuayip’ten şüpheleniyorum- kulübe benden habersiz yüz elli üye birden kaydetmişler geçen gün. Hepsi naylon la. Dinektepespor’la neyim hiç ilgileri yok kine. Dinektepe’nin nerede olduğunu bile bilmezler kine. Biri arabasıyla neyim getirmese yolunu bile bulamazlar la. Ulan kulübün zaten topu topu yüz elli üyesi var yok. Onların da ellisi ancak gelir kongureye. Bir de bu yüz elli naylon üyeyi eklersen oluyor üç yüz. Bunlar bir de kongurede oy kullanacaklar. Kime verecekler oylarını? Elbette Behçet’e. Hesap bu. Bizim Behçet, malefetin gücünü görünce sapıttı iyice. Pabucun pahalı olduğunu anladı tabii.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası’yla aynı anda göz göze gelip bakıştık. Dinektepespor’da olanları bir yerlerden anımsıyorduk. Bizim babadostu hayretler içindeydi: “Demek tam yüz elli naylon üye kaydettiler ha! Yav bu nasıl iş böyle Hulusi?” diye sormaktan kendini alamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi de söyleyecek bir şey bulamamıştı. “Valla bilmiyorum, öyle bir iş işte gardaşım” diyerek gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Hamdullah Abi söze girdi: “Valla benim fikrimce de bu Behçet birilerinden akıllar alıyor. Hem de iyi akıllar… Lokalde yeniden işe başlattığı Uzun Şuayip olabilir. Şuayip’in kafası böyle alengirli işlere iyi çalışır. Öyle değil mi Hulusi? Zekai, bize dört çay getir yeğenim. Dölek olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem de nasıl abi, hem de nasıl! Kongureyi lokalde yapacaklar. Bizim lokal elli-altmış kişiyi ancak alır. Geri kalan üyeler dışarıda kalacak. Bir de naylon üye kaydettikleri yetmiyormuş gibi aidatlarını yatırmayan üyelerin de peşine düşmüşler. Kendilerine oy verecek olanların aidatlarını yatıracaklarmış. Ba ba ba ba ba. Akıla bak akıla. Ama biz de boş durmayacağız elbette. Bizim de elimiz armut toplamıyor yani. Biz de gerekeni yapacağız tabii, anasını satayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi böyle deyince ben de dayanamayıp sordum: “Böyle olursa kazanman biraz zor Hulusi. Kazanamazsan ne olacak?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim grupta, mahallenin bebelerinden okuyup avkat çıkmış arkadaşlar var. Bu naylon üyelerin kongureye katılmalarını önlemek için mahkemeye müracaat ettik. Tedbir koyduracağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mahkeme ihtiyati tedbir kararı vermeyebilir ama. Tedbir koymazsa ne yapacaksınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mahkeme tedbir koymazsa mı? O zaman da avkat arkadaşlar, mahkemeye veririz, dava açıp iptal ettiririz diyorlar. Bu işin peşini bırakmayız Polatlılı. Gittiği yere kadar gideceğiz anasını satayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün burasında bizim Emre’nin Babası gülümseyerek tahminlerini sıralamaya başladı: “Evet, muhtemelen öyle olur Hulusi. Siz, naylon üyelerin kongreye katılamaması için tedbir konulmasını istediniz ama mahkeme tedbir koymaz. Böylece yeni üyeler kongreye katılıp oy kullanırlar. Oylarını da Behçet’e verirler. Behçet de seçimi kazanır bir güzel. Siz de kazanamayınca, kongreyi iptal ettirmek için mahkemeye gidersiniz. Mahkeme bilirkişi tayin eder, duruşmayı da erteler. Bilirkişi raporu onların lehine çıkar. Siz de itiraz edersiniz; bilirkişinin tehdit edildiğini ileri sürersiniz. Bunun üzerine duruşma başka bir tarihe ertelenir. Sonra da mahkeme davanın reddine karar verir. Siz de mahkemeyi kaybedince Yargıtay’a gidersiniz. Bu arada Behçet sağda solda arkandan konuşup seni yıpratmaya çalışır. Bir arkadaşın düğününde bile karşılaşsanız, seni davet ettiği için düğün sahibine kızıp orayı terk eder. Sonra…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonra…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Bizim babadostu sözün devamını getiremedi. Çünkü Hulusi heyecanla sözünü kesmişti: “Kahin misin gardaşım be? Nereden bildin yav? Valla aynen öyle bir olay oldu yani. Evvelki gün bizim Dinektepespor’un yöneticilerinden Kara Zihni’nin oğlunun düğünü vardı Şenlik Düğün Salonunda, biliyor musun? Hamdullah Abi Ankara dışında olduğu için gelememişti. Behçet, Şuayip, Cango Reşit, Bakkal Üzeyir bir masaya oturmuşlar; önlerinde birer şişe votkalı yedigün, hafiften demleniyorlar. Biz de Pala Canip’le birlikte girdik düğün salonuna tamam mı? Amanın Behçet bizi görünce Zihni’ye bir kızdı, bir kızdı: Bunları da mı çağırdın la düğüne dedi. Zihni de dedi kine: Onlar benim arkadaşlarım Behçet, tabii ki düğünümüze çağıracağım dedi. Helal olsun Zihni’ye, harbi adammış. Behçet de ne dedi biliyor musun? O zaman bize eyvallah Zihni dedi. Kalkın la, durulmaz burda; gidiyoruz deyip arkadaşlarını da kaldırdı. Basıp gittiler. Yaa! Böyle oldu işte. Aynen senin dediğin gibi…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası, gülümseyerek yan gözle bana bakıp devam etti: “Vay anasını… Ulan tıpkı… Neyse, sonracığıma Behçet sizin dava açmanızı hazmedemediğinden, ayrıca da sizden kurtulmak için başkana hakaret ettiniz diye sizi kendi seçtirdiği disiplin kuruluna verip bir güzel üyelikten attırmaya çalışır. Tabii disiplin kurulu da onun dediğinden çıkacak değil ya, aynen üyelikten şutlarlar sizi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi şaşırdı ama pek ihtimal vermedi: “Yapma ya! Yok canım. Bu kadarını da yapmaz insan eski arkadaşına.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hulusi de şaşırmıştı. Hamdullah Abi’yi destekledi: “Tabii canım. Behçet eski arkadaşına bunu yapmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ben söze girdim ve Hulusi’ye, “Dinektepespor’un taraftar derneği var mı?” diye sordum. Ardından da yanıt vermesine zaman bırakmadan devam ettim: “Herhalde yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok gardaşım, ne taraftar derneği?” dedi Hulusi, “Ne de olsa amatör bir kulübüz. Hatta federe de olamadık daha canına yandığım. Amatör kümeye girmek için uğraşıp duruyoruz. Gerçi Dinektepe Mahallesi olaraktan çok şükür maçlarda destekçimiz çoktur ama taraftar derneğimiz yok maalesef. Niye sordun ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç!” dedim, “Taraftar derneğiniz olsaydı, bir tahminimiz daha vardı. Ama madem taraftar derneğiniz yok, söylemeyelim o zaman. Onu da kendimize saklayalım. Öyle değil mi teyzemin oğlu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre’nin Babası bir şey söylemedi ve iki parmağıyla masayı tıkırdatıp gülümsemekle yetindi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Artık hava kararmaya, kahve de kalabalıklaşmaya başlamış; bizim de gitme zamanımız gelmişti. Veda etmek için hareketlendiğimizde Hamdullah Abi “Bir el okey oynamadan hayatta bırakmam. Şöyle dölek bir Dinektepespor-Gençlerbirliği okey maçı yapalım” demesin mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi’yi mi kıracağız? Onu kıracağımıza otuz iki dişimizi kırarız daha iyi. Aldık ıstakaları önümüze, oturduk okeyin başına. Al taşı, ver taşı, çek taşı, at taşı… Sonuçta maçı kim kazandı? Tabii ki okeyi sürekli oynayan Hamdullah Abi’yle Altındiş Hulusi’nin oluşturduğu iki kişilik Dinektepespor okey takımı… Ama nihayetinde onlar da Gençlerli oldukları için Gençlerbirliği de yenilmiş sayılmazdı aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam olmuş, hava iyice kararmıştı. Hamdullah Abi’yle Hulusi’ye çay ve sohbet için teşekkür ettik; kucaklaşıp vedalaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam Emre’nin Babası’nın full otomatik arabasına biniyorduk ki Hulusi’yle birlikte bizi uğurlamak için kahvenin kapısına kadar çıkmış olan Hamdullah Abi merakla sordu: “İkinci yarıda bağıracaklar mı gardaşım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladık ki aklı hala oradaydı. Bizim babadostuyla öylece birbirimize baktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir suskunluktan sonra, “Bağıracaklar abi, hiç merak etme sen” dedi Emre’nin Babası. “Sen yeter ki gel maçlara. Nasıl bağırdıklarını kendi gözlerinle gör. Dinektepe tayfasıyla Hüdai’yi de getirmeyi unutma sakın. Onları da özledik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinektepespor’daki son olaylar ve gelişmeler işte böyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LFrD52-UI/AAAAAAAAAF0/yD1e1FO_sDo/s1600-R/hamdullah_abi.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139387468356188482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LFrD52-UI/AAAAAAAAAF0/11HgN-BWrH4/s400/hamdullah_abi.png" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;Neyse, tadında bırakıp burada bitirelim artık. Çok uzağımızdaki Dinektepe Mahallesi’nin futbol kulübünde olup bitenlerden bize ne canım! O, onların sorunu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Köyden Esen Fırtına Şıhahmetlispor” taraftarlarının yaklaşık otuz yıl önce Polatlı Şehir Stadı’nın tel örgülerine astıkları pankartta yazan slogan da Gençlerbirliği, Türk futbolu ve yaşama dair son sözlerimiz olsun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SAKİN OL, ŞUURLU OYNA.&lt;br /&gt;KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürç-ü lisan ettikse affola!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Aralık 2006&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;&lt;em&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 5-10, 197-208)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-4747115739209339827?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/4747115739209339827/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=4747115739209339827&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4747115739209339827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4747115739209339827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/betepede-dinektepede-26-aralk-2006.html' title='BEŞTEPE&apos;DE... DİNEKTEPE&apos;DE... (26 ARALIK 2006)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LFrD52-UI/AAAAAAAAAF0/11HgN-BWrH4/s72-c/hamdullah_abi.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-7557086598354214830</id><published>2007-12-01T18:55:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T16:46:18.350+02:00</updated><title type='text'>KAYIP DAVULUN TOKMANKÇISI (13 EYLÜL 2006)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;“KOLPA” VE “KOLPACI” SÖZCÜKLERİ HAKKINDA BİLİMSEL BİR ARAŞTIRMA:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TÜRK DİL KURUMU SÖZLÜĞÜ:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kolpa: Yok.&lt;br /&gt;Kolpacı: Yok.&lt;br /&gt;Kolpo (isim. İtalyanca “colpo”): Bilardo oyununda vuruş. Dalavere (argo)&lt;br /&gt;Kolpocu (isim): Dalavereci.&lt;br /&gt;Kolpoya düşmek (veya gelmek): Oyuna gelmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EKŞİ SÖZLÜK:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kolpa Dalaverenin advanced versiyonudur. Bürokrasinin işlediği her yerde görülür. Öyle ki miniminnacık bir Selami Şahintepesi fii tarihinde ehliyetini almaya hede hödö trafik şube müdürlüğüne gider,bir jaguarın ilk taksidine yetecek miktarda para öder ve ödediği paranın üstünü bekler,ancak yetkili şahısın replikasyonu şöyledir bu durum karısında; "paranın üstü mü olur, o da damgacı arkadaşa gitti".."tokmakçı olsaymışsın be abi" ifadesini veren bir yüzle çok yetkili kolpacı şahısa bakılır..Sizin arkanızda sıra bekleyen Fenerbahçe basketbol takımının 4 numaralı oyuncusunun akıbeti ise cebindeki tüm transfer taksidini bu yetkili şahısa kaptıracak olmasıdır, çünkü kolpa beyi elemanın basketbolcu olduğunu kavramıştır.. Her gelenden 5 milyon para üstü koparsa ve günde en az 10 kişi gelse bu Kolpacıoğulları Limited'in yıllık cirosunu Fildişi Sahilleri’ndeki elmas madenlerine hissedar olmasına yetecek kadar katlar ikiye beshe..&lt;br /&gt;Billur tuz..akar..akar..akar.. (rotting horse on the deadly ground, 05.02.2001 16:21 ~ 16:23)&lt;br /&gt;Kolpa: (İtalyanca: colpo); bilardoda vuruş, çalımdan&lt;br /&gt;.- fırsat, uygun durum, punt.&lt;br /&gt;.- bir amaca ulaşmak için olağandışı davranma, rol yapma&lt;br /&gt;.- açmaz, içinden çıkılması güç durum&lt;br /&gt;.- hile, tuzak, ketenpere (pencere amelesi peterpan, 09.04.2002 11:34)&lt;br /&gt;Kolpa: Beyaz boyalı esir evine dönen exbronxdan çıkıp çalacak yer aramaya başlayan iyi cover grubu. Toplam beş-altı defa görmüşümdür en fazla, yine de katakomb gibi bir yerden ziyade tavanı kafalara çarpmayan, hava alan ve daha yüksek kapasiteli bir mekanı hak ettikleri aşikardır. Bu yer neresi olabilir? Ben bilmem ama yine de line derim, serendip derim. (nemo ramjet, 13.03.2004 16:24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İTÜ SÖZLÜK:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kolpa: Yalan, yazış, sıkış, kolpacının söylediği şey. Bir çeşit taraftar. Cadde çocuklarının piyasaya ayak uydurabilmek için aldıkları sahte markalı giysilerin girebileceği grup.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, yukarıdaki sözlükler üzerinde yaptığım incelemelerden anlaşıldığına göre Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ve yazım kılavuzunda “kolpa” ve “kolpacı” sözcükleri bulunmamakta olup, bunların yerine İtalyanca kökenli “kolpo” ve “kolpocu” sözcükleri yer almaktadır. Ekşi Sözlük ve İTÜ Sözlükte ise bu sözcüklere “kolpa” ve “kolpacı” olarak yer verilmektedir. İnternette yaptığım uzun ve yoğun bilimsel araştırmalarda “kolpo” ve “kolpocu” sözcüklerinin fazla dolaşımda bulunmadığını; bunların yerine daha çok “kolpa” ile “kolpacı” sözcüklerinin kullanılmakta olduğunu; dolayısıyla da argoda bu sözcüklerin yerleştiğini tespit etmem sonucunda ben de bundan sonra “kolpa” ve “kolpacı” sözcüklerini kullanmaya iftiharla karar vermiş bulunmaktayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıkıcı bilimsel açıklamalardan sonra, artık öykümüze geçebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;I. BÖLÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anıl Akalp, Seyhun Akar, Umut C. Akbay, İbrahim Akbulut, Nevzat Akçaoğlu, Ozan Akçay, Levent Akçınar, Alper Akdemir, Metin Akgün, Hakan Ateş, İlker Atıcı, Bülent Atlas, Haldun Atlas, Olcay Ay, Umut Ayanoğlu, Onur Aydoğan, Özgür Balcı, Cem Bayrak, Ender Bediz, Yavuz Bilgutay, Erdem Ceydilek, Okan Çakar, İsmail Demirkan Çalışkan, Mehmet Ali Çetinkaya, Erdem Denk, Tunca Doğu, Erdem Ercan, Aslı Erdoğan, Çağlayan Erel, Ertuğrul Eryiğit, Bülent Esen, Mehmet Galip, Emin Gayretli, Haydar Gerlevik, Asuman Göksel, Ozan Güler, Mehmet Güner, Serkan Güngördü, Erdem Gürel, Ergun İnal, Evren Işık, Barış Karacasu, Erhan Kırımlı, Şahin Kızıltuğ, Kürşat Korkmaz, Umut Kuruç, Arda Küçükahmetler, Ural Nadir, Çağrı Nerkiz, Deniz Orhan, Koral Orhan, Ozan Orhan, Tunç Öcal, Deniz Özbilgin, Gökhan Özdemir, Dirim Özkan, Necdet Özkazancı, Akşit Özkural, Serdar Öztürk, Harun Palabıyık, Özümcan Deniz Pektaş, Can Soyer, Mehmet Soylu, Saygın Süt, Hacı Şenol, Metin Uçak, Zeki Uğurlu, Zafer Uslu, Ömür Yazıcı ve Orcan Yiğit…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyadlarına göre alfabetik sırayla yazılmış olan bu kişilerin en az iki ortak yanı var:&lt;br /&gt;Birinci ortak yanları, hepsinin Gençlerbirliği’nin bağımsız taraftar sitesi http://www.alkaralar.com/ üyesi olmaları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ortak yanları ise e-posta adreslerini ele geçiren Yaşar Batur adlı bir kolpacının “yağdı yağmur, çaktı şimşek” kıvamında, şiirsel bir dille yazıp gönderdiği mesajlara maruz kalmaları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, her şey 10 Eylül 2006 günü Yaşar Batur adlı kişinin “liderin_askeri@hotmail.com” adresinden bu kişilere aşağıdaki şiirsel e-posta mesajını göndermesiyle başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, her yerde lidersiz bir tribün olduklarını söyleyen ve bununla gurur duyan Alkaralar’a sesleniyor ve onları bir liderin etrafında toplanmaya çağırıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ne şişiniyonuz la türbün lidermiz yok diye ne şişniyonuz&lt;br /&gt;şişinmeyin lidernizi bilinn&lt;br /&gt;bilmiyossanız örenin&lt;br /&gt;örenemssenizde öretelim tamammı&lt;br /&gt;liredi olmayan türbün varmı baksan etrafna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;davul kimmin&lt;br /&gt;tomkak kimin&lt;br /&gt;türbünün lideri kim&lt;br /&gt;lidarimiz odur bizim&lt;br /&gt;onu sevmiyen össün&lt;br /&gt;ölsün&lt;br /&gt;onu sevmiyen öslsün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;harbi genclerliyiz&lt;br /&gt;türbün delikanlıyısız&lt;br /&gt;mnisa maçinda martondayız&lt;br /&gt;sanalda deyil reeldeyiz&lt;br /&gt;kıleviyede deyil türbündeyiz&lt;br /&gt;herzamen heryardiyiz&lt;br /&gt;biz liderin askeriyeyiz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesaj, gönderildiği kişilerden bazılarına ulaşamayıp geri geldi. Ama mesajı alanlardan Umut Ayanoğlu, http://www.alkaralar.com/ forumunda hemen “Abuk subuk bir mail” başlıklı bir konu açtı ve mesajı aynen yayınlayarak en hızlı davranan Alkaralar üyesi oldu. Arkasından da diğer üyelerden yorumlar gelmeye başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UMUT AYANOĞLU: Bugün, ismi Yaşar Batur olarak gözüken, tanımadığım bir şahıs tarafından bana gönderilmiş olan bir elektronik postayı virgülüne dokunmadan (zaten virgülü de yok ) sizinle paylaşmak istiyorum ve yorumu sizlere bırakıyorum. Bu mail içimizde başka kimseye gönderildi mi onu da merak ediyorum. Bu başlığın yalnızca üyelere açık olmasının uygun olacağını düşünüyorum. İşte o tuhaf mail...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ORHAN: Bu mailden bana da geldi. Ben de “Sen koyun olup güdülmek istiyorsan ben ne yapayım?” dedim. Çok da ağır bir cevap verdim. Bu insanlar geri zekalı! Ne lideri yahu! Adam bana lider olacakmış. Len ben kimseye boyun eğmemişin tribünde, lidere mi tabi olacakmışım... Kolay gelsin bu öküzlere, her kimse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖKHAN ÖZDEMİR: (Tahmin yürütüyor) Aynı mesaj bana da geldi. Zannedersem e-mail adresi yazılı olan herkese de gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: Bana neden gelmedi yahu. Türübünn nideri mmmenim ulan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANIL AKALP: (Yorumsuz bir durum tespiti yapıyor) Bana da geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHMET GALİP: Bana gelmedi ama gelse de ciddiye alınacak bir mesaj olmadığı adamın Türkçesinden belli... Gülerdim herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: From : Yaşar Batur Sent : Sunday, September 10, 2006 23:25 PM To : rebellianrage@hotmail.com Subject : harbi gençlrliyz. liredin askariyiz.&lt;br /&gt;Sağ olasın Yaşar kardeş, ellerin dert görmesin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UMUT KURUÇ: Bana da geldi. Ama benim mail adresim burada kayıtlı değil. Birilerinin gazına/dolduruşuna gelip göndermiş anlaşılan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KORAL ORHAN: Ben bu arkadaşa okuma yazma öğreten (öğretemeyen) öğretmene kızdım. İşini iyi yapmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABREG CELEM: Liderin askerliği... Boş bir beklenti! Kişiliğimizi, tercihlerimizi, irademizi bir “lider”e teslim edip, boyun büküp, ardına dizilip onun “asker”i olmayı kabullenecek insanlar olsaydık zaten Gençlerbirlikli olmazdık; dahası, bu sitede hiç olmazdık. Bütün yazılıp çizilenlere rağmen bu gerçeği hâlâ kafası almayanlar var ne yazık ki. Ha, bir de “paralı askerlik” kurumu var, o ayrı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SAYGIN SÜT: Bana da geldi bu mail. Yalnız ben biraz daha farklı düşünüyorum. Bence gayet hoş bir mesaj olmuş. Bu arkadaşlar eğlenceli gibi geldi bana. Oturup bir-iki sohbet etsek bayağı güleriz herhalde. Ayrıca farklı bir misyon da üstlenmişler anlaşılan. Örneğin teknoloji çağına kafa tutmak, savaş açmak gibi. Baksanıza, “internet sanal, biz reel” geçiniyorlar ama bize ulaşmak için de e-posta olayına giriyorlar . Dediğim gibi ilginç ve eğlenceli kişilikler. Hem ayrıca Gençlerli olsun, çamurdan olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞENOL AKDEMİR: Çokça meraklandım. Otomobillerde ileri vites sayısı çok da geri vites sayısı neden bir tane oluyor diye isyan edip, şahsi zekasının geriliği için vites sayısını artırmaya çalışan bir arkadaş garibim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜLENT ESEN: Mail bana da geldi.Kullanılan üslup, bana Davulcu Muzzy’yi çağrıştırdı. Bu tip maillerle, bir yere varacağını sanmak ne kadar akıllıca, artık siz düşünün. Hem bizim kapı gibi liderimiz var: HAMDULLAH ABİ… Onun üzerine lider tanımam ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.alkaralar.com/ forumunda tartışmalar böyle sürerken, mesajı alan bazı üyeler de Yaşar Batur’a e-posta ile doğrudan yanıt gönderdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Orhan kızgındı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya bi yürü git... Kendini kuyuya at felan. Senle mi uğraşacağız? Kimse bana lider ayağı yapamaz. Kendimin lideri benim.. GÜLDÜRDÜN BİZİ... ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Gayretli ise Yaşar’ı makaraya sarmaya niyetliydi:&lt;br /&gt;“Tamam Maratondayız... Kapalıya gitsek daha iyi olmaz mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur’dan 12 Eylül 2006 günü Emin Gayretli’ye yanıt geldi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“kapallı olmazz&lt;br /&gt;orda kimmse yokki&lt;br /&gt;kimi baartçaz orda&lt;br /&gt;martondan başka olmaz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Gayretli bu mesajı yanıtlamakta gecikmedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanki Maratonda bağırıyor da bizimkiler… Abi bilmiyor musun, herkes çekirdekçi… Tamam Maratondayız ama… Bil ki bağırmaz kimse…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Umut Kuruç da çok kızgındı. 12 Eylül 2006 günü sert bir yanıt da o yolladı, Yaşar Batur’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim olduğunu bilmiyorum ama bu tip zırvalıklarla uğraşacak halim yok. Mail adresimin kim olduğunu bilmediğim bir kişi olarak sende ne işi var? Bu maili sana kimler yazdırıyor? O yazdıranlara da söyle, ne lidere ihtiyacımız var ne de sizin tehditlerinize. Utanmıyor musunuz bunları yazıp göndermeye??!! Biraz medeni olmayı deneyin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, bu mesaja aynı gün yanıt verdi. İşte o yanıt:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ne kızıyon ne kızyon&lt;br /&gt;kızcak nevar&lt;br /&gt;türbünclüğü anlatıyom ben&lt;br /&gt;bilmenn lazim bunnarı”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;II. BÖLÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, 11 Eylül 2006 Pazartesi günü yeniden harekete geçti ve aynı kişilere “lidarin askari gorevde” başlıklı bir e-posta mesajı daha gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“niye sessiniz çok çıkmıyo türübünde&lt;br /&gt;anca üçbeş kişi barıyonuz&lt;br /&gt;liderssiz nası baaracanız&lt;br /&gt;davul nerde&lt;br /&gt;tokmank nerde&lt;br /&gt;demirin üstümde&lt;br /&gt;hani türübünün lideri&lt;br /&gt;lidrersiz olmazz türbünde”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.alkaralar.com/ forumunda en hızlı davranan üye bu kez Anıl Akalp oldu. Bu mesajı hemen forumda yayınladı ve yorumunu yazmayı da ihmal etmedi. Arkasından da Bülent Atlas ve Seyhun Akar konuya ilişkin görüşlerini açıkladılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANIL AKALP: İşte aynı kişiden bir mail daha… Okuma yazmayı hala öğrenememiş anlaşılan arkadaşımız. Hele o “tokmank nerde” bölümü öldürüyo beni ya… Kırıldım gülmekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜLENT ATLAS: Mail bana da geldi. Ben çalışmalara başlıyorum. Değmez ama kim olduğunu çıkaracağız bu arkadaşın inşallah. İz üstündeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SEYHUN AKAR: Ben de biraz önce fark ettim posta kutumda… Sandım bizden biri gevezelik yapıyor… Yok, yani yazının şeklinden ancak bu sonuca vardım… Hatta dedim, Bülo’nun “Alkaralar Kıraathanesi” gibim bi şey bu… Bülo’ya gönderdim bir de maili, “Bu ne oğlum?” diye... Meğer komple bir girişimmiş… Ne diyem, helal olsun arkadaşlara… Çok teknik ve çok sosyal bir girişimde bulunmuşlar... Ben de arkadaşa aynen cevabı gönderdim... Hakikaten iş vakti işyerinde iyi eğlence çıktı.. Ahueahueahueahueee...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Orhan, Yaşar Batur’un gönderdiği ikinci e-posta mesajına daha çok kızmıştı. Mesajın her satırına ayrı ayrı yanıt vermeye girişerek yumuldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“niye sessiniz çok çıkmıyo türübünde”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Sana ne!!!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“anca üçbeş kişi barıyonuz”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: İstersem tek gelirim!!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“liderssiz nası baaracanız”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Bağırmak isteyen yok zaten. Sen istiyorsan serbestsin bağırmakta karı gibi!!!” (Yazarın Notu: Bu Deniz de çok ağır konuşuyor yahu! Dilinin kemiği yok hiç.)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“davul nerde”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Tokmak müsait bi yerinde diyecem de ayıp olacak…” (Yazarın Notu: Aman dikkat Deniz, az daha bu da ağır kaçacaktı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“tokmank nerde”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Ona 'tokmank' değil 'tokmak' derler!!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“demirin üstümde”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: ‘demirin üstümde’ değil ‘üstünde’ yazacaktın. Hem ben deli miyim ne yapayım demirin üstünde?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“hani türübünün lideri”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Yok lider felan… Sen git kendi liderin ol. Kendi çapında eğlen. Sana “komutanım” mı diyecem? Sen kendini ne sanıyorsun? Sen kimsin de benim liderim olacaksın? Adın ne senin?? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“lidrersiz olmazz türbünde”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cevap: Bal gibi de olur. Sen git, koyun güt; çoban ol. Anca hayvanlara lider olursun!!!”&lt;br /&gt;“ANLAYANA! BİR DAHA BANA MAİL ATMA SALAK HERİF! ” &lt;em&gt;(Yazarın Notu: Çok ağır konuşuyorsun ama Deniz!)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, bu mesaja bir e-postayla hemen yanıt vermekte gecikmedi. Bu, aynı zamanda Umut’a da verdiği yanıttı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ne kızıyon ne kızyon&lt;br /&gt;kızcak nevar&lt;br /&gt;türbünclüğü anlatıyom ben&lt;br /&gt;bilmenn lazim bunarı”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Alkaralar’ın sevgili ağabeyi, “Diaspora Keçileri”nin en kıdemlilerinden olan Akşit Özkural da kendisine gönderilen e-posta mesajını almış ve Yaşar Batur’a çok kızmıştı. Çok ağır bir yanıt verip, sıkı bir fırça çekti “Liderin Askeri” Yaşar’a:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türkçe öğrenmeniz için size Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilkokul 1. sınıflar için hazırladığı okuma-yazma kılavuzunu alıp iyice bir çalışma yapmanızı salık veririm. Bu arada böyle satırların yazarı elbette ki Gençlerli olamaz; hatta bu kutsal kulübün adını ağzına bile alamaz. Gençlerbirliği taraftar kültürünün ne olduğu hakkında bilgi edinmeniz için Sayın Tanıl Bora’nın kulübümüz tarihini anlattığı “Ankara Rüzgarı” isimli başyapıtı okumanızı öğütlerim. Bu arada siz her kimseniz üslubunuzun daha çok mafya çetelerinin tetikçilerine benzer bir üslup olduğunu gördüğümü söylemeliyim. Bu kulüp size iki numara büyük gelir. Ne beni ne de diğer Gençlerbirliklileri rahatsız etmeyin. Bu ülkede yeterince görüntü kirliliği var; bir de sizi görmeyelim.” &lt;em&gt;(Yazarın Notu: Alkışlar Sevgili Akşit Bey’e…)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesajı alan Yaşar Batur yelkenleri birazcık suya indirdi. Süngüsü düşmüştü. Akşit Bey’e bu halet-i ruhiye içinde yanıt verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ben kimmseyyi kızzdırmak istemyomki&lt;br /&gt;barmıyonuz türbünde&lt;br /&gt;türbünde baralım diyom&lt;br /&gt;tezarat yapalim diyom ben”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar, bu mesajları bizim Emre’nin Babası’na da göndermişti ama ondan merakla beklediği yanıtı bir türlü alamıyordu. Emre’nin Babası’ndan hala tık yoktu… Yalnızca elektronik posta adresinin kolpacıda ne aradığını Bülent Atlas’a sormakla yetindi. Bülent, bu konuda bir bilgisi olmadığını söyleyince o da ses çıkarmadan bu kolpacılığın ardından ne çıkacağını beklemeye koyuldu. Bizim babadostu bir şeylerden kuşkulanıyor, fakat hiç belli etmiyordu. Kim bilir? Belki o da Yaşar Batur denilen kolpacının kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyhun Akar ise http://www.alkaralar.com/ forumunda yazdığı gibi Yaşar’la maytap geçmeyi kafasına koymuştu. Dolayısıyla bu fırsatı kaçırmadı. Ona aynı üslup ve yazım tarzıyla şu yanıtı gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“yaw bilader hakikatan cok dorruu bi noktaya barmak bazmışın.. yok yani bu abuk sabuk maratondaki alkaralarda kimmiş yaw.. yok biz lidar tanımayız.. yok lidarsız olur bu işler.. yok yaşasan barış yok savaşma seviş.. ulan nereye kadar sevişacan değilmi yani.. yok yani insanında bi kapasatisası var beaa bilaadarım.. değilmi yanam.. seviş seviş nereye kadar.. insan arada bi soluklanmak istaer. ama bu entel krolar bundan anlamaz.. bi de kendilerina hamdullah abi diye bi herifi lidar olarak almışlarkı heç sorma.. arkanızdayız bizda kılız bu alkaralara.. alayına gidelim berabar tamammı.. sizi cok sevoojm..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LBlz52-QI/AAAAAAAAAFU/ACSjMAmYNiE/s1600-R/hamdullah_abi.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139382980115364098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LBlz52-QI/AAAAAAAAAFU/q5aAKNA9iYM/s320/hamdullah_abi.png" border="0" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“şunun kılığaaa bak hele.. adam demen .. ama yok bunlar anlamaz ki be kardaşım.. cok doğru demişsin bu husstaaa.. arkandayaz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, nihayet sağlam bir yandaş bulmanın sevinci içindeydi. Seyhun’a hemen takdir duygularını ileten bir yanıt gönderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyhun keyiflenmişti. Yaşar’dan gelen bu yanıtı hemen http://www.alkaralar.com/ forumuna taşıdı. İşte Yaşar’ın yanıtı ve Seyhun’un açıklaması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşar başkana gönderdiğim maile bugün yanıt gelmiş.. Yaşar başkan az ama öz yazmış..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“brava&lt;br /&gt;bende onu diyom&lt;br /&gt;türbünde baralım&lt;br /&gt;tezarat yapalim&lt;br /&gt;türübünü innetelimm&lt;br /&gt;amma bana kızıyolar&lt;br /&gt;sen kızmıyon amma demi”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Yaşar’la maytap geçmeyi sürdürmek için bağlantıyı koparmak istemeyen Seyhun, ona da düşüncelerine katıldığını belirten şu kısa yanıtı gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“niye kızıyolarkı yawe.. yok yani kısanlara inat baaarmaak lazm bence.. sana bu husustaa cok desteak vereoom ben.. inan bunaa..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;III. BÖLÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur, Alkaralar’dan oluşturduğu e-posta grubuna 12 Eylül 2006 Salı günü akşamı, bu kez “liderın askseri geliyo” başlığı altındaki son şiirini gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“dovulda bizde&lt;br /&gt;tokmankta bizde&lt;br /&gt;lidermiznen martona gelcez bizde&lt;br /&gt;baracaz demrin üstünde&lt;br /&gt;tezarat yapçaz sizide baartçaz türbünde&lt;br /&gt;harbi gençrlerliyiz&lt;br /&gt;sanalda deyiliz realdeyiz&lt;br /&gt;kılaviyede deyiliz türürbündeyiz&lt;br /&gt;vur dessin vurarız&lt;br /&gt;kır desiin kırırız&lt;br /&gt;lidermizin emirindeyiz&lt;br /&gt;biz liderin askeriyeyiz”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesajı alan Alkaralar’dan ilk harekete geçen ise Al Takım’ın acar elemanlarından, Kara Takım’ın korkulu rüyası Evren Işık oldu. Evren’in, http://www.alkaralar.com/ forumunda şu mesajı yazmasıyla, diğer Alkaralar da sökün ettiler. İşte o mesajlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EVREN IŞIK: Yaşar Batur'un son şiiri tüm kitapçılarda... Benim en çok sevdiğim şairdir kendisi... Anlatımındaki duruluk, Türkçe’yi kullanımındaki sadelik ve yaratıcılık, bunların yanında coşkulu ruh hali... Türk edebiyat hayatına hoş geldin Yaşar Batur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANIL AKALP: Ben de aldım o kitabı Bahçeli’den . Hala okuma yazmayı öğrenememiş garibim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: Üçüncü posta da geldi. Eylem haklı olmakla birlikte komik iletim ve komik uygulama hali ile ciddiyetsiz bir hal alıyor. Haliyle ben de dahil hiçbirimiz sallamıyoruz. Yaşar, okuyorsan zorlama daha fazla... Söylemek istediklerin yerine ulaşmıyor; bu yöntemle de ulaşmaz. Bekleme yapma emniyet şeridinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NECDET ÖZKAZANCI: (Fikir yürütüyor) Bu ne yahu?! Bana da geldi aynı e-postalardan... Eskiden herkesin değişik kullanıcı isimleriyle yazdığı dönemlerde “BİR DOST” diye bir kolpacı çıkmıştı ortaya. Bu da yeni bir “BİR DOST” olayı olmasın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: An itibari ile Azeri bir arkadaş ile sohbetteyim MSN’de... Tarz çok benziyor. Ben de okurken dalga geçiyordum ama yazım tarzı cehalet kaynaklı değilse Yaşar Batur, Hazar kıyısı taraflarından olabilir. Günahını almayalım arkadaşın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EVREN IŞIK: Üslup kadar içerik de falsolu be Deniz... Hadi üslubu, şiveyi anlarım da içerik daha can sıkıcı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UMUT AYANOĞLU: Ha iyi, herkese gelmiş bu mailden; rahatladım. Yoksa benle mi bir alıp veremediği var bu arkadaşın dediydim. Arkadaş edebiyat dünyamıza hızlı bir giriş yaptı yalnız. Kısa sürede birbirinden duygulu, birbirinden çarpıcı üç şiir! Bu hızla giderse çok yakında tüm kitapçılarda, Yaşar Batur'un “Kayıp Davulun Tokmakçısı” adlı eserini görebileceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UMUT AYANOĞLU: Özür dileyerek düzeltiyorum: “Kayıp Davulun Tokmankçısı” olacaktı. Umarım edebiyatımızın dev ismi Yaşar Batur bu hatamı bağışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: Yaşar Batur başkan, Gençlerbirliği şampiyon...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDIN DEMİREL: Bu e-postadan bana gelmemiş ama üzüldüm mü? Hayır. Ve lakin gülmekten bir hal oldum. Bana sanki biraz dalga geçilmek amacıyla yazılmış gibi geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ ÖZBİLGİN: Bu hafta sonu sağa sola iyi bakın; apoletli, üniformalı birini görürseniz hemen onun askeri olalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;IV. BÖLÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm şiirlerini tüketen Yaşar Batur, artık yolun sonuna gelmişti. 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece, aynı e-posta grubuna son şiirini gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“davul seninn&lt;br /&gt;tokmank senin&lt;br /&gt;türübünün liderisin&lt;br /&gt;sen hamdunlah abimiszin&lt;br /&gt;seni sevnmiyenn ölnsün&lt;br /&gt;öslsünn&lt;br /&gt;seni sevmiyyen össün”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liderin Askeri, bağlı olduğu tribün liderini nihayet açıklamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Batur’un tribün lideri de, Alkaralar’ın tribün lideri olan Hamdullah Abi’ydi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da Alkaralar gibi Hamdullah Abi’ye bağlıydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar’ın bu mesajını alan Alkaralar arasında bu kez en hızlı davranan Deniz Özbilgin oldu. Mesajı hemen foruma taşıdı ve kısacık bir yorum yazdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taze düştü e-postalarımıza... Dört etti...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır kıta bekleyen Seyhun, Deniz’in bu mesajını ve Yaşar’ın son şiirini görünce, buna ilişkin görüşünü sıcağı sıcağına yazmayı ihmal etmedi. Seyhun’a göre Yaşar başkan, Hamdullah Abi’yi de sahiplenmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya bilader olay iyice komikaze bir hal aldı.. Hamdullah Abi’yi de sahiplendi Yaşar başkan.. Ayakta alkışlıyoruz velhasıl..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Özbilgin de Seyhun’dan sonra şu mesajı yazdı foruma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız bu işin altından ciddi ciddi Hamdullah Abi çıkarsa ‘tiribun lidarı’ olarak, ben de o dakika Fenerbahçeli olurum o şaşkınlıkla... Düşünsene, Manisa santra yapacak, tam maç başlayacak; Hamdullah Abi çıkıyor demirin üzerine; omzunda apoletler, başında Napolyonvari bir şapka, boynunda kılıç takımı (Karağğyip Korsanları ekipmanları satılıyor oyuncakçılarda, yakışırrrr)...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkaralar’ın sevgili ağabeyi Akşit Bey de dayanamadı ve kaç günden beri girmemek için kendini zor tuttuğu foruma nihayet girdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tam site yeknesaklaşıyor derken müthiş bir eğlence faktörü ortaya çıktı. Hiç kimse de fırsatı kaçırmamış bakıyorum. Bana da gelen bu maile yanıt verdim ama bence bu bir şaka veya dalga geçme girişimi. Çok abartmamak gerek gibi....”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Eryiğit ise olaya soğukkanlılıkla yaklaşıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de sizin gibi düşünüyorum. Biri iyi bir şaka yaptı bize ve mailler gönderdi. Olsun iyi oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Özbilgin de foruma şunları yazdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dalga geçme olduğu açık. Bu nedenle postalara yanıt vermemenizi öneririm. Malzeme vermeyin bu cin arkadaşa. Ama burada dalga geçebiliriz. Toplaaağğrr gümbür gümbür patlıyorduu (Hababam Sınıfı, Domdom Ali repliği). Tokmahklağğrr zıbamm zıbamm patlıyorduu (komtağn türübün lidari repliği)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyhun Akar ise Deniz Özbilgin’e şu yanıtı veriyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama kopmamak mümkün müdür yawww?...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amanın, o da ne?! Kaç günden beri sessizce olup biteni izleyen bizim Emre’nin Babası da nihayet dayanamamış ve konuya dalmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de Yaşar Batur isimli şair ruhlu arkadaşımız gibi düşünmekteyim. Demem o ki, tribün denen mekanın hakkını vereceksin kardeşim. Ööööööle yan gelip yatmak yok. Çalışacaksın, didineceksin, nefesinin son kertesine kadar takımın için gırtlağını patlatacaksın, arta kalan zamanlarda çekirdeğini çitleyeceksin. Ayrıcaaaaaa; tribünün lideri Hamdullah Abi’ye saygıda kusur etmeyeceksin. O yüce şahsiyeti gördüğün yerde davulu - tokmağı yere bırakıp, “Hörmetler Abi” diyeceksin. Bravo Yaşar Batur, arkandanım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonunda http://www.alkaralar.com/ yürütücüsü Bülent Atlas duruma el koyarak, Yaşar Batur adlı kolpacının kim olduğunu tespit ettiklerini duyuran bir açıklamayla konuyu kapattı. Bundan sonra kimsenin yazamaması için de sıkı bir kilit vurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kat maliklerini rahatsız eden Yaşar Batur denilen kolpacıyı tespit etmiş bulunuyoruz. Kendisi bir Alkaralar üyesi çıktı. Gerekli açıklamayı Polates lakaplı Necdet Özkazancı yapacaktır. Bu topik kilitlenmiştir. Açıklama ile ilgili topik biraz sonra açılacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz, son mesajlarından birinde “malzeme vermeyin bu arkadaşa” diyordu ama o ana kadar işten geçmiş, Alkaralar Yaşar Başkan’a kullanabileceği yeterli malzemeyi zaten vermişlerdi. Yani mal batıya kaymıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tebrikler Alkaralar! Lütfen kameraya gülümseyip el sallayın. Sizi şakaladık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl, iyi eğlendiniz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, konusu sanal alemde geçmekle birlikte kahramanları gerçek kişilerden oluşan bu kolpacılık öykümüzün nihayet sonuna geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerik ve biçim olarak çok güzel bir öykü olmadı ama ne yapalım! En azından ilginç bir öykü denemesi olduğunu düşünüyorum. Çocuğunuz olur, sevinirsiniz. Özenle büyütmeye çalışır, büyüdüğünü izledikçe mutlu olursunuz. Çocuğunuzun güzelliği kendine yeter de ortalıkta ondan çok daha güzel çocuklar vardır. Bunu görür, bilirsiniz. Ama çocuğunuz sizin için her zaman güzeldir. Hani kirpi de yavrusunu “Pamuğum benim!” diye severmiş ya. Bizim öykü de öyle bir şey işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce, bu ağır, rahatsız edici ve sinir bozucu şaka için tüm Alkaralar’dan özür diliyorum. İntikam olarak çok daha ağır bir şakayı hak ettiğimi düşünüyor ve kendimi şimdiden buna hazırlıyorum. Bu şakadan dolayı bana kızan, küsen ve hala kızgınlığı geçmeyen arkadaşlarımı da anlayışla karşıladığımı belirtmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir “kolpacı” olmayı ve çok sevdiğim arkadaşlarımı ağır bir şakayla kızdırmayı, bu şakanın sonunda böyle bir öykünün ortaya çıkacağını hiç düşünmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey 26 Ağustos 2006 Cumartesi günü akşamı oynanan Gençlerbirliği-B.B.Ankaraspor maçında başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçtan önce, tribünde uzun zamandan beri lehinde tezahürat yapılmamasını protesto etmek amacıyla stada gelmeyen Tribünümüzün Lideri Hamdullah Abi’yi yeniden tribüne çekebilmek için bir tezahürat başlattım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“OĞOOĞOOĞO HAMDULLAH ABİ! OĞOOĞOOĞO HAMDULLAH ABİ! TRİBÜNÜN LİDERİ HAMDULLAH ABİ! TRİBÜNÜN LİDERİ HAMDULLAH ABİ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezahüratıma yalnızca Hamdi Nerkiz katıldı. Maça yengemizle birlikte geldiği için utanan bizim Emre’nin Babası da dahil olmak üzere kimseden tık yoktu. Herkes çekirdek çitlemekle, sohbet etmekle, gazete okumakla meşguldü. Alkaralar’ı yetiştirmek için yıllarca hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Hamdullah Abi kimsenin umurunda değildi. Ne yapalım, zorla değil ya! Biz de tezahürata son vermek zorunda kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün kendisine bağlılığımı sunmak, bir çayını içmek ve bir el de “66” oynamak için Hamdullah Abi’nin, Dinektepe’deki Alkara Kıraathanesine ziyarete gittiğimde, daha içeri girerkene şu soruyu sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gine bağırmadılar, öyle değil mi Polatlılı gardaşım?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt veremedim. Sözcükler boğazıma düğümlenmişti sanki. Başımı üzüntüyle iki yana salladım. Gerçi aynı zamanda duygulu bir tespiti de içeren bu soruya sözlü olarak yanıt vermeme gerek yoktu. Çünkü durum, yüzümün ifadesinden de çok net bir biçimde belli oluyordu zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyfimiz kaçmıştı. Hiç sohbet etmedik. Demli birer çay içip, zoraki bir “66” oynadıktan sonra Hamdullah Abi’ye veda ederek kıraathaneden çıkıyordum ki arkamdan seslendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Manisa maçında bağıracaklar mı gardaşım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bağıracaklar abi, sen hiç merak etme!” diyerek biraz uzaklaştıktan sonra arkama dönüp baktığımda göz göze geldik. Soran gözlerle bakmaya devam ediyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o anda Alkaralar’a bu ağır şakayı yapmayı kafama koydum. Gençlerbirliği-Vestel Manisaspor maçının oynanacağı hafta bu düşüncemi gerçekleştirecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir plan yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşbirlikçisiz şaka olur mu? Olmaz! O zaman bir de bilgisayar işlerinden anlayan işbirlikçim olmalıydı. Birazcık düşündükten sonra en uygun işbirlikçiyi hemen buldum: Bülent Atlas!&lt;br /&gt;Bülent, hem sırdaşım olacak hem de bana e-posta göndereceğim adresleri sağlayacaktı. Bizim Emre’nin Babası da dahil olmak üzere bu şakadan kimseye söz etmeyecektik. Bülent, sözleştiğimiz gün bu şakamızı herkese açıklayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamdullah Abi olayını anlatıp konuyu kendisine açtığımda, oynayacağı rolü hiç düşünmeden kabul etti. Neden? Çünkü o da bizim gibi Hamdullah Abi’ye sonuna kadar sadıktı. Peki o zaman neden B.B.Ankaraspor maçında Hamdullah Abi için tezahürat yapmamıştı? Neden Hamdi Reis’le beni yalnız bırakmıştı? Evet, Hamdullah Abi için tezahürat yapmamıştı; bu doğruydu. Ama o gün maçta değildi ki! Bir iş için Ankara dışına gitmişti. Bülent Atlas maçta olacak da Hamdullah Abi için bağırmayacak! Peh! Gülerim ben buna!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Şakayı başlatmak için önce hepsi birbirinden güzel ve anlamlı o şiirleri yazdım. Ve o zaman çok iyi anladım ki şairlik herkesin yapabileceği bir iş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra “Yaşar Batur” adıyla “hotmail” uzantılı bir e-posta adresi aldım. Kullanıcı adını da “liderin_askeri” koydum. Sonuçta ne de olsa bizim liderimiz Hamdullah Abi ve biz de onun askeriyiz, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve e-posta adreslerini sağladığım Alkaralar’a o şiirsel mesajları göndermeye başladım.&lt;br /&gt;Ve bu öyküde adları geçen Alkaralar, bu şakadan dolayı birkaç gün rahatsız ve tedirgin oldular; canları sıkıldı. Ama sonra gördüm ki bazıları bir süre sonra Yaşar Batur’a alışmaya ve onun şiirleriyle eğlenmeye başladı. Bu öyküyü, en yaşlısından en gencine kadar şakalanan arkadaşlarımız, tüm kahramanları kendileri olan bir öykü yazdıklarının farkında olmadan hep birlikte yazmış oldular. Ne kadar başarabildim bilmiyorum ama bana, yalnızca tüm yazarları gerçek kişi olan bu öyküyü toparlamaya çalışmak ve metne dökmek kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster e-posta, isterse http://www.alkaralar.com/ forumları olsun yazılan tüm mesajları okuduğumda, Gençlerbirliği taraftarı ve Alkaralar ailesinin bir bireyi olduğum için, Hamdullah Abi’den başka lider tanımayan, kızgınken bile seviyesini düşürmemeye özen gösteren böylesine güzel arkadaşlarım olduğu için bir kez daha gurur duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyi daha itiraf edeyim ki, elli yaşında olmama karşın içimde hala bir çocuk var. Ve o çocuk, ben ne kadar kendimi sıkıp bırakmamaya çalışırsam çalışayım, bazen bir yolunu bularak serbest kalıyor ve oynamak için dışarı çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama diğer yandan hayal dünyam kısıtlı olduğu, tribünde de eskisi gibi öykü konusu olabilecek fazla özgün olay yaşanmadığı için uzun süreden beri öykü yazmakta sıkıntı çekiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek bilemiyorum, belki de yalnızca bana öyle geliyor; ama son zamanlarda gerek http://www.alkaralar.com/ forumlarında, gerekse tribünde -özellikle toplu hareketlerde- ben de dahil olmak üzere taraftarların oldukça ciddi bir görünüm sergilediğini; yalnızca biz değil, ülkemizdeki futbol tutkunlarının çok büyük bir bölümünün de futbolu ve taraftarlığı biraz fazla ciddiye aldığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa futbol her şeyden önce bir oyun ve şu üç günlük yalan dünyada yaşam çok kısa. Bugün varız, yarın yokuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşamı çok ciddiye almayalım; açlığı, yoksulluğu, şiddeti, savaşı, insanların uğradıkları haksızlıkları görmeyelim; keyfimize bakalım; günümüzü gün edelim” demiyorum. Bunu hiçbir zaman diyemem zaten. Her zaman iyi olalım. Her zaman dürüst olalım. Her zaman insan olalım. Kötülüklere karşı her zaman duyarlı olalım. Ama birbirimizi gerek forumlarda, gerekse tribünde gırgırdan, şamatadan, şakalaşmaktan, işletmekten, tribünümüzün lideri Hamdullah Abi için tezahürat yapmaktan, “DOMATESİN ÇEKİRDEĞİ”ni söylemekten, “BİR BABA HİNDİ” çekmekten mahrum bırakmayalım. İçimizdeki çocuğu zaman zaman da olsa serbest bırakalım. Bırakalım ki o da biraz oynasın. Serbest kalmaya onun da hakkı, onun da ihtiyacı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğarız, çocuk oluruz, genç oluruz, orta yaşlı oluruz, yaşlı oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın her aşamasında hep aynı kişi olduğumuzu düşünürüz. Ama değişim çok yavaş olduğundan, aradan geçen yıllar içinde her gün biraz daha değişip başkalaştığımızın, biraz daha kendimize yabancılaştığımızın ve bir gün artık başka insan olduğumuzun hemen farkına varamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve böyle yaşlanıp giderken, bir gün geriye dönüp baktığımızda artık o masum ve sevimli çocuk olmadığımızı; o gözü kara, çıkarsız ve hesapsız delikanlı olmadığımızı; geleceğe umutla bakan o güzel genç kız olmadığımızı; sevinçlerimizi, hayal kırıklıklarımızı ve çektiğimiz acıları hayretle görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir gün gelir ölürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte o gün arkamızdan masum bir çocuk öylece bakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizdeki çocuk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın 14 Eylül… Babamın bir gölge olmasının, gölgelerin arasına karışmasının 13. yıldönümü.&lt;br /&gt;Dün gibi anımsıyorum. Onu toprağa verdikten sonra eve giderken, tanımlanamaz bir acı içinde son bir kez geriye dönüp baktığımda benden başka hiç kimsenin göremediği bir şeyi gördüm:&lt;br /&gt;Başucunda oturan ve toprağını sevgiyle okşayan bir çocuk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında hiç yaşayamadığı, ama her zaman çok sevip koruduğu, fırsatını bulduğu anda hemen serbest bırakıp oynamasına izin verdiği çocukluğu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ses duymuş gibi birden başını kaldırıp bana bakınca göz göze geldik. Gülümsüyordu. “Hiç merak etme, ben her zaman burada olacağım” demek istiyor gibiydi sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Eylül 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;YARARLANILAN KAYNAKLARA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta değerli büyüğümüz Akşit Bey ağabeyimiz olmak üzere şakalanan ve bu öyküyü el birliğiyle yazan tüm arkadaşlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liderin Askeri Yaşar Batur’u azarlayan veya anlamaya çalışan ya da onunla maytap geçen tüm arkadaşlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik posta adresinin ele geçirilmesinden dolayı bir şeylerden kuşkulanan, ama ses çıkarmayıp sabırla ne olacağını bekleyen can dostum Emre’nin Babası’na…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkı ve sadık bir Hamdullah Abi hayranı, hatta onun askeri olan işbirlikçim Bülent Atlas’a…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen doğaçlama ile oluşturulan bu öykünün adını koymuş olan Umut Ayanoğlu kardeşime…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa:153-184)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-7557086598354214830?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/7557086598354214830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=7557086598354214830&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/7557086598354214830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/7557086598354214830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/kayip-davulun-tokmankisi-13-eyll-2006.html' title='KAYIP DAVULUN TOKMANKÇISI (13 EYLÜL 2006)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LBlz52-QI/AAAAAAAAAFU/q5aAKNA9iYM/s72-c/hamdullah_abi.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-4739476605273691148</id><published>2007-12-01T18:48:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T16:48:41.065+02:00</updated><title type='text'>RİVALDO’NUN HEDİYESİ (13 HAZİRAN 2005)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Geçen Pazartesi (6 Haziran 2005) günü, bizim Emre’nin Babası ile birlikte yeni sezon hazırlıkları için Abant’a kamp yapmaya gitmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız mümkün olduğunca kondisyonumuzu artırıp yeni halı saha sezonuna bomba gibi girmekti. Biz bu amaçla Abant Gölü’nün kenarındaki çayırda arkadaşlarla beraber top oynarkene, birdenbire çayırın kenarında Brezilya Teknik Direktörü Pareira belirmesin mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş geldin, beş gittin derken kurt hoca ağzındaki baklayı çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğerse Hoca, Dünya Kupası Güney Amerika eleme grubunda Arjantin Milli Takımı ile oynayacakları maç öncesinde kamp yapmak için Brezilya Milli Takımı’nı Abant’ta kampa almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayırda oynarkene yaptığımız hepsi birbirinden spektaküler hareketleri oteldeki odasının penceresinden görünce bizimle maç almak istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de “Bakalım Brezilya Milli Takımı’na karşı nasıl oynayacağız? Bu spektaküler hareketleri onlara karşı da yapabilecek miyiz?” diyerekten bu maç teklifini memnuniyetle kabul ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf etmeliyim ki gerçekten de çok çekişmeli, müthiş bir maç oldu. Brezilyalı futbolcuların sert hareketlerine ve aşırı faullü oynamalarına rağmen özellikle ben ve bizim Emre’nin Babası’nın mükemmel oyunu ve sahalarımızda ender görülen ve hatta hiç görülmeyen gollerle maçı 5-2 kazanmayı başardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii maç bittiğinde Ronaldo, Rivaldo, Adriano, Cafu, Alex, Roberto Carlos gibi yıldızlar hayretler içinde kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tabii ki Rivaldo hariç hepsi çok bozularak bize selam bile vermeden kös kös hamamın, pardon soyunma odasının yolunu tuttular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Brezilya’nın 10 numarası Rivaldo koşarak yanımıza geldi ve bizi sarılıp öperek kutladıktan sonra, halı saha maçlarımızı uzun zamandan beri www.alkaralar.com’dan dikkatle izlediğini; Emre’nin Babası’nın diz hizasında, uçarak kafa atmaya müsait, adrese teslim mükemmel ortaları ile benim tanımlanamaz ölçüdeki spektaküler gollerimin hastası olduğunu ve futbol yaşamında her zaman bizi örnek aldığını son derece açık-seçik bir biçimde ve çok samimi bir dille ifade etti. Buradan kendisine alenen helal olsun diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivaldo, bize bu kadar yağı neden çekmişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerini bitirdikten sonra sadede geldi: Rivaldo, kendi forması karşılığında arkasında “Alkaralar” yazan bizim formalarımızı hatıra olarak saklamak ve antrenmanlarda giyip arkadaşlarına hava atmak için rica ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii biz de onun bu ricasını kıramazdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivaldo’ya dedim kine: “Rivaldo, goçum; sen bizden Brezilya Milli Takımı forması karşılığında arkasında ‘Alkaralar’ yazan Gençlerbirliği forması istiyorsun; biz de bu isteğini anlayışla karşılıyoruz. Seni kıramayız zaten. Ne var ki senin de bildiğin gibi halı sahalardaki şöhretleri www.alkaralar.com sayesinde dünyanın dört bir yanına yayılmış futbolcular olmamız hasebiyle bir Alkaralar formasının en az iki Brezilya formasına tekabül edeceği gerçeğinden hareketle senden iki Brezilya forması istiyoruz. Tabii bu teklifi de sırf senin güzel hatırın için yapıyoruz. Eğer bu teklifimizi kabul edersen değiş-tokuş işlemini derhal gerçekleştirmeye hazırız!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivaldo: “Ne demek abi! Rica ederim yani. Memnuniyetle. Hiç lafı bile olmaz!” diyerekten, hemen valizindeki formalardan iki tane kaptı geldi. İkisi de kısa kollu olan, sarı ile yeşilin dengeli bir şekilde birleştirildiği, birinci sınıf ipekten mamul 10 numaralı formaların arkasında da “RİVALDO” yazısı uzaktan bile çok net bir şekilde görülebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet arkadaşlar, netice itibariyle Rivaldo’nun, Abant kampında bir adet Alkaralar forması karşılığında Emre’nin Babası’na ve bana hediye ettiği orcinal Brezilya formaları ile çıkacağız bu akşamki halı saha maçına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşallah bu forma uğurlu gelir de Abant kampında depoladığımız kondisyonumuzun da etkisiyle bu akşam Al Takım ile oynayacağımız hayati öneme sahip dostluk maçında her zamanki spektaküler gollerimizi sıralama imkanı buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan aldığım bir duyuma göre, Rivaldo’nun tatil yaparken Alkaralar formasıyla gezdiğini görüp kıskanan İtalya ya da İspanya’dan ünlü bir futbolcu da kendisine ait iki forma verip bir adet Alkaralar forması almak amacıyla Emre’nin Babası’nı ve beni ziyaret etmek için bizim dükkana gelecekmiş. Gelsin de görelim bakalım, kim bu şöhretli futbolcu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Haziran 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LALD52-OI/AAAAAAAAAFE/EWxuGHC5Ssg/s1600-R/rivaldo-2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139381421042235618" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LALD52-OI/AAAAAAAAAFE/MrbgTsBLpsQ/s400/rivaldo-2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LAXj52-PI/AAAAAAAAAFM/IjLz375n4Xw/s1600-R/rivaldo-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139381635790600434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LAXj52-PI/AAAAAAAAAFM/ph4LOrpKFGc/s400/rivaldo-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 65-67)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-4739476605273691148?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/4739476605273691148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=4739476605273691148&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4739476605273691148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4739476605273691148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/rivaldonun-hediyesi-13-haziran-2005.html' title='RİVALDO’NUN HEDİYESİ (13 HAZİRAN 2005)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LALD52-OI/AAAAAAAAAFE/MrbgTsBLpsQ/s72-c/rivaldo-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-7371619079093309158</id><published>2007-12-01T18:41:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T22:00:33.713+02:00</updated><title type='text'>BEŞ YAŞ TARAFTAR KONUŞMALARI (28 MAYIS 2005)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;SON İNCİ (30 Mart 2004)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003-2004 sezonunda Fenerbahçe’yi Türkiye Kupası’ndan eledikten sonraki Cumartesi günü annemi ziyarete gittiğimde, kendisine atkının yanı sıra bir de şapka armağan ettiğim günden beri sıkı bir Gençlerbirliği taraftarı olan 4 yaşındaki yeğenim Ece birden: “Biliyor musun amca, ben Gençlerbirliği’ni tutuyorum” demişti. Onun kendiliğinden böyle konuşması derhal içimdeki çocuğu harekete geçirmiş ve hemen ”Gençlerbirliği’ni tutma” üzerine bir oyuna başlamıştım. Ece ise oyuna her zaman hazırdı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda aramızda geçen konuşmaları “YENİLSEN DE YENSEN DE” adlı kitabımda anlatmıştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ECE: Biliyor musun amca? Ben Gençlerbirliği’ni tutuyorum.&lt;br /&gt;BEN: Aaaa, öyle mi?&lt;br /&gt;ECE: (Kendinden emin bir şekilde gülümseyerek) Evet!&lt;br /&gt;BEN: Ben de Gençlerbirliği’ni tutuyorum, biliyor musun? Şimdi sor bakalım babana, hangi takımı tutuyor?&lt;br /&gt;ECE: Hangi takımı tutuyorsun baba?&lt;br /&gt;BABASI: Tabii ki Gençlerbirliği!&lt;br /&gt;ECE: (Gülerek) Babam da Gençlerbirliği’ni tutuyormuş.&lt;br /&gt;BEN: Halana sor bir de, o hangi takımı tutuyormuş?&lt;br /&gt;ECE: Sen hangi takımı tutuyorsun hala?&lt;br /&gt;HALASI: Ben de Gençlerbirliği!&lt;br /&gt;ECE: (Mutlu, gülerek el çırpıyor) Yaşasın, halam da Gençlerbirliği’ni tutuyor!&lt;br /&gt;BEN: Gizem hangi takımı tutuyor, biliyor musun?&lt;br /&gt;ECE: (Ablasına dönerek) Sen de mi Gençlerbirliği’ni tutuyorsun abla?&lt;br /&gt;GİZEM: Evet, ben de Gençlerbirliği’ni tutuyorum…&lt;br /&gt;ECE: (Gülümseyerek) Bak, ablam da Gençlerbirliği’ni tutuyor…&lt;br /&gt;BEN: Annene sordun mu, acaba o da mı Gençlerbirliği’ni tutuyor?&lt;br /&gt;ECE: Sen de Gençlerbirliği’ni mi tutuyorsun anne?&lt;br /&gt;ANNESİ: Evet yavrum, ben de Gençlerbirliği’ni tutuyorum.&lt;br /&gt;ECE: (Evdeki herkesin kendisi gibi Gençlerbirliği’ni tutmasından dolayı şaşkın ama hoşnut) Aaaa, annem de Gençlerbirliği’ni tutuyor!&lt;br /&gt;BEN: Bir babaannen kaldı… Şimdi de ona sor bakalım!&lt;br /&gt;ECE: (Omuzlarını silkerek) Babaanneme sormam ki!&lt;br /&gt;BİZ: (Şaşkınlık ve merak içinde, koro halinde) Nedenmiş o?&lt;br /&gt;ECE: (Kesin bir ifadeyle) Çünkü o genç değil, yaşlı, yaşlı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, valla billa aynen böyle söyledi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl, son derece mantıklı bir yaklaşım, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum, buna karşı söylenebilecek bir şey var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BİR YIL SONRA... GENÇLERBİRLİĞİ-GAZİANTEPSPOR MAÇI:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Mayıs 2005 günü beş yaşını bitirip altı yaşına giren yeğenim Ece, sırtında Gençlerbirliği forması, boynunda Alkaralar atkısı ve başında da Alkaralar şapkasıyla 28 Mayıs 2005 Cumartesi günü babası ve ablasıyla birlikte ömründe ilk defa stada gelip Gençlerbirliği-Gaziantepspor maçını izledi. İşte o maçtan aklımda kalan birkaç konuşma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer: 19 Mayıs Stadı’nın 9 Numaralı Kapısının Önü &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEN: (Ece’den bilet isteyen güvenlik görevlisine çıkışıyorum) Olur mu kardeşim böyle saçmalık?! Beş yaşındaki çocuktan bilet istemek de nerede görülmüş?! Ayıp, ayıp!&lt;br /&gt;ECE: (Hırkamı çekiştiriyor) Amca… Amca…&lt;br /&gt;GÜVENLİK GÖREVLİSİ: Bana niye kızıyorsunuz ki beyefendi. Bize talimat verildi. Çocuklar için de bilet alınacak. Benim yapabileceğim bir şey yok!&lt;br /&gt;ECE: Amca… Amca…&lt;br /&gt;BEN: Kardeşim eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz? Nereden çıktı bu talimat?&lt;br /&gt;GÜVENLİK GÖREVLİSİ: Kulüp yönetiminin talimatı var. Biz de talimatın gereğini yapıyoruz beyefendi.&lt;br /&gt;BEN: Talimatın gereğini yapıyorsunuz da benim söylemek istediğim şey…&lt;br /&gt;ECE: (Nihayet araya girip söze karışıyor) Amca…&lt;br /&gt;BEN: Efendim canım…&lt;br /&gt;ECE: (Bana dönerek) Amca, ben beş yaşında değilim, altı yaşındayım…&lt;br /&gt;BEN VE GÜVENLİK GÖREVLİSİ: ?! (Kısa bir süre şaşkınlıkla birbirimize baktıktan sonra kahkahayı basıyoruz)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer: 19 Mayıs Stadı’nın Tribünleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sahne: 1 &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GENÇLERBİRLİĞİ TARAFTARLARI: (Ben de dahil bağırıyoruz) GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK! GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK!&lt;br /&gt;ECE: (Elleriyle kulaklarını tıkayarak) Amca!&lt;br /&gt;BEN: Söyle yeğenim.&lt;br /&gt;ECE: Çok bağırıyorsunuz amca. Kulaklarımdaki tüpler çıkacak şimdi! (Canı çok kıymetlidir)&lt;br /&gt;BEN: ?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sahne: 2&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ECE: Bizim takım hangisi amca?&lt;br /&gt;BEN: Beyazlılar…&lt;br /&gt;ECE: Niye kırmızı değil?&lt;br /&gt;BEN: Çünkü Gaziantepspor’un renkleri de kırmızı-siyah da ondan.&lt;br /&gt;ECE: Hımmmm!&lt;br /&gt;GENÇLERBİRLİĞİ TARAFTARLARI: (Sevinçle bağırıyorlar) GOOOLLL!&lt;br /&gt;ECE: Kim gol attı amca?&lt;br /&gt;BEN: Biz attık…&lt;br /&gt;ECE: (Gülümseyerek) Onlar da gol atarsa ne olur?&lt;br /&gt;BEN: Berabere olur…&lt;br /&gt;ECE: (Gülümsemeye devam ediyor) Berabere olursa ne olur?&lt;br /&gt;BEN: İkisi de birer puan alırlar.&lt;br /&gt;ECE: İkisi de birer puan alırsa ne olur?&lt;br /&gt;BEN: ?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sahne: 3 (Devre Arası)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEN: Sor bakalım Kıvılcım, Ece hangi takımı tutuyor?&lt;br /&gt;KIVILCIM: Hangi takımı tutuyorsun Ece?&lt;br /&gt;ECE: Gençlerbirliği…&lt;br /&gt;BEN: Babaannesi hangi takımı tutuyormuş, onu da sorsana.&lt;br /&gt;KIVILCIM: Babaannen hangi takımı tutuyor Ece?&lt;br /&gt;ECE: Yaşlıbirliği!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer: Babaanne’nin Evi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sahne: 1&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ECE: Biliyor musun babaanne? Benden bilet istediler…&lt;br /&gt;BABAANNE: Yok canım, daha neler!&lt;br /&gt;ECE: Eveeet!&lt;br /&gt;BABAANNE: Neden?&lt;br /&gt;ECE: Çünkü ben büyüdüm. Beş yaşını bitirdim. Altı yaşındayım artıık! Yaa!&lt;br /&gt;BİZ: ?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sahne: 2 &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ECE: Babaanne!&lt;br /&gt;BABAANNE: Buyur canım, emret güzelim!&lt;br /&gt;ECE: Yaşlıbirliği’nin maçı ne zaman babaanne?&lt;br /&gt;BABAANNE: ?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONRA NE OLDU?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece, o günden sonra bir yaş daha büyüdü ve şimdi ilköğretim okulu 1. sınıf öğrencisi. Ablası Gizem de liseye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K6yj52-DI/AAAAAAAAADs/JPHEFfocesY/s1600-R/normal_100_2332.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139375502577301554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K6yj52-DI/AAAAAAAAADs/Rml-fXQjqs8/s320/normal_100_2332.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K6LD52-CI/AAAAAAAAADk/wMvQ3Pz5fzw/s1600-R/necdet-ece-gizem.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139374823972468770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K6LD52-CI/AAAAAAAAADk/4D7inEuVPZo/s320/necdet-ece-gizem.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarımızdan Ural Nadir, çalışmakta olduğu çocuk yuvasındaki çocukları bir Gençlerbirliği maçına getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulüp yönetiminin çocuk taraftarlar konusundaki yaklaşımı ve uygulaması ise hiç değişmedi; aynen devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yılı Ağustos ayında Sabah Ankara’nın spor sayfasında Gençlerbirliği-Ankaraspor arasında oynanan TSYD Kupası final maçında Gençlerbirliği tribününü yansıtan bir fotoğraf yayınlandı. Bu fotoğrafta, Gençlerbirliği taraftarları, takımın yabancı oyuncularının ülkelerine ait bayrakları sallayarak onlara bir jest yapıyor ve bu ülkede yabancı olmadıklarını ifade ediyorlardı. Gana, Burkina Faso, Mısır, İsveç, Nijerya, Fransa bayrakları taraftarların ellerinde dalgalanırken kısır futbolumuzda benzeri olmayan çok güzel bir görüntü ortaya çıkıyordu. Bu bayraklardan birini sallayan da Alkaralar’dan taraftar arkadaşlarımızın verdiği Gençlerbirliği forması ve şortunu giymiş olan 13 yaşındaki küçük Oğuzhan’dı. Oğuzhan aslında Ankaragüçlüydü ama Gençlerbirliği’ni de tutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K7LT52-EI/AAAAAAAAAD0/BGpQ4oWclfk/s1600-R/taraftar%C3%A7ocuklar-2.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139375927779063874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K7LT52-EI/AAAAAAAAAD0/vvDBz598vFE/s320/taraftar%C3%A7ocuklar-2.png" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde çocuk yaştaki futbolseverlerin çok büyük bir çoğunluğunun, çeşitli yapay yönlendirmelerle doğdukları ve büyümekte oldukları kentin futbol değerleri yerine Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi İstanbul takımlarını tuttuğu Ankara’da Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nü tutan bir çocuk görmek ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği taraftarları, Gençlerbirliği’nin gelecekteki taraftarlarının çocuklar olduğuna, bu nedenle de Gençlerbirliği’nin çocuk yaştaki futbolseverlere sevdirilmesi ve Gençlerbirliği’ne kazandırılması için çalışılması gerektiğine inanmaktadır. Buna karşın taraftar sorununu hiç önemsemeyen, zaman zaman çeşitli platformlarda taraftar azlığından yakınarak bu önemli sorunu geçiştirmeyi yeğleyen, taraftarlık bilincinin çocuklukta edinilen takım sevgisiyle oluştuğunu da yadsıyan kulüp yönetimi birkaç sezondan beri de beş yaşındaki bir çocuktan bile bilet isteyen bir yönetim anlayışını benimsemiş bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süreden beri Gençlerbirliği taraftarlarının internet sitesi www.alkaralar.com‘da çeşitli vesilelerle yeri geldiğinde Gençlerbirliği ve Ankaragücü yönetimlerinin beş yaşındaki bebelerden bile bilet isteyen zihniyetlerini kınadığımı yazdım. Birçok Gençlerbirliği taraftarı da Gençlerbirliği’nin potansiyel taraftarı olan çocukların stada girmeleri konusunda yaşanan sorunları dile getirerek kulüp yönetimi tarafından çözümlenmesini istediler. Bu isteklerin sonucunda ne oldu? Koca bir hiç! Taraftarlar, kulüp yöneticilerinin o kadar umurunda değil ki, onların ne düşündüklerini, ne yazdıklarını merak dahi etmiyorlar; okuyup öğrenme zahmetine bile katlanmıyorlar. Ben yönetici olsam da birisi benim zihniyetimi, yönetim anlayışımı yazılı ya da sözlü olarak kınasa, o kişiyi bulurum ve derim ki: “Gel bakalım kardeşim. Derdin nedir bir öğrenelim. Bizi neden kınıyorsun? Biz kınanacak ne yaptık? Bizi alenen kınamaya ne hakkın var? Bizi kınamak sana mı düştü?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesaire... Vesaire...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maşallah, bizim yöneticilerde tık yok! Çünkü okumuyorlar. Taraftarlara, kulüp üyelerine değer vermiyorlar. Taraftar sayısının artması da umurlarında değil. Çocuklardan yeni taraftarlar yaratmak da umurlarında değil. Değer verdikleri tek şey para! Futbolcu al, futbolcu sat, futbolcu kirala, para tahsil et, para öde, tahsil et, öde, yeniden futbolcu al, yeniden sat, geri al, kirala, yeniden al, yeniden sat, al, sat, al, sat, kirala, sat, al, sat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sezonda topu topu en fazla 100 çocuk devamlı olarak gelir maça. 100 YTL'den 100 kombine bilet satsan 10.000 YTL, 1.000 kombine bilet satsan 100.000 YTL; 50 YTL’den 100 kombine bilet satsan 5.000 YTL, 1.000 kombine bilet satsan 50.000 YTL; 10 YTL'den 100 kombine bilet satsan 1.000 YTL, 1000 kombine bilet satsan 10.000 YTL yapar. Tabii 100 YTL’den ya da 50 YTL’den 1000 kombine bilet satamazsın. Ama 10 YTL'den kombine bilet satsan, kendisi için kombine bilet alan her taraftar çocuğu için, yeğeni için, parası olmadığı için stada giremeyip dışarıda bekleyen tanımadığı çocuklar için birer ikişer alır ve en az 500 çocuk kombinesi satılır. Bunun da toplam bedeli 5.000 YTL yapar. İşte aradaki fark! Yani 50 YTL’den 100 bilet satmak için uğraşacağına, 10 YTL’den 500 bilet satabilirsen hiçbir şey değişmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir işi yaparken insani düşünmezseniz, insan unsurunu hesaba katmazsanız, içten ve samimi davranmazsanız, insanları kazanmaya çalışmazsanız Gençlerbirliği'ni her biri potansiyel taraftar olan çocuklara ve genç kuşaklara sevdiremezsiniz; taraftar kazanamazsınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorum kulüp yönetiminde bulunanlara: Hiç sordunuz mu kendi kendinize? Bu kulüp 83 yaşında; uzun yıllardan beri 1. ligde oynuyor; tesisleri, parası, kadrosu, alt yapısı, pilot takımı, vs. her şeyi tamam. Ama bu kulübün futbol takımları 4 milyon nüfuslu bir metropolde maçlarına gelen taraftar sayısını bir türlü belli bir rakamın üzerine çıkartamıyor. Bizim gibi, kulüp yönetimi ne yaparsa yapsın takımı bırakmayıp inatla peşinden gitmeye devam eden küçük bir azınlık dışında taraftar edinemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulüp yönetiminde bulunanlara bir soru daha: Bu takımın taraftar sayısını artırmak için şimdiye kadar ne yaptınız? Hangi projeyi uyguladınız? Toplantılarda, panellerde, televizyon ekranlarında şişine şişine: “Açık konuşmak gerekirse ben Galatasaraylıyım, Fenerbahçeliyim, Beşiktaşlıyım!” demek ve seçim kazanmak uğruna kulübe bir haftada 1000’den fazla üye kaydetmek dışında!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet! Buradan bir kez daha yineliyorum: “Beş yaşındaki bebelerden bilet isteyen zihniyeti kınıyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K8Mj52-FI/AAAAAAAAAD8/UDuOWQUilkI/s1600-R/taraftar%C3%A7ocuklar-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139377048765528146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K8Mj52-FI/AAAAAAAAAD8/_o9J9TgUGZo/s320/taraftar%C3%A7ocuklar-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 57-64)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-7371619079093309158?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/7371619079093309158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=7371619079093309158&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/7371619079093309158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/7371619079093309158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/be-ya-taraftar-konumalari-28-mayis-2005.html' title='BEŞ YAŞ TARAFTAR KONUŞMALARI (28 MAYIS 2005)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K6yj52-DI/AAAAAAAAADs/Rml-fXQjqs8/s72-c/normal_100_2332.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-6965728856890439196</id><published>2007-12-01T18:37:00.001+02:00</published><updated>2008-04-18T01:04:37.613+03:00</updated><title type='text'>BADAL (4 NİSAN 2005)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tarih: 7 Mart 2005.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;www.alkaralar.com’da bir konu başlığı: “KOMİKLER!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan Sinan Badal: “Bir de ben anlatayım başımdan geçeni. Kızılay’daki tüp geçidin altındaki havuzlar yapılmadan evvel, yayalar karşıdan karşıya tüp geçitten değil altından geçiyor. Geçidin altındaki polis arabasından da ‘sayın yayalar lütfen tüp geçidi kullanalım’ anonsu yükseliyor. Baktım yol boş; ben de geçeyim dedim. Tam geçerken polis hoparlöründen bir ses: ‘SİNAN BADAL sen de tüp geçidi kullan!’ Meğerse polis memuru asker arkadaşımmış!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimelerin yetersiz kaldığı ve boğazımızda düğümlendiği çok kötü bir gün yaşadık dün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkaralar sitesinde bana ayrılan bu köşede bir gün sevgili kardeşim Badal’ın ardından bu satırları yazacağımı hiç düşünmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık iki yıl önce birbirimizi hiç görmeden yalnızca Alkaralar sitesinde yazdığımız mesajlarla tanışırken, bir gün iş için geldiği Bakanlıkta önce Emre’nin Babası’nı, sonra da beni ziyaret etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odadan içeri girdi ve “Polatlılı siz misiniz?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, işin doğrusu onun kim olduğunu bilmiyordum. Memleketimi soruyor herhalde diye düşünerek “Evet” diye cevap verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gençlerbirliği taraftarısınız, öyle değil mi?” diye sordu bu kez gülerek.&lt;br /&gt;Bu soruyla birlikte ben de onun Gençlerbirliği taraftarı olduğunu anladım ama merak ettim. Acaba kimdi bu arkadaş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim sormama zaman bırakmadan kendini tanıttı: “Ben Badal'ım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucaklaştık. Çay içtik. Sohbet ettik. Futboldan konuştuk. Gençlerbirliği’nden konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf edeyim ki Badal’ı ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü o günlerde kendisine öyle bir avatar seçmişti ki, ben Alkaralar sitesine yeni girmiş bir bilgisayar acemisi olarak, adam boğazlamaya hazır durumdaki sert görünümlü avatarından dolayı Badal’ı hep Gençlerbirliği’nin sert taraftarlarından biri olarak düşünmüştüm. Oysa tam tersiydi. Hayata bağlı, arkadaş ve dost canlısı, şeker gibi tatlı bir insandı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Alkaralar forumlarının en devamlı ve en çok yazan üyelerinden biriydi. “Merkez Hakem Komitesi ve onun işbirlikçileri” Badal’ın uzmanlık alanındaydı ve bu konudaki başlıkları o açardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm maçlara (halı saha ve deplasman maçları dahil) eşi, oğlu, kardeşi başta olmak üzere “familyası” ile birlikte gider ve bundan büyük bir zevk alırdı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geçen sezon Konyaspor deplasmanında beraberdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine geçen sezon İstanbul Olimpiyat Stadı’nda Gençlerbirliği ile Trabzonspor arasında oynanan Türkiye Kupası final maçında da beraberdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASAŞ’ın bazı maçlarında Cebeci Stadı’nda beraberdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği’nin bazı UEFA Kupası maçlarında da Maraton’da beraberdik.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği’nin lig maçlarında biz Maraton’dan “KIRMIZIII!” diye bağırdığımızda, Gecekondu’dan “SİYAAH!” diye avazı çıktığı kadar bağıranlardan biri mutlaka Badal’dı. Çünkü o, lig maçlarında, “Badalgiller Familyası” dediği ailesiyle birlikte Gecekondu’daydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her Pazartesi akşamı tesislarda oynadığımız halı saha maçlarına familyası ile birlikte sık sık gelir; oğlu Samet kendiliğinden Al Takım’ın acar elemanlarının arasına karışırken, Badal da hemen Kara Takım’daki yerini alırdı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O bizim takım arkadaşımızdı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bizim tribün arkadaşımızdı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bizim dostumuzdu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bizim kardeşimizdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa biz onunla Yenikent’teki ASAŞ-Bulancakspor maçında beraber olacaktık dün. Hiç konuşmadan, sözleşmeden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiliğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceden konuşmaya, sözleşmeye zaten gerek yoktu, çünkü biz biliyorduk ki familyasıyla birlikte mutlaka gelecekti bu maça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok genç yaşta, zamansız kaybettik Badal’ı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, Karşıyaka’da son yolculuğuna uğurladık onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle Badal!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle sevgili kardeşim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle güzel insan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle kıdemli Alkara!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlığın, dostluğun, kardeşliğin için çok teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman aramızda olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni hiç unutmayacağız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Nisan 2005 &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Taraftar arkadaşımız Haydar Gerlevik'in, Badal'ın anısına hazırladığı bir video: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=yuhKXzYEnNs"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=yuhKXzYEnNs&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K_Yz52-MI/AAAAAAAAAE0/xKrUSkX87Ug/s1600-R/badal.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139380557753809090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K_Yz52-MI/AAAAAAAAAE0/BeYYiACbnDU/s320/badal.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LE0j52-TI/AAAAAAAAAFs/6gO_wnb4ksY/s1600-R/badal-3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139386532053317938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LE0j52-TI/AAAAAAAAAFs/86KeZZNXsDc/s400/badal-3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 46-48)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-6965728856890439196?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/6965728856890439196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=6965728856890439196&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/6965728856890439196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/6965728856890439196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/badal-4-nisan-2005.html' title='BADAL (4 NİSAN 2005)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K_Yz52-MI/AAAAAAAAAE0/BeYYiACbnDU/s72-c/badal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-1370519766754268255</id><published>2007-12-01T18:34:00.001+02:00</published><updated>2009-11-16T22:24:15.154+02:00</updated><title type='text'>KÖYDEN ESEN FIRTINA (5 EYLÜL 2006)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;“KÖYDEN ESEN FIRTINA: ŞIHAHMETLİSPOR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SAKİN OL, ŞUURLU OYNA.&lt;br /&gt;KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR. ŞIHAHMETLİSPOR!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cümleleri bir yerlerden anımsıyor musunuz? Ben anımsıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bir arkadaşımı ziyaret ettikten sonra, Tunus Caddesinde Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden göstericilerin tam karşısındaki polis barikatlarının arasından çıkarak hızlı adımlarla Kavaklıdere’deki yeni dükkana yöneldiğimde arkamdan bir kişinin seslendiğini duydum: “Hey! Hemşerim, nereye böyle hızlı hızlı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce yanından geçtiğim bu kişiyi tanıyamamıştım. Merakla dönüp baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Merhaba. Nasılsın, iyi misin? Biraz değişmişsin” dedi. Belli ki beni tanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Merhaba, iyiyim, sen nasılsın?” diyebildim, tanıyormuş gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de iyiyim hemşerim” dedikten sonra, “Sen beni tanıyamadın herhalde” diye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla, işin doğrusu gözüm bir yerlerden ısırıyor ama pek çıkaramadım” dedim, gülümseyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen Polatlılı değil misin?” diye sorduktan sonra kendisinin de Polatlılı olduğunu, birkaç yerde karşılaştığımızı, ama kendisini unutmuş olabileceğimi söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine ben de “Gel, sana bir çay ısmarlayayım da konuşalım biraz” diyerek kendisini bizim dükkana davet ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adını anımsayamadığım konuğumla bir yandan çay içerken, bir yandan da havadan, sudan, Polatlı’dan konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her Polatlılının mutlaka bir köyü vardır ve bir Polatlılı, yeni tanıştığı bir Polatlılının köyünü her zaman merak eder. Sözün bir yerinde, ben de merakımı yenemeyip, her Polatlılının yaptığı şeyi yaptım ve konuğuma o beylik soruyu sordum: “Hangi köydensin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şıhahmetliliyim” dedi. “Şıhahmetliliyim ama uzun yıllar boyunca Polatlı’da oturduk. İlkokulu Polatlı’da okudum ben. Atatürk İlkokulu’ndaki müdürümüz Burhan Gülsoy’du.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanla atıldım hemen: “Burhan Gülsoy, 1975’te beni Ilıca’ya vekil öğretmen olarak tayin etmişti. O zaman ilköğretim müdürüydü” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapma!” dedi, şaşırmış gibi gülümseyerek. “Yapma! Rastlantıya bak! Ben de o zamanlar İnler’de vekil öğretmendim, biliyor musun? Tamam, şimdi anımsadım. Seninle birkaç kez görüşmüştük, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, konuğumun Ilıca ile komşu köy olan İnler’de bir zamanlar vekil öğretmenlik yapmış olduğunu da anımsayamadığım için cevap veremedim ve biraz utangaç bir gülümsemeyle önüme bakmakla yetindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra İnler’den, Ilıca’dan, Ilıca’nın yakınındaki havuzdan, havuzdaki "ocak balıkları"ndan söz ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuğumun adını hala bilmiyordum. Sanıyorum o da beni şahsen tanıyor ama büyük bir olasılıkla adımı bilmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek Şıhahmetlilisin ha!” diyerek gülümsedim yeniden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet” dedi, “Şıhahmetliliyim. Şıhahmetliliyim de niye gülümsüyorsun öyle?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç!” dedim, “aklıma eski günler geldi de… Özellikle de köy maçları… Köy maçlarını anımsıyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anımsamaz olur muyum!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanla gülümsüyordu: “Anımsamaz olur muyum! O maçlarda ben de oynadım, Şıhahmetlispor’da.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne günlerdi, öyle değil mi?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle!” dedi, gözleri parlayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Paşa Hüseyin’i, Tarkan Bilal’i, Ankaragüçlü Kazım’ı da anımsıyorsundur öyleyse” diyerek bir varsayımda bulundum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii” dedi, “onlarla karşılıklı oynadık. Kargalı, bizim Şıhahmetli, Uzunbeyli, Karakuyu, Çekirdeksiz… Bunlar iddialı takımlardı. Paşa Hüseyin lisanslı futbolcuydu biliyor musun? O zamanlar Gençlerbirliği’nde oynuyormuş. Bir de abisi vardı: Celal! O da lisanslıymış. Biz bunu öğrenince, tertip komitesine gidip itiraz ettik. Kaymakama kadar çıktık. Kaymakam, Paşa Hüseyin ile abisinin oynayamayacağına karar verdi. O turnuvada biz şampiyon olmuştuk. Ama sonraki turnuvada ikisi de oynadı. O turnuvada da onlar şampiyon oldu. Bir maçta bizim hoca dedi ki: Sen bu Paşa’yı tut yeter, tamam mı? Gerisini boş ver. Öbürleri bir şey yapamaz! Ben de kene gibi yapıştım ama çok zordu onu tutmak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşmuştu: “Final maçına kadar birkaç gün Gordion Oteli’nde kamp bile yapmıştık; evlilerden kaynaklanan bir aksilik olmasın, çocuklar sahaya çıkarken güçlerini kaybetmesinler diye. Sen, maçlardan sonra köye gidişimizi, köyde davul-zurnayla karşılanışımızı bir görecektin. Babam, şampiyon olursak bir koç kurban edeceğini söylemişti. Biz şampiyon olunca, bu sözünü yerine getirdi ve koçu kesti. Köye de şampiyonluk ödülü olarak bir futbol sahası yapıldı. İşte böyle! Şimdi gözümün önüne getiriyorum da güzel günlermiş o günler!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen, Şıhahmetlili olduğunu söyleyince, o eski köy maçlarında sizin köylülerin şehir stadındaki tel örgülere astığı iki pankartı anımsadım. Sen de anımsıyor musun o pankartları?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla, tel örgülerdeki pankartları anımsadım da ne yazdığını anımsayamadım şimdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından, merakla gülümseyerek sordu: “Ne yazıyordu o pankartlarda?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir dakika bekle!” diyerek, geçen yıl yitirdiğimiz Paşa Hüseyin için yazdığım “PAŞA” başlıklı yazıyı bilgisayardan bulup bir çıktısını aldım ve konuğuma verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı okumaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Ve 1970’li yıllarda, hasat mevsiminin bitiminde, Polatlı’nın futbol mabedi olarak kabul edilen Şehir Stadı’nın maçlardan önce itfaiye aracı tarafından sulanan zımpara gibi toprak sahasında, Kaymakamlıkça düzenlenen ve bizim gibi futbol tutkunları için mini bir Dünya Kupası havası taşıyan köylerarası futbol turnuvaları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik durumlarına göre kah Polatlı’daki manifaturacılardan ve Ankara’daki spor mağazalarından alınmış, kah köyün dikiş bilen kadınları tarafından elde dikilmiş, bazıları Peru Milli Takımının formasını andıran rengarenk forma ve şortlarıyla büyük bir heyecan içinde futbol oynamak için sahaya çıkan köy takımları: Kargalı, Çekirdeksiz, Karayavşan, Karakuyu, Toydemir, Uzunbeyli, İnler, Kuşçu, Sivri, Şıhahmetli ve diğerleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstten bagajlı, burunlu otobüsler, minibüsler ve traktörlerle köylerden Polatlı’ya akan ve bazıları davul-zurnalarını da yanlarında getiren futbolseverler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahayı çevreleyen tel örgülere asılmış, bazı köylerin isimlerini taşıyan pankartlar… Ve bunların arasında göze çarpan iki büyük pankart: ‘KÖYDEN ESEN FIRTINA-ŞIHAHMETLİSPOR!’ ve ‘SAKİN OL ŞUURLU OYNA, KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR-ŞIHAHMETLİSPOR!..’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçların hakemliğini üstlenen eski futbolcular ve lisanslı tek hakem olan Astsubay Kıdemli Başçavuş Mehmet Karadeniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu turnuvalarda büyük bir zevkle arz-ı endam edip çocukluk arkadaşlarıyla birlikte köylerinin takımlarında oynayan ve profesyonel olduklarını unutup, bütün alçakgönüllülükleriyle varlarını-yoklarını amatör bir ruhla ortaya koyan, bize göre hepsi birbirinden şöhretli futbol yıldızları: Bir zamanlar Eskişehirspor ve Gençlerbirliği’nde oynayan, bir ara Milli Takıma da seçilen Tırnaksızlı Tarkan Bilal; Ankaragücü’nde oynayan Uzunbeyli Kazım; onlar kadar tanımadığımız, yalnızca Konya İdmanyurdu’nda oynadığını öğrendiğimiz Kargalılı Celal ve Celal’in kardeşi, Gençlerbirliği’nde oynayan, daha sonra da Adana Demirspor, Fenerbahçe, Mersin İdmanyurdu gibi takımlarda oynayacak olan Paşa Hüseyin…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet! Yıllar önce Polatlı Şehir Stadı’nın tel örgülerine asılan o pankartlarda ne yazdığını şimdi anımsamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KÖYDEN ESEN FIRTINA: ŞIHAHMETLİSPOR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SAKİN OL, ŞUURLU OYNA.&lt;br /&gt;KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR. ŞIHAHMETLİSPOR!”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülümsüyordu. Ama bir yandan da gözleri dolmuştu. Dudakları titreyerek: “Çok duygulandım be hemşerim!” diyebildi: “O zaman yirmili yaşlardaydık; şimdi ellili! Otuz yılı aşkın zaman geçmiş aradan. Ne günlerdi o günler! Hiç bozulmamıştık biliyor musun? Hiç bozulmamıştık!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce gencecik birer delikanlıyken, mal-mülk gibi şeylerle ilgimiz yokken yaşadığımız o futbol dolu güzel günlerin artık geçmişte kaldığının ve bir daha geri gelmeyeceğinin bilincindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paşa Hüseyin’in genç yaşta aramızdan ayrıldığını bilmeyen konuğum, bunu da yazının devamında öğrendiğinde çok şaşırdı ve üzüldü. Nasıl olmuş da duymamıştı! Buna hayıflandı. Paşa için yapması gereken bir görev varmış da onu yerine getirememiş olmanın sıkıntısı içindeydi sanki. Yazıyı özenle katlayarak cebine koydu. İzin isteyip kalktı. Bana bir kartını bıraktı. Ben de kartım olmadığı için adımı ve telefon numaramı bir kağıda yazıp kendisine verdim. Birbirimizin adını o zaman öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük yaşamın cilveleridir bunlar. İnsanın, bazen en yakınında olup bitenleri bile göremediği, bilemediği zamanlar olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuğum, bir zamanlar köy maçlarında karşı karşıya oynadığı Uzunbeyli-Ankaragüçlü Kazım’ın şimdi nerede olduğunu, ne yaptığını biliyor muydu acaba? Soruyu tersten de sorabiliriz: Uzunbeyli-Ankaragüçlü Kazım bir zamanlar köy maçlarında karşı karşıya oynadığı konuğumun şimdi nerede, ne yaptığını biliyor mudur? Böyle bir olasılık var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Köpekçi Hüseyin”i de tanımaması mümkün olmayan konuğum, bir zamanlar Polatlıspor’da amatör, sonra da Bursaspor’da profesyonel olarak futbol oynayan, boyası dökülmüş meşin topları suyla iyice ıslatıp ve çamura bulayıp ağırlaştırdıktan sonra şut çekme idmanları yapan, ilginç özellikleri ve kendine has futbol stiliyle bizim gibi eski tüfek Polatlılı futbolseverler arasında özel bir yeri olan “Köpekçi Hüseyin”in de Paşa Hüseyin gibi genç yaşta hastalanarak aramızdan ayrıldığını biliyor mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir trafik kazasında yitirdiğimiz Kaleci Burhan? Bir hastalık sonucu yitirdiğimiz Kaptan Ömer?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları ona sormadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sormadım; çünkü o anda aklıma gelmemişti. Ama aklıma gelse de eski günlerden anımsadıkları ve Paşa Hüseyin’i yitirdiğimizi öğrenmesi onu çok üzdüğü ve yorduğu için soramazdım zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam böyledir işte. Bizim için küçük ve önemsiz bir ayrıntı, ama birileri için çok önemli sayılabilecek şeyleri bilmesek de, duymasak da yaşam kendi çizgisinde sürer gider. Her gün bir yerlerde bizim bilmediğimiz, tanımadığımız insanlar doğar ve çeşitli nedenlerle ölür: yaşlılık, hastalık, kaza, cinayet, açlık, savaş... Ve ölüm hangi nedenle olursa olsun, her zaman acıdır. Ve ateş düştüğü yeri yakar. Bununla birlikte şu da var ki, tanıdığımız birinin öldüğünü bilmediğimiz, duymadığımız sürece belleğimizde onu yaşıyor kabul ederiz; böylece bir anlamda kendimizce ömrünü uzatmış oluruz. Ama o aslında artık yoktur. Gitmiştir. Bir gün bizim de her şeyi öylece bırakıp gideceğimiz gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05 Eylül 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K9FD52-HI/AAAAAAAAAEM/ivyMj0msqM0/s1600-R/pa%C5%9Fah%C3%BCseyink%C3%BC%C3%A7%C3%BCk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139378019428137074" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K9FD52-HI/AAAAAAAAAEM/qArBs5bes2w/s200/pa%C5%9Fah%C3%BCseyink%C3%BC%C3%A7%C3%BCk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K9OD52-II/AAAAAAAAAEU/XFQx6FaVZms/s1600-R/tarkan+bilal.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 155px; FLOAT: right; HEIGHT: 148px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139378174046959746" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K9OD52-II/AAAAAAAAAEU/aLQ7GZM1ivI/s200/tarkan+bilal.jpg" width="149" height="145" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K88T52-GI/AAAAAAAAAEE/3LNvr_Du-SY/s1600-R/kaz%C4%B1m-neslihan.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; FLOAT: left; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139377869104281698" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K88T52-GI/AAAAAAAAAEE/G1iZmaFfI8M/s200/kaz%C4%B1m-neslihan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 153-158)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;KALEMİZDE KAPTAN ADİL VAR-Necdet Özkazancı (Sayfa: 153-158)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-1370519766754268255?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/1370519766754268255/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=1370519766754268255&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1370519766754268255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1370519766754268255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/kyden-esen-firtina-5-eyll-2006.html' title='KÖYDEN ESEN FIRTINA (5 EYLÜL 2006)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K9FD52-HI/AAAAAAAAAEM/qArBs5bes2w/s72-c/pa%C5%9Fah%C3%BCseyink%C3%BC%C3%A7%C3%BCk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-5957740587038467289</id><published>2007-12-01T18:29:00.002+02:00</published><updated>2009-11-16T22:25:11.786+02:00</updated><title type='text'>PAŞA (23 HAZİRAN 2005)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Abii, abii, şimdi at şimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğum, çocuk ve genç olduğum, mahalle ve okul arkadaşlarımla acı tatlı bir çok anı yaşadığım, ama nedense hep tatlı olanlarını anımsadığım, eskiden herkesin birbirini tanıdığı ve her yiğidin namıyla anıldığı o küçük, şirin bozkır kasabası; şimdilerde ise birbirini tanıyan insanların artık azaldığı, oldukça büyük, kasaba irisi, ama yine de benim gözümde güzel, şirin ve sevimli bir bozkır kenti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 1970’li yıllarda, hasat mevsiminin bitiminde, “Polatlı’nın futbol mabedi” olarak kabul edilen Şehir Stadı’nın maçlardan önce itfaiye aracı tarafından sulanan zımpara gibi toprak sahasında, Kaymakamlıkça düzenlenen ve bizim gibi futbol tutkunları için mini bir Dünya Kupası havası taşıyan köylerarası futbol turnuvaları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik durumlarına göre kah Polatlı’daki manifaturacılardan veya Ankara’daki spor mağazalarından alınmış, kah köyün dikiş bilen kadınları tarafından elde dikilmiş, bazıları Peru Milli Takımının formasını andıran rengarenk forma ve şortlarıyla büyük bir heyecan içinde futbol oynamak için sahaya çıkan köy takımları: Kargalı, Çekirdeksiz, Karayavşan, Karakuyu, Toydemir, Uzunbeyli, İnler, Kuşçu, Sivri, Şıhahmetli ve diğerleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstten bagajlı, burunlu otobüsler, minibüsler ve traktörlerle köylerden takımlarını desteklemek için adeta Polatlı’ya akan ve bazıları davul-zurnalarını da yanlarında getiren futbolseverler…&lt;br /&gt;Sahayı çevreleyen tel örgülere asılmış, bazı köylerin isimlerini taşıyan pankartlar… Ve bunların arasında göze çarpan iki büyük pankart: “KÖYDEN ESEN FIRTINA-ŞIHAHMETLİSPOR!” ve “SAKİN OL ŞUURLU OYNA, KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR-ŞIHAHMETLİSPOR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçların hakemliğini üstlenen eski futbolcular ve lisanslı tek hakem Astsubay Kıdemli Başçavuş Mehmet Karadeniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu turnuvalarda büyük bir zevkle arz-ı endam edip çocukluk arkadaşlarıyla birlikte köylerinin takımlarında oynayan ve o anda profesyonel olduklarını unutup, bütün alçakgönüllülükleriyle varlarını-yoklarını amatör bir ruhla ortaya koyan, bize göre hepsi birbirinden şöhretli futbol yıldızları: Bir zamanlar Eskişehirspor ve Gençlerbirliği’nde oynayan, bir ara Milli Takıma da seçilen Tırnaksızlı Tarkan Bilal; Ankaragücü’nde oynayan Uzunbeyli Kazım; onlar kadar tanımadığımız, yalnızca Konya İdmanyurdu’nda oynadığını öğrendiğimiz Kargalılı Celal ve Celal’in kardeşi, Gençlerbirliği’nde oynayan, daha sonra da Adana Demirspor, Fenerbahçe, Mersin İdmanyurdu gibi takımlarda oynayacak olan Paşa Hüseyin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şöhretli futbol yıldızlarından belki de en ilginç kişiliğe sahip olanı Paşa Hüseyin’di.&lt;br /&gt;Anımsadığım kadarıyla onu ilk kez 70’li yıllardan birinin Temmuz ayında düzenlenen Kaymakamlık Kupası futbol turnuvasında Kargalı Köyü’nün futbol takımında izlemiştik.&lt;br /&gt;Paşa’yı Avni Bulduk’un keşfettiğini, Gençlerbirliği’nde oynadığını ve bu turnuva için Ankara’dan geldiğini öğrenmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun, ilkokulda okurken bir müsamerede “Paşa” rolünü oynaması nedeniyle hayatı boyunca “Paşa Hüseyin” olarak anılacağını ise daha sonraki yıllarda öğrenecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilgiyi kabul etmeyen hırslı bir kişiliği vardı Paşa’nın. Bu kişiliğiyle takımın doğal kaptanıydı.&lt;br /&gt;O temmuz sıcağında sahada ileri-geri çalışıp, basmadık yer bırakmıyor; bir yandan arkadaşlarının açıklarını kapatmaya çalışırken bir yandan da sürekli olarak onları uyarıyor; tekmeye kafa uzatıyor; rakip kaleye mesafe tanımaksızın uzaktan sert şutlarla goller atıyor; neredeyse bütün taçları, frikikleri ve kornerleri o kullanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası takımın her şeyi olan Paşa, o güne kadar çok az profesyonel futbolcu görmüş olan biz genç futbolseverlerin hayranlığını birkaç maçta kazanıvermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Kargalı Köyü’nün futbol takımı bu turnuvalardan birinde Paşa Hüseyin ve ağabeyi Celal’in çabalarıyla şampiyon da oldu. Paşa, Kaymakamın elinden aldığı kupayla köyünün gençlerinin omuzlarında, stadı hıncahınç dolduran futbolseverlerin coşkulu alkışları eşliğinde şeref turu atarken, gözlerinden akan sevinç gözyaşlarını saklamaya bile gerek görmüyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği’nde bir süre daha oynayan Paşa Hüseyin’in o yıllarda Türkiye 1. liginde mücadele eden Adana Demirspor’a transfer olduğunu öğrendiğimizde çok mutlu olduk ve onunla gururlandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Paşa’nın futboldaki yükselişi bununla kalmayacak ve bir yandan Ordu Milli Takımı’na seçilirken, bir yandan da çok sevildiği Adana Demirspor’dan Fenerbahçe’ye transfer olacaktı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O dönemde bir yetenekli futbolcu öğütme ve yok etme fabrikası olan Fenerbahçe’de yalnızca iki sezon oynayabildi Paşa… Sonra Mersin İdmanyurdu’na transfer oldu. Bir süre de orada ter akıtıp başka takımlara gittikten sonra, futbol piyasasında adı daha az duyulur oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ben bir Polatlılı olarak onun gibi amatör ruhlu bir futbolcunun Ankaragücü, Gençlerbirliği ya da o dönemde 2. ligde mücadele eden Polatlıspor gibi bir Ankara takımında oynamasını ne kadar çok istemiştim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir türlü olmadı. Ne yazık ki onu Ankara’da çok izleyemedik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra, hasta olduğunu öğrendiğimizde Gençlerbirliği taraftarları olarak çok üzüldük. Ziyaretine giderek moral vermek istedik. Ancak hastalık onu çok hassas ve duygusal yapmıştı. Bir an bile yanından ayrılmayan eşinin söylediğine göre kendisini yatağa mahkum olmuş bir hasta olarak görmemizi istemiyordu. Yalnızca Gençlerbirliği Taraftarları Derneği Başkanı Cumali Çalışkan odasına girerek, geçmiş olsun dileklerimizi iletip, Gençlerbirliği forması ve “Alkaralar” atkısını hediye etti. Kapı aralandığında bir an için göz göze geldik. Bize bakarken belli belirsiz gülümsüyordu. Bu, onu son görüşümüzdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Mart 2005 Pazar günü, Ankara 19 Mayıs Stadı’nda oynanan Gençlerbirliği-Konyaspor maçından önce Paşa için sessizce saygı duruşunda bulunduğumuz sırada, onun bir köy maçında rakip kaleye hücuma kalkarken ofsayta düşmemek için heyecanla ağabeyi Celal’e seslenip pas isteyişi yankılanıyordu kulaklarımda: “Abii, abii, şimdi at şimdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle Kargalılı, Polatlılı, Sincanlı, Ankaralı Paşa Hüseyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, seni hep köy maçlarında oynadığın o tadına doyulmaz hırslı ve güzel futbolunla anımsayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyüne, Gençlerbirliği’ne, Adana Demirspor’a, oynadığın diğer takımlara ve Türk futboluna hizmetlerin, Türk sporuna armağan ettiğin kızın Milli Voleybolcu Pelin için teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Mart 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K4HD529-I/AAAAAAAAADE/Bp55zKhuuYY/s1600-R/pa%C5%9Fa+h%C3%BCseyin.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; FLOAT: left; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139372556229736418" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K4HD529-I/AAAAAAAAADE/BNfqlANKJT0/s320/pa%C5%9Fa+h%C3%BCseyin.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K4aD529_I/AAAAAAAAADM/DxvH54HGL_w/s1600-R/adanademir.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139372882647250930" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K4aD529_I/AAAAAAAAADM/tRXt6UadksA/s320/adanademir.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K5Yz52-BI/AAAAAAAAADc/PrGCRIDZ4Mk/s1600-R/Resim1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; DISPLAY: block; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139373960684042258" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K5Yz52-BI/AAAAAAAAADc/z3SULoI5KNA/s320/Resim1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa:42-45)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;KALEMİZDE KAPTAN ADİL VAR-Necdet Özkazancı (Sayfa: 25-28)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-5957740587038467289?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/5957740587038467289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=5957740587038467289&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/5957740587038467289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/5957740587038467289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/paa-23-haziran-2005.html' title='PAŞA (23 HAZİRAN 2005)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1K4HD529-I/AAAAAAAAADE/BNfqlANKJT0/s72-c/pa%C5%9Fa+h%C3%BCseyin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-3118955026761645446</id><published>2007-12-01T18:19:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:03:29.348+02:00</updated><title type='text'>İKİ ESKİ TARAFTARIN TRİBÜN SOHBETİ (ARALIK 2006)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hava ılık, güneşli. Çim saha futbol oynamaya elverişli. Takımlar sahaya çıkmış ısınıyorlar. Stadda maç saatinin gelmesini bekleyen 4.000’e yakın seyirci var. Hoparlörden kimsenin dinlemediği garip bir yabancı müzik yayını yapılıyor. Bir de ara sıra Ankaragücü şarkısı çalınıyor. Sanırım Kenan Doğulu söylüyor. İki taraftar eski, güzel günlerden konuşuyorlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ali Osman vardı, gol kralı… Anımsıyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet. Anımsamaz mıyım? Ondan sonracığıma Köksal, Erman, Melih, Selçuk, Zafer, İsmail, Adnan, Coşkun, Sakıp vardı. Konyalı Mehmet, Tatar Metin, Kaleci Baskın ve Aydın… Fenerbahçe’yi İstanbul’da sekiz kişi ile yenen, kupayı alan bir takım vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sonra Polatlılı Kazım, Kel Mustafa, Kaptan Adil ve diğerleri vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Adil, Hikmet, Fuat, İhsan, Haluk, Taner, Cüneyt, Nazmi, İrfan, Mehmet, Sadık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Taraftarların nefes almaksızın bir defada ezbere saydığı, ikinci ligdeyken kupayı alan ve futbolcuları tel örgülerden taraftarların üzerine atlayan bir takım vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İskender, Halil İbrahim, Alper, Hüsnü, Bilal, Arif, Durmuş, Hayrettin, Yücel vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Stada girebilmek için sabah erkenden gelmek gerekirdi. Maça iki saat kala stad dolardı; geç gelenler dışarıda kalırdı. Bazı maçlarda merdivenlerde bile yer kalmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Polatlı’dan yılda birkaç maça gelebilmek için harçlıklarımızdan para biriktirirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yaa! Öyle, öyle… Biz de lisede okurken Gecekondu’ya girerdik. Paramız ancak ona yeterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Maratonda koltuk yoktu; boydan boya tahta sıralar vardı. Sıkışır otururduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gecekondu ile Saatli’de tahta sıra da yoktu. Tamamen betondu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kapalı dışındaki tribünlerin üstü açıktı. Güneşten korunmak için kartondan sarı-lacivert şapkalar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben bazen gazete kağıdından da şapka yapardım. Çok güzel olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yağmurdan korunmak için de üstümüze elbise naylonu giyerdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bazıları maç saatine kadar tavla, kağıt oynayarak, bazıları gazete okuyarak, bazıları da sohbet ederek vakit geçirirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Önce Amigo Sefa vardı; “HAYDİ BASTIR”ı o çıkarmıştı. Sonra da Hüsnü tabii…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Rakip takım futbolcularına sataşıp onları kızdırmaya, morallerini bozmaya çalışırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR” diyerek takımı tribünlere çağırırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yaa! Ne demezsin! Bu arada ne üçlü çekerdik ama, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet. Stad, alkış ve “ANKARA” sesleriyle inlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir de dört tribün sırayla “SARI-LACİVERT-EN BÜYÜK-ANKARA” çekerdi. Kapalı: SARI, Saatli: LACİVERT, Maraton: EN BÜYÜK, Gecekondu: ANKARA…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güzel bir tribün şarkısı vardı; taraftarların pek sevdiği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“KALEMİZDE KAPTAN ADİL VAR.&lt;br /&gt;GERİ DÖRTLÜ GEÇİLMEZ DUVAR.&lt;br /&gt;ORTA SAHA, HEPSİ CANAVAR.&lt;br /&gt;İLERİDE HALİL İBO VAR!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Mehter marşı böyle söylenirdi eskiden Ankaragücü tribünlerinde, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet, böyle söylenirdi. Tıklım tıklım dolu 19 Mayıs Stadında takımın sahaya çıkma zamanı gelince, bir ibadet sessizliğine bürünerek heyecan ve sabırsızlık içinde bekleyen taraftarlar, Kaptan Adil ve takım arkadaşlarının tünelden çıkıp orta sahaya doğru koşmaya başlamasıyla birlikte ellerindeki arjantin ve konfetileri sevinçle havaya saçarak, müthiş bir yağmur oluşturur; yumruklarını havada sallayarak, gök gürültüsünü andıran bir sesle gırtlakları parçalanırcasına, koro halinde bıkmadan, defalarca tekrarlayarak bağırırlardı: “GURURLUYUZ, GÜÇLÜYÜZ, ANKARAGÜÇLÜYÜZ!…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Takım sahaya böyle çıkardı. Ta Kızılay’dan duyulurdu staddaki tezahürat ve uğultu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Her şey bir başkaydı o zamanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güzeldi ama, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evet, çok güzeldi. Ama hepsi eskidendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öyle. Eskidendi tabii, çok eskiden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LDjz52-RI/AAAAAAAAAFc/lR020lNiXwo/s1600-R/adil+ve+taraftarlar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139385144778881298" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LDjz52-RI/AAAAAAAAAFc/DhvqNUlj-vM/s400/adil+ve+taraftarlar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LDyz52-SI/AAAAAAAAAFk/v4oEijG1XJo/s1600-R/kkav.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139385402476919074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LDyz52-SI/AAAAAAAAAFk/24qChdJk-kM/s400/kkav.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: KALEMİZDE KAPTAN ADİL VAR-Necdet Özkazancı (Sayfa: 4-6)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-3118955026761645446?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/3118955026761645446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=3118955026761645446&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/3118955026761645446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/3118955026761645446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/iki-eski-taraftarin-tribn-sohbeti.html' title='İKİ ESKİ TARAFTARIN TRİBÜN SOHBETİ (ARALIK 2006)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OnIw_cTaiqk/R1LDjz52-RI/AAAAAAAAAFc/DhvqNUlj-vM/s72-c/adil+ve+taraftarlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-4004107794202675758</id><published>2007-12-01T18:06:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:06:57.478+02:00</updated><title type='text'>ANKARA’DA FENERBAHÇELİ OLMAK (11 MAYIS 2005)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tarih: 7 Mayıs 2005, Cumartesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray-Ankaragücü ve Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçları bitmiş; Galatasaray 2-1, Fenerbahçe de 2-0 kazanmıştı. Böylece, şampiyonluk için mücadele eden bu iki takımdan Fenerbahçe, Galatasaray ile arasındaki dört puanlık farkı da koruyarak liderliğini sürdürmüş oluyor ve son üç haftaya önemli bir avantaj sağlamış olarak giriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı günün akşamı, evinde televizyonun başına geçen N., TRT1 kanalında yayınlanan Stadyum programını izlemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntüler… Görüntüler… Görüntüler… Bitmek tükenmek bilmeyen görüntüler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe ve Galatasaray takımlarının otobüsle stada gelişleri… Teknik adamların ve futbolcuların otobüsten inişleri… Futbolcuların maç başlamadan saatler önce stadın içinde yaptıkları gezintiler… Röportajlar… Spor yazarlarının görüşleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrarlar… Tekrarlar… Tekrarlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçındaki olaylar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesaire… Vesaire…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bir Ankara futbolu tutkunu olan ve yıllardan beri tüm benliğiyle Gençlerbirliği ile Ankaragücü’nü destekleyen N., Ankaragücü’nün Galatasaray’a yenilerek düşme hattına yaklaşmasının ve bu arada Kayserispor’un da beklenmedik bir şekilde Gaziantepspor’u deplasmanda yenerek düşme barajının iyice yükselmesine yol açmasının da verdiği keyifsizlikle vurdu kafayı yattı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., bir an için düşündü: 16 yaşından beri Ankara takımlarının peşinden koşuyordu. Artık ellisine merdiven dayamıştı ve şampiyonluk görmek istiyordu. Tribünleri tıklım tıklım doldurmuş olan taraftarların arasında şampiyonluk şarkıları söylemek istiyordu. Güçlü ve zengin, istediği futbolcuyu ve teknik adamı alabilen, istemediğini de gönderebilen, hep şampiyonluğa oynayan ve şampiyonluk dışındaki hiçbir sonucu başarı olarak kabul etmeyen bir kulübün taraftarı olmak istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, biraz düşününce bu takımı bulmuştu N.: Fenerbahçe!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe’yi tutabilirdi. Bir takımın taraftarı olmak için bilgi, görgü, meslek, kentlilik bilinci, vs. gibi özelliklere gerek yoktu ki! Fenerbahçeliyim derdin olur biterdi. Zaten herkes öyle yapmıyor muydu? Fenerbahçeliyim diyordun Fenerbahçeli oluyordun. Galatasaraylıyım diyordun Galatasaraylı oluyordun. Beşiktaşlıyım diyordun Beşiktaşlı oluyordun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin bütün kentlerindeki insan yığınları bu takımları tutuyor, bu takımları tartışıyor, kendi kentlerinde bu takımların taraftar derneklerini kuruyor, bu takımlara para akıtıyorlardı. Türkiye’de futbolun yapısını belirleyen en büyük özellik güç ve paraydı. Evine ekmek götürmekte zorlanan Ankaralı, Kütahyalı, ya da Konyalı bir işsiz ağzını yaya yaya, dişlerini göstere göstere gülerek Fenerbahçeli, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olduğunu söyleyebiliyor; Alex’i Brezilya’dan nasıl getirdiklerini ballandıra ballandıra anlatabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonraki yaşamında, tuttuğu takımın başarılarıyla mutlu olmak ve öğünmek isteyen N., bu duygu ve düşüncelerle kesin kararını verdi: Bundan sonra Fenerbahçeli olacaktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden? Çünkü, bu üç İstanbul takımı içinde en zengini, en başarılısı, en güçlüsü Fenerbahçe’ydi! Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım bir demecinde, artık sadece sahada değil masa başında da kazanmayı öğrendiklerini gururla söylememiş miydi? Artık sahada da, masa başında da sürekli galip gelen ve başarılı olan bir takımın taraftarı olacaktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bir sorun vardı: N., Ankara’da yaşıyordu. Hayatının tamamına yakını Ankara’da geçmişti ve Ankara’yı çok seviyordu. Yaz aylarında tatile gitmek için bile Ankara’dan ayrılmak istemezdi. Birkaç gün ayrılsa Ankara’yı, arkadaşlarını ve yakınlarını hemen özlerdi. Fenerbahçe ise bir İstanbul takımıydı ve Ankara’ya yalnızca üç maç için gelebilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun! Onun da kolayı vardı: Fenerbahçe’nin Ankara’da oynayacağı maçları 19 Mayıs Stadı’nda Ankaralı Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte izler; İstanbul’daki maçları ile diğer deplasman maçlarını izlemek için de son yıllarda yerden mantar biter gibi çoğalmış olan Digitürk salonlarından birine giderdi. Diğer Ankaralı Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte sarı-lacivert şapka, atkı, forma ve bayraklarla sık sık dev ekranlı televizyona doğru hareketlenerek heyecanla tezahürat yapmak da çok hoş olurdu yani! Ayrıca zaten bütün televizyonlar ve gazeteler de yalnızca bu takımlardan bahsediyor, bu takımlardan haberler veriyordu. Luciano’nun çocuğunun diş çıkardığından, Alex’in eşinin televizyonda hangi Brezilya dizisini izlediğinden bile haberiniz oluyordu. Anlı şanlı spor yazarları gazetelerdeki köşelerinde ve televizyon programlarında uzun uzun bu takımların maçlarını yorumluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., bunları düşününce birden keyiflendi. Artık gazetelerdeki spor sayfalarını daha bir zevkle okuyabilecek, saatlerce süren televizyon programlarını daha bir dikkatle izleyebilecek ve kendince yorumlar yapabilecekti. Ezeli rakipler Galatasaray ve Beşiktaş’ın başkanları ile yöneticilerine daha çok kızabilecek, yeri geldiğinde onlarla daha çok alay edebilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bu sorun da çözülmüştü. Kısacası işlem tamamdı. Onu Fenerbahçe taraftarlığına kaydedecek bir makam ve defter de olmadığına göre kendisini artık Fenerbahçeli olarak sayabilir; her yerde gururla Fenerbahçeli olduğunu söyleyebilirdi. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempatisi hala devam ediyordu ama kurtulmuştu artık bu Ankara takımlarından. Zaten o takımların başkanları ve yöneticileri de Fenerbahçeli, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlıydı aslında. Ve hiçbir zaman bu takımların taraftarı olduklarını gizleme gereği bile duymuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya taraftarlar? Ankara takımlarının taraftarlarının sayısı artmak yerine gittikçe azalıyor, 19 Mayıs Stadı her geçen gün biraz daha tenhalaşıyordu. Ama N., yumuşak bir vücut çalımıyla kurtulmuştu bu sıkıntılı taraftarlıktan. Çünkü artık sürekli olarak şampiyonluk kovalayan, şampiyonluktan başka bir şey düşünmeyen, şampiyonluk dışındaki her dereceyi başarısızlık sayan güçlü ve zengin Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin taraftarıydı o!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve o büyük gün geldi çattı: 15 Mayıs 2005 Pazar akşamı… Ankaragücü-Fenerbahçe maçı…&lt;br /&gt;Ankaralı bir Fenerbahçe taraftarı olarak 19 Mayıs Stadı’nda izleyeceği bu ilk maç için sabahtan itibaren hazırlanmaya başladı N… Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün kombine biletlerini cüzdanından çıkardı ve hatıra olarak saklamak için bir kutuya koydu. Çok heyecanlıydı. Acaba Ankaragücü’ne kaç gol atacaklardı? Yeneceklerdi; bu kesindi. Ama kaç gol atacaklardı? Önemli olan buydu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankaragücü yönetimi de Fenerbahçe taraftarlarına her zaman olduğu gibi bir güzellik yapmış; Maraton’un yarısını, Saatli’yi ve Kapalı’yı Fenerbahçe taraftarlarına tahsis etmişti. Yani Fenerbahçe taraftarları stadda da üstünlüğü ele geçirmiş olacaklardı. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kim bilir ne coşkulu tezahüratlar yapar, şampiyonluk şarkılarıyla inletirlerdi stadı. Her golden sonra bir kere “Pınarbaşı”nı söyleseler, en az beş defa söyleyebileceklerini düşünüyordu bu türküyü. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve biletini alıp stada girdi N… Stadın girişinde aldığı sarı-lacivert atkısı ve şapkasıyla Maraton’un sağında Ankaralı Fenerbahçe taraftarlarının arasına oturdu. Stadın Fenerbahçelilere ayrılmış olan bölümleri tıklım tıklımdı. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N.’nin içi kıpır kıpırdı. Tezahürat yapmak istiyordu.&lt;br /&gt;Ve önce Saatli’deki Fenerbahçeliler tezahürata başladılar. Sonra Kapalı, sonra da Maraton’daki Fenerbahçeliler katıldılar onlara. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bakın, Fenerbahçeli futbolcular çıktılar sahaya ısınmak için! Şu Alex mi? Şu da Nobre öyle değil mi? Luciano yok mu bugün? “AYLAVYU ALEX!... AYLAVYU ALEX!... AYLAVYU ALEX!... AYLAVYU ALEX!... OLE!... OLE!... OLE!... TUNCAY BURAYA!... TUNCAY BURAYA!... TUNCAY BURAYA!... TUNCAY BURAYA!... OLE!... OLE!... OLE!... NOBRE, NOBRE, NOBRE, NOBRE, MARCİO NOBRE!... NOBRE, NOBRE, NOBRE, NOBRE, MARCİO NOBRE!... OLE!... OLE!... OLE!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan tribünde, tel örgülerin ardında Ankaragücü taraftarları var. Çok kızgınlar. Kızmayın arkadaşlar. Neden kızıyorsunuz ki? Gelin siz de Fenerli olun! Fener’in kapısı herkese açık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telin ardından Pegasusluları görüyor N.: Şu Volkan, şu Tufan, işte Oktay da orada… Murat, Bülent, Fevzi, Burç, Tuğrul, Kürşat, Hakan, Metin Akgün, Ziver ve N.’nin isimlerini sayamadığı diğer Ankaragüçlüler Fenerbahçe tribününe bakıyorlar.&lt;br /&gt;İşte! Bakın, onların hemen yanındakiler de Volkan’ın oğlu Ulaş ile ortaokul ve lise öğrencilerinden oluşan Genç Pegasuslular değil mi? Ne arıyorsunuz orada çocuklar? Yazık oluyor size yahu!... Daha çok küçüksünüz. Önünüzde uzun yıllar var. Eğer hep mutlu olmak istiyorsanız bu iş çok kolay: Gelin siz de Fenerli olun!&lt;br /&gt;İşte! Şurada, demirin üstündekiler de Anti X grubu... Onlar da Fenerbahçe tribününe bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., pek iyi duyamıyor ama Ankaragüçlüler bir şeyler söylüyorlar. Evet, şimdi ses yükseldiği için daha iyi duyuyor N.: “ANKARA’NIN EKMEĞİ HARAM OLSUN!...” diyorlar; “BURASI ANKARA, BUNLAR YALAKA!...” diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Ankaragücü taraftarları da çok küfürbaz canım! Hep böyleler zaten. Galatasaraylılara da, Beşiktaşlılara da böyle yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe tribünleri hareketleniyor. Ankaralı Fenerbahçe taraftarları büyük bir keyifle ağızlarını doldura doldura bağırıyorlar: “BURASI KADIKÖY BURDAN ÇIKIŞ YOK!... BURASI KADIKÖY BURDAN ÇIKIŞ YOK!...” ve devam ediyorlar: “ANKARA KÜMEYE!... ANKARA KÜMEYE!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe taraftarlarının bulunduğu tribünler bu tezahüratla inlemeye başlıyor.&lt;br /&gt;Bu da ne böyle! Şimdi de Ankaragücü taraftarlarına el-kol işareti yapıyorlar ve küfür ediyorlar. Birisi, elindeki demir parayı Ankaragüçlülere fırlattı. Bu adamın üzerinde demir para ne geziyor? Polisler aramamış mı acaba? Bu Ankaralı Fenerbahçe taraftarları da, Galatasaray taraftarları da, Beşiktaş taraftarları da ister Ankaragücü, isterse Gençlerbirliği ile oynadıkları maçlarda Ankaragücü ve Gençlerbirliği taraftarlarına el-kol işareti ile kışkırtıcı, hatta küfürlü tezahürat yapıyorlar ve madde atıyorlar yahu! Bu kadarı da terbiyesizlik ama!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de Ankaragücü tribünlerindeki tüm taraftarlar, tek bir vücut halinde, hep bir ağızdan o özgün ve güzel tezahüratlarını haykırmaya başladılar: “GURURLUYUZ GÜÇLÜYÜZ ANKARAGÜÇLÜYÜZ! GURURLUYUZ GÜÇLÜYÜZ ANKARAGÜÇLÜYÜZ!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından daha şiddetli haykırışlarla başka bir özgün tezahürata başlıyorlar: “İYİ GÜNÜNDE KÖTÜ GÜNÜNDE HEP BERABERİZ. ÇÜNKÜ BİZ ANKARAGÜÇLÜYÜZ!.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman Allahım! Bunlar, N.’nin uzun yıllardan beri en çok sevdiği tezahüratlar... N., bir anda allak bullak oluyor ve heyecanla titreyerek ürperiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada stadın dışından birisi N.’ye sesleniyor ve dışarı çağırıyor onu: “Yanlış yerdesin, biz Maraton’un soluna gireceğiz, buraya yani dışarı gel de beraber girelim. Ben sensiz giremem” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de kimsin?” diye soruyor N.: “Neden bensiz giremezmişsin ki?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdaki ses: “Çünkü ben senin ruhunum!” diyor: “Beden olmadan ruh içeri giremez! Sen ise ruhunu yitirmiş, ruhsuz bir bedensin yalnızca! Bir hiçsin! Bir zavallısın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., bu sesle birdenbire irkiliyor ve Ankaralı Fenerbahçe taraftarlarının bir maçlığına, geçici olarak oluşturduğu bu tribün grubuna ait olmadığını, bu kişilerle paylaşabileceği ortak hiçbir şeyinin bulunmadığını anlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir titreme nöbetine kapılıyor. Oradan hemen ayrılmak; tel örgüleri aşarak yan tribündeki Ankaragüçlülerin arasına gitmek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü o bir Ankaralı! Eski günlerdeki gibi Ankaralıların, Ankaragüçlülerin, arkadaşlarının arasında olmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarıyla kucaklaşmak, sohbet etmek, şakalaşmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe atkısını ve şapkasını usulca çıkarıyor ve oturduğu koltuğa bırakıyor. Tel örgünün yanındaki polisin yanına gidiyor. Fenerbahçe tribününe yanlışlıkla girdiğini, oysa arkadaşlarının yandaki tribünde olduğunu, onların yanına gitmek istediğini söylüyor polise.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis kabul etmiyor: “Burada izleyeceksin bu maçı” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”O zaman ben de staddan çıkmak istiyorum” diyor N.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çıkamazsın, çünkü çıkmak yasak” diye cevap veriyor polis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., çaresizce ve endişe içinde sağına soluna bakınıyor. Kendisini kapana kısılmış gibi hissediyor ve buradan kurtaracak bir tanıdık arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, dışarıdaki ses stadın duvarına tırmanıp oturmuş, N.’ye bakıyor gülümseyerek. “Gel!” diyor: “Gel, beni yani ruhunu içine al da birlikte buradan aşağı atlayıp kurtulalım. Ankaragüçlülerin yanına gidelim!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., heyecanla merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp stadı çevreleyen duvara ulaşıyor ve ruhuyla bütünleşip aşağı atlıyor! Oysa, oradan atladığı zaman belki kolları, bacakları, birçok kemiği kırılacak; belki de sakat kalacak. Ama bu onun için o kadar önemli değil o anda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, ruhuyla bütünleşerek staddan aşağı atlayan N. daha yere değmeden kan-ter içinde uyanıyor; sağına soluna bakıyor: Evinde, yatağında!…&lt;br /&gt;Gördüğü bir kabustan başka bir şey değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tan ağarmış. Biraz sonra sabah olacak. Ankara, açık ve güneşli bir Pazar sabahına hazırlanıyor. Sabah Gençlerbirliği’nin mali genel kuruluna, öğleden sonra da Gençlerbirliği-Malatyaspor maçına gidilecek. Ne güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önümüzdeki Pazar gününe çok var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N., yatağından kalkıyor; gardıropta asılı ceketinin cebindeki cüzdanını çıkarıp içine bakıyor: Evet, Ankaragücü ve Gençlerbirliği’nin kombine biletleri cüzdanında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sorun yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatlıyor N. ve karyolanın tahtasına vuruyor üç kez. “Rüyası bile kötü!” diyor, kendi kendine gülümseyerek: “Rüyası bile kötü!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Mayıs 2005&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 49-56)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;            KALEMİZDE KAPTAN ADİL VAR-Necdet Özkazancı (Sayfa: 46-53)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-4004107794202675758?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/4004107794202675758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=4004107794202675758&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4004107794202675758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4004107794202675758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/iki-eski-taraftarin-tribn-sohbeti-aralk.html' title='ANKARA’DA FENERBAHÇELİ OLMAK (11 MAYIS 2005)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-1276219242477026594</id><published>2007-12-01T17:54:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:10:41.113+02:00</updated><title type='text'>ÇOK ÖZEL BİR MAÇ (8 ARALIK 2003)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Geç aslanım kaleye, biraz da sen Şumaher ol!”&lt;br /&gt;“Aslanım ne biçim Şumaher'sin ya, atlasana adamın ayağına!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1989… Aylardan Ağustos… Polatlı’nın Esentepe Mahallesinde çok sıcak, sakin, sessiz ve bir o kadar da sıkıcı ve bunaltıcı bir Cumartesi günü… Öyle ki bu cehennem sıcağında yaprak bile kımıldamıyor! Ağustos böcekleri ise tam aradıkları havayı bulmuş, repertuarlarındaki tüm şarkıları durmaksızın seslendirerek dosta, düşmana mutluluklarını haykırıyorlar! Suya hasret toprak sıcaktan kavrulmuş ve susuzluktan yer yer yarılmış… İnsanların üstünde Meksikalılar gibi fena halde siesta yapma isteği uyandıran bir miskinlik ve gölge arama isteği var… Kimileri zaten bu isteklerini hayata geçirmiş ve güzellik uykusuna çoktan yatmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu koşullarda, yeni sezon başlamadan önce tarafsız sahada seyircisiz ve hakemsiz oynanan özel bir maç: Fenerbahçe-Polatlıspor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, anlatacağım anı öyle çok olağanüstü ya da ilginç bir olay değil! Hatta belki çok sıradan ve çocukça sayılabilir, belki de anlatmaya bile değmez! Ama ben ne zaman stad önlerinde veya tribünlerde, sırtında bir İstanbul takımının formasıyla babasının elinden tutmuş ya da tepesine çıkmış küçük bir çocuk görsem, ne zaman Ankara takımlarının İstanbul’un "üç büyükleri" ile (!) 19 Mayıs Stadı’nda oynadıkları maçlarda gırtlaklarını parçalarcasına “BURASI KADIKÖY, BURDAN ÇIKIŞ YOK! BURASI İNÖNÜ, BURDAN ÇIKIŞ YOK! BURASI SAMİ YEN, BURDAN ÇIKIŞ YOK!” diye tezahürat yapan ve Ankara takımları ile taraftarlarını aşağılayıp ağızlarını doldura doldura küfür eden Ankaralı gençlerin tıklım tıklım doldurduğu Kapalı, Maraton ve Saatli tribünlerine üzüntüyle baksam, hep aklıma dört afacanla yaşadığım bu olay gelir ve bir yandan yılların ne kadar çabuk geçtiğini, bir yandan da insanların daha küçücük bir çocukken bir takıma nasıl bağlanmaya başladıklarını düşünmeden edemem. Tıpkı Pazar günü oynanan Ankaragücü-Fenerbahçe maçında olduğu gibi… Tıpkı geçenlerde oynanan Gençlerbirliği-Beşiktaş maçında olduğu gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, 1989 yılının Ağustos ayının bu çok sıcak ve bunaltıcı bir Cumartesi gününde, tek katlı evimizin bahçesindeki vişne ağacının gölgesinde, Konya’dan gelen ve bir süreden beri bizde kalmakta olan altı yaşındaki yeğenim Levent ile oturmuş, sıkıntıdan patlayarak amaçsızca şakalaşıp vakit geçirmeye çalışırken, Levent’in üç arkadaşı yanımıza geliyor: Özgür, Onur ve Murat… Bilye oynamak istiyorlar. Tabii onları görünce içimdeki çocuk hemen harekete geçiyor ve bu tür durumlarda her zaman yaptığım gibi bu minik afacanlara hangi takımı tuttuklarını sorarak sohbete başlıyorum. Keratalar farklı takımları tutsalar birbirlerine düşürüp biraz eğleneceğim ama hepsi doğal olarak o sezonun şampiyonu Fenerbahçe’yi tutuyor. Fenerbahçe de Fenerbahçe hani; 100 gol sınırını geçip büyük sükse yapmış ve onlara göre tabii ki en büyük Fenerbahçe, başka büyük yok! Ben de ne yapayım, onları kızdırmanın başka bir yolunu bulamadığım için gülümseyerek o sezon ikinci ligde oynamış ve güç bela averajla kümede kalmış olan Polatlıspor’un Fenerbahçe’den daha büyük olduğunu iddia ediyorum ve “Fenerbahçe istediği kadar şampiyon olsun. Polatlı Fener’i yener, hem de beş çeker!” diyorum. Bizim afacanların suratları birden değişiyor. Onur: “Hiç de bile, esas Fener Polatlı’ya beş çeker!” diyerek itiraz ediyor. Özgür: “Hem de Aykut tam üç tane sallar!” diye onu tamamlıyor. Yeğenim Levent durur mu, o da lafa karışıyor: “Rıdvan Polatlı’nın hepsini çalıma dizer, akıllım!” Murat ise: “Bir kere, Şumaher gol yemez ki!” sözleriyle bana son darbeyi vuruyor. Ben biraz daha kışkırtmak için: “Ama Fener toprak sahada oynayamaz ki. Hepsi yere düşer, dizleri kanar!” diye bir zarf atıyorum. Özgür: “Bir kere, ona sarı kanarya demişler!” diyerek Fener’in futbolcularına bir şey olmayacağını ima etmeye çalışıyor. Olay artık tam benim istediğim noktaya geliyor ve tüm acımasızlığımla diyorum ki: “Kanarya küçücük bir kuş. Polatlı o sarı kanaryanın incecik boynunu koparıverir!” Afacanlar, cevap verememenin çaresizliği ve şaşkınlığıyla birbirlerine bakıyorlar. Ben nihayet: “İsterseniz gelin maç yapalım. Siz Fener olun, ben de Polatlı. Bakalım kim büyükmüş ortaya çıksın” diyerek maç teklifimi yapıyorum. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz!... Onlar da zaten oyun peşindeler ve aradıkları da zaten bu: Oyun olsun da ne olursa olsun. Teklifimi büyük bir sevinçle kabul ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Levent hemen evden plastik topunu getiriyor. Karşıdaki okulun bahçesine girip, topladığımız taşlarla kaleleri kuruyoruz. Bu maçta ben Polatlıspor’um, onlar ise Fenerbahçe. Murat kaleye geçip Şumaher oluyor. Levent: Oğuz, Özgür: Rıdvan, Onur: Aykut rolüne giriyor. Levent aynı zamanda topun sahibi olduğu için takım kaptanı ve bu da son derece doğal!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve büyük maça başlıyoruz. Okulun bahçesinde bizden başka kimse yok. Yani seyircisiz oynanan bir özel maç bu! Maçın hemen başında bizimkiler bana arka arkaya iki gol atıyorlar. Gollerden sonra birbirlerine sarılmaları ve sevinç gösterileri görülmeye değer. Ama hayat tabii ki sadece sevinçli anlardan ibaret değil, biraz da üzüntüyü yaşamaları lazım öyle değil mi? Bir gol atıyorum. Bu golü biraz sessizlikle karşılayıp pek bir şey söylemiyorlar. Bir gol daha atıyorum. Şimdi durum 2-2… Canları biraz sıkılıyor ama belli etmemeye çalışıyorlar. Ben üçüncü golü de atıp durumu 3-2 yapınca Fener’de ilk çatlak oluşuyor ve futbolcular birbirlerine düşmeye başlıyorlar. Kaptan Oğuz, pardon yeğenim Levent çok bozuluyor ve kızgınlıkla Aykut rolündeki Onur’a çıkışıyor: “Geç aslanım kaleye, biraz da sen Şumaher ol. Murat Aykut olsun!” Onur: “Bana ne oğlum, ben Şumaher olmam. Özgür Şumaher olsun. Murat da Rıdvan olur” diyerek karşı çıkıyor. Levent buna çok kızıyor ve takım arkadaşlarını sert bir şekilde tehdit ediyor: “O zaman ben de oynamam, topumu alır giderim!” Rıdvan rolündeki Özgür hemen “Tamam aslanım, ben Şumaher olurum” diyerek araya giriyor ve kaleye geçip ortamı yumuşatıyor. Bu arada her maçta olduğu gibi bu maçta da tartışmalı pozisyonlar olmuyor değil tabii ki… Örneğin bir keresinde vurduğum bir top taşın üstünden dışarı gidiyor. Ben “GOOOL” diye bağırıyorum. Levent hemen itiraz ediyor: “Valla billa gol değil dayı, taşın üstünden gitti!” Ama ben ısrarlıyım. Ortama biraz heyecan katmak için: “Görmüyor musun, top taşın içine değdi. Onun için bu gol!” diyerek bastırıyorum. Levent hemen taşın yanına koşuyor ve elleriyle taşa dokunarak: “Baksana dayı, top tam buradan gitti. Bana ne bu sayılmaz, taş üstü!” diyerek itiraza devam ediyor. Fener’in diğer futbolcuları da pozisyona “taş üstü” diye itiraz edip Levent’e tam destek veriyorlar. Ben yalnız kalıyorum: “Buz gibi gol ama hadi neyse taşüstü olsun bakalım!” diyerek itirazı kabul edince bizim elemanlar rahatlıyorlar ve sevinçle birbirlerine sarılıyorlar. Neyse, artık bir gol yemenin zamanı… Durum 3-3 olunca bizimkiler sanki şampiyon olmuş gibi seviniyorlar. Alt alta, üst üste birbirleriyle kucaklaşıp attıkları golü kutluyorlar. Moralleri zirvede… Ama bilirsiniz Osmanlı’da oyun çok, daha onlar için azap bitmedi. Bu sevinçleri çok kısa sürecek. Hemen bir gol atıp durumu 4-3 yapıyorum. Oğuz rolündeki Levent, Şumaher rolündeki Özgür’e çıkışıyor: “Aslanım ne biçim Şumaher'sin ya, atlasana adamın ayağına!” Özgür bozuluyor ama cevap vermiyor, elleri belinde öyle bakıyor. Toprak sahada oynadığımız için yerden kalkan tozlar terleriyle karışmış durumda ve hepsi nefes nefese. Üzgün ve çaresizler ama bu halleriyle o kadar sevimli ve şirinler ki! Artık bir gol daha yiyelim de neşeleri biraz yerine gelsin. Durum 4-4 olunca müthiş seviniyorlar. Hepsi yerde, birbirlerinin üzerine atlıyorlar. Fakat sevinçleri yine kısa sürüyor: Ben üst üste iki gol birden atınca canları çok sıkılıyor. Yorgunluktan terlemiş, çaresizlikten bitkin düşmüşler. Aslında niyetim iki gol de onlara attırıp maçı 6-6 berabere bitirmek… Ama o da ne! Yenilgiyi kabullenemeyen Levent’in iyice büzüşmüş dudakları titremeye başlıyor. Gidip topu koltuğunun altına alıyor ve arkadaşlarına çıkışıyor: “Verin aslanım topumu. Ben oynamıyorum. Hiç pas vermiyorsunuz!” Ben çağırıyorum: “Gel kaptan, devam edelim. Daha gol atarsınız belki!” diyorum. “Hayır, oynamıyorum dayı. Bunlar beni dinlemiyor yaaa!” diyerek ağlamaklı bir şekilde koltuğundaki topla eve yöneliyor. Ben ortamı yumuşatmak için: “Hadi gelin size gofret alayım. Birer de gazoz için bakalım Fener’in sarı kanaryaları” diye reddedemeyecekleri bir teklifte bulunuyorum. Hala üzgünler ve ter içinde nefes nefese solumaya devam ediyorlar. Tabii gofretleri yiyip terleri soğuduktan sonra gazozları da içerek kendilerine geliyorlar ve yeniden eski neşelerine kavuşuyorlar. Kızdırmak için: “Gördünüz mü, nasıl yendik ama sizi?” diye bir laf atıyorum ortaya. Onur: “Ama sen bizden büyüksün” diyerek gayet mantıklı bir şekilde itiraz ediyor. İçimdeki çocuk hala devam etmek istiyor: “Ama siz de dört kişiydiniz. İyi paslaşsaydınız belki yenerdiniz. Gördüğünüz gibi Polatlı Fener’den büyükmüş!” diyorum. Arkasından da: “Hadi şimdi gidin biraz da gölgede bilye oynayın” diyerek kahveye gitmek üzere kalkıp yanlarından ayrılıyorum. Bizimkiler de bilya oynamak için kendilerine iyi bir gölge aramaya koyuluyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hey gidi günler! Hey gidi yıllar! Ne de çabuk geçmiş. Şimdi o afacanların hepsi aslan gibi birer delikanlı… Levent üniversitede okuyor ve artık Fenerbahçeli değil Galatasaraylı… Futbola hala ilgi duyuyor ama basketbol oynuyor… Yıllardır görmediğim Onur, Özgür ve Murat beni şimdi görseler tanırlar mı? Fener’in Polatlı’ya 6-4 yenildiği bu çok özel maçı hatırlarlar mı? Acaba şimdi hangi takımı tutuyorlar? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Evet, yıllar önce dört afacanla yaşadığım ve benzerlerini bir çok kişinin de yaşadığını düşündüğüm bu anının gördüğünüz gibi olağanüstü ya da çok ilginç bir yanı yok… Hatta belki de çok sıradan ve anlatmaya bile değmez. Ama ben yine de ne zaman stad önlerinde ya da tribünlerde sırtında bir İstanbul takımının formasıyla babasının elinden tutmuş veya tepesine çıkmış ya da yanına oturmuş küçük bir çocuk görsem, ne zaman Ankara takımlarının İstanbul’un "üç büyükleri" ile (!) oynadıkları maçlarda 19 Mayıs Stadı’nın tribünlerine baksam, ne zaman Ankara kulüplerinin futbol okullarındaki ufaklıklarla konuşsam aklıma nedense bu olay gelir ve bir yandan eski günleri anımsayıp gülümserken bir yandan da düşünürüm: Acaba bir insan daha çocukluktan itibaren bir takımın taraftarı haline nasıl gelir? Özellikle minik afacanların sürekli şampiyonluğa oynayan, şampiyon olan ve üst üste büyük başarılar elde eden zengin ve güçlü İstanbul takımlarını tutmaya başlamaları bir rastlantı mı? Yoksa güce ve başarıya tapmaya daha çocukluktan itibaren mi şartlandırılıyoruz? Çocukken edinilmiş taraftarlık duygusu daha sonraki yıllarda büyüdükçe değişip başka takımlara kayabilir mi? Özellikle çocuklara, Ankara futbolunu ve ait oldukları kentin futbol değerlerini nasıl öğretebiliriz, nasıl kabul ettirip sevdirebiliriz? Genç taraftarların sayısını nasıl artırabiliriz? Acaba biz de Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün futbol okullarındaki binlerce afacana bu takımların oyuncularının isimlerini takma isim olarak versek ve bu çocuklar futbol okulunda eğitim gördükleri süre içinde arkasında Ankara takımlarının futbolcularının isimlerinin yazılı olduğu eşofmanları ve formaları giyip bu isimlerle çağrılsalar, zaman içinde kendilerini bu futbolcularla özdeşleştirebilirler mi? Ya da ne bileyim, bu çocuklara saha çalışmalarından önce sıkıcı olmayan kısa seanslar halinde Ankara takımlarının başarıları ve büyüklükleri anlatılsa, attıkları güzel gollerin ve aldıkları kupaların görüntüleri seyrettirilse biraz olsun Ankara takımlarına karşı bir hayranlık uyandırılabilir mi? Bu, hiç olmazsa futbol okullarındaki küçük afacanlara taraftarlık yolunu biraz olsun açabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, mahalle aralarından çığlık çığlığa çocuk sesleri geliyor! Siz de duyuyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz Gençlerbirliği’yiz tamam mı? Ben kaptanım, Ümit’im!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Emre, sen kaleye geç Gökhan ol!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geçen sefer de kaleye ben geçmiştim aslanım. Şimdi de başkası geçsin. Ben Ümit olmak istiyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam oğlum, ben geçerim kaleye. Bu sefer de ben Gökhan olayım bari!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben Serkan Balcı'yım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Golleri hep ben atıyorum. Ben Youla'yım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslanım hep sen Youla oluyorsun ya! Bırak, bir defa da biz olalım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de Deniz Barış'ım oğlum. Bak, babam bana formasını bile aldı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz de Ankaragücü’yüz. Ben Hakan Kutlu'yum. Geride oynayacağım bugün!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben Adem’im!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman ben de Hüseyin'im!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben Umut'um!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben bugün orta sahadayım. Özgür'üm!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolcu isimleri böyle çığlık çığlığa paylaşılmaya çalışılırken sesler bir an için kesiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, takımlar nihayet kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maç başlıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın sağlıcakla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 8 Aralık 2003&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: YENİLSEN DE YENSEN DE-Necdet Özkazancı (Nisan 2004)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-1276219242477026594?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/1276219242477026594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=1276219242477026594&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1276219242477026594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/1276219242477026594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/ok-zel-bir-ma-8-aralik-2003.html' title='ÇOK ÖZEL BİR MAÇ (8 ARALIK 2003)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-8007279478598861078</id><published>2007-12-01T17:42:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:13:11.965+02:00</updated><title type='text'>GÖLGE’NİN YARIM KİLO KIYMA PARASINDAKİ İZİ VE HAKEME GÜCENEN DENİZKIZI EFTALYA (20 EKİM 2003)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Ben enayi miyim oğlum, 10 bin lira verip maça gidecek? Onun yerine yarım kilo kıyma alır, köfte yapar, yerim!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uvertür – Gölge&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önceydi. Polatlıspor’un 3. ligde oynadığı o kadim zamanlardan birinde, Ekim ayının serin bir Pazar günü telaşlı adımlarla Şehir Stadındaki maça giderken karşılaştığımızda, maç hastalığımdan dolayı bana takılmak için söylemişti ilk defa bu sözleri Gölge... Devamlı gittiği Çarşı’daki kahvede oynadığı anastrayı bitirmiş eve dönüyordu. Merakla nereye gittiğimi sormuştu. Ben: “Hiiiç, maça gidiyorum Gazi!” dedikten sonra “Sen gitmiyor musun yoksa? İstersen gel beraber gidelim” diyerek maça davet edince gülerek cevap vermişti: “Ben enayi miyim oğlum, 10 bin lira verip maça gidecek? Onun yerine yarım kilo kıyma alır, köfte yapar, yerim!” Son zamanlarda her şeyi kıymaya endekslemişti ve bu halini çok sevimli bulduğum için fırsat çıktığında takılmaktan ve onu kışkırtmaktan geri kalmıyordum. Ben: “Yapma Gazi, biz şimdi enayi miyiz yani?” deyince “Yok canım, sana enayi demedim. Ben enayi değilim dedim” diye lafı değiştirmişti. Bunun üzerine ben: “Sen gel, maçı beraber seyrederiz. Ben ısmarlarım” dediysem de “Sana yük olmayayım, sen git, arkadaşlarınla seyret, keyfine bak!” diyerek son sözünü söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Piqniquetto – Bir Tercih Sorunu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma akşamı dükkanı kapatıp çıkarken, bizim Emre’nin Babası’yla ertesi gün oynanacak olan Ankaragücü-Elazığspor maçına gitmek için sözleştik. Milli maç nedeniyle verilen aradan dolayı koca bir hafta sonunu stadyumda sıkı bir lig maçı seyredemeden geçirdiğimizden aç kalmıştık. Gerçi Çarşamba akşamı Maltepe’deki lokalde Blackburn Rovers-Gençlerbirliği maçını televizyondan seyretmiş ve neredeyse heyecandan kalp krizi geçirme noktasına geldikten sonra tur atladığımız için çok sevinmiştik ama bizim gibi iflah olmaz maç hastalarının en etkili ilacı stadyumdu. Yemyeşil, halı gibi bir saha, tezahürat yapan taraftarlar, çekirdek çitleyen seyirciler, son derece mantıklı bir uygulama ile seyircilerin yanındaki kola ve şişe suları ile ceplerindeki demir paraları ve çakmakları toplayan güvenlik görevlileri, buna karşılık yine son derece mantıklı bir uygulama ile içeride çekirdek, kutu kola ve kapalı bardak suyu satıp para üstünü demir para ile veren satıcılar… Hepsini çok özlemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü saat 10.00’da işler yolunda mı, yoksa bir aksilik var mı düşüncesiyle Emre’nin Babası’na telefon ettim: “Usta ben saat 14.00’de çıkıyorum. Sen de evden çıkıp okulun önünde bekle de geçerken seni de alayım” dedim. Bizimki üzgün ve bezgin bir sesle: “Ben maalesef gelemiyorum teyzemin oğlu. Hanımın arkadaşları Gölbaşı’na pikniğe davet etmişler. Piknik mevsiminin sonlarıymış. Biz de şimdi mecburen oraya gideceğiz artık ne yapalım. Kusura bakma, sen benim için de seyret!” diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, emir büyük yerden gelmişti; "İçişleri Bakanı" böyle istemiş ve Gölbaşı’nda piknik için arkadaşlarına söz vermişti; çok üzülmüştüm ama yapılacak fazla bir şey yoktu… Ben yine de hemen pes etmemek için bir yoklama çektim: “Bugün maça gideceğimizi yengeye söylemedin mi yoksa babadostu? Belki yüreği biraz yumuşar da izin verirdi. İstersen yengeyle ben konuşup izin isteyeyim” diye bir zarf attım. Bizimkinin: “Söylemez olur muyum usta, hem de Cuma akşamı eve gider gitmez söyledim ama o da arkadaşlarıyla sözleşmiş. Olmaz dedi, kestirdi attı. Antrenman, maç, antrenman, maç, antrenman, maç; fazla kafayı takmışız bu işe! Pikniğe gidersek biraz değişiklik olurmuş. Hatta dur bak, sizi de davet ediyor, ne olur onlar da gelsin diyor!” cevabıyla karşılaşınca baktım iş kötüye gidiyor, bizimkini maça götürelim derken biz de bir hafta iple çektiğimiz maçtan olacağız, onu kaderiyle baş başa bırakmak zorunda kaldım: “Yok abiciğim. Biliyorsun, mangalın dumanı ciğerlerime iyi gelmiyor. Staddaki temiz ve dumansız hava benim için daha iyi. Yengeye selam söyle ve teşekkürlerimi ilet. Size iyi eğlenceler. Haydi hoşçakalın!” dedikten sonra yine takılıp bulaşmadan edemedim: “Aman halamınoğlu, mangalın ateşini iyi harla da sönmesin. Ayrıca ızgarayı da iyi yağla ve başında bekle ki kanatlar yanıp kurumasın!” diyerek cevap vermesine ve kızmasına fırsat tanımadan telefonu kapattım ve derin bir nefes aldım. Konuşmaya tanık olan eşim: “Hayrola usta, pikniğe mi gidiyorlarmış? Keşke bizi de davet etseler de biz de gitseydik. Maç, maç, maç; bir gün de pikniğe gidelim ne olursun!” diye sızlanınca, “Çok isterdim ama maalesef davetli değilmişiz. İstersen seni maça götüreyim, sen de gel, biraz açılırsın” diyerek öylesine bir kıtır attım. Eşim her zaman olduğu gibi: “Yok, teşekkür ederim, dokunuyor. Ben almayayım beyefendi. Size iyi maçlaaar!” sözleriyle konuyu kapatınca ben de memnuniyetle fazla ısrar etmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bu konuşmalardan sonra ortaya şöyle bir tablo çıktı: Emre’nin Annesi, eşini yani bizimkini maçtan alıkoyup pikniğe götürdüğü için mutluydu. Emre’nin Babası da maça gidemediği için biraz mutsuz ama pikniğe giderek eşini mutlu ettiği için mutluydu. Eşim maça gitmediği ve ben de bu konuda fazla ısrar etmediğim için mutluydu. Ben ise yumuşak bir vücut çalımıyla üç kişinin arasından sıyrılıp pikniğe gitmekten ve dolayısıyla mangal başında pineklemekten kurtulduğum, ayrıca yanında utanıp fazla tezahürat yapamadığım eşim de yanımda olmayacağından dolayı mutluydum. Yani kısacası herkes mutluydu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Stadetto – Stadın Önündeki Gölge&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 18.30’da stad turnikelerinin önüne geldiğimde Gölge oradaydı. Genellikle yanımda biri olduğu zaman ortaya çıkmaz ama yalnız olduğumda görünür. Gülerek “Ne o, maça değil mi?” diye sordu. “Evet” dedim: “Gel beraber girelim diyeceğim ama kombinesi olmayanı buraya almıyorlar.” Hafifçe esen rüzgar gözlerini biraz kısmasına neden oluyor, yumuşacık beyaz saçlarında da küçük dalgalar yaratıyordu. Üzgün bir sesle: “Zaten bizim de sağken yapmadığımız ya da yapmaktan vazgeçtiğimiz şeyleri şimdi yapmamız yasak. Onun için içeri girmem mümkün değil!” diyerek boynunu büktü. Arkasından hemen toparlandı ve “Biletler kaç lira?” diye sordu. “Maraton 10 Milyon herhalde” dedim. 10 Milyon rakamını kafasında ölçüp değerlendiremeyen Gölge bu kez: “Peki, kıymanın kilosu kaç lira?” sorusunu yöneltti. Ben: “O da 10 Milyon civarında” cevabını verince kafasını sallayarak “Hımmm… Bu bir kilo kıyma parası yahu, bayağı da pahalıymış!” dedikten sonra, yakın geçmişte Ankaragücü’nde oynamış ve kaptanlık da yapmış bir Polatlılı olan Mehmet Soykök’ü kastederek: “Bizim Satılmış’ın oğlu da oynuyor mu?” diye merakla sordu. Ben: “Ohooo, Gölge!… Mehmet futbolu bırakalı çok oldu. Artık oynamıyor” diye cevap verince, “Ne bileyim canım? Seni stadın önünde görünce aklıma geldi işte!” dedikten sonra “Bak stad hoparlöründen takım kadrolarını anons ediyorlar, hadi oğlum içeri gir de maçı kaçırma!” diyerek sırtımı sevgiyle okşadıktan sonra kendine has gülümsemesiyle göz kırparak gözden kayboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maratonun Ortası, Gecekondu ve Kapalı’daki çok sayıda Ankaragücü taraftarı ama az sayıda seyirci önünde oynanan ve zor bir mücadele ile Ankaragücü taraftarları arasında üzücü olaylara sahne olan maçta, Ankaragücü özellikle Yılmaz, Hakan Keleş, Adem Dursun ve Ramadan’ın sahada oldukları halde oynamamalarına rağmen Ramadan’ın ilk yarıda attığı golle Elazığspor’u 1-0 mağlup etmeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Ertesi Günetto ve Adagio Radyotto – Radyo Başında Güzel Bir Pazar Günü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar günü kahvaltı, gazete, televizyon derken saat 14.00 oldu ve nihayet Radyo ODTÜ’de Kıvanç Koçak ile Alkaralar.Com’un yürütücülerinden Barış Karacasu’nun her Pazar sunduğu “Adam Adama” programı başladı. Bir saat süren programın konuğu Ankara’daki hatta Türkiye’deki tüm futbolseverlerin yakından tanıdığı Amigo Hüsnü’ydü. Hüsnü ile amigoluk sanatı ve Ankara futbolu üzerine yapılan sohbetler ve anlatılan ilginç hatıralarla dolu güzel bir söyleşi izledik. Bu arada Polatlıspor’un ikinci ve üçüncü liglerde oynadığı yıllarda zaman zaman Polatlıspor’un maçlarına da gelip taraftarları coşturan Hüsnü, Polatlıspor ve amigosu Ogu ile yaşadığı anılara da kısaca değinmeden geçmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve programda anlattıklarından anladığım kadarıyla Amigo Hüsnü de artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığının ve olmayacağının farkında gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, hiç bir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil. Çünkü kuşaklar değişiyor, tribünlere bizim zamanımızdakinden çok farklı düşüncelere ve kültürlere sahip kuşaklar geliyor. Bu çok doğal ve belli bir dinamizmi de içinde barındırıyor. Artık stadlarda bütün seyircilere hitap eden, zaman zaman elinde bayrağıyla sahanın tam ortasına gelerek staddaki tüm seyircileri bir hareketiyle coşturan “amigolar” yok, tribün gruplarına hitap eden “tribün liderleri” var. Eskisi mi, yoksa böylesi mi daha iyi bilmiyorum ama yine de Amigo Hüsnü, Amigo Sefa gibi Ankara futbolu ile özdeşleşmiş kişiliklerin de en azından isim olarak varlıklarının devam ettirilmesi ve yeni kuşaklara aktarılması güzel olmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program bittikten sonra saat 15.00’deki Akçaabat Sebatspor-Gençlerbirliği maçına yetişmek için dükkanı kapattığım gibi soluğu Akçaabat Fatih Stadı’nda alamadığımdan, maçı dinlemek amacıyla SQNY (SONY değil, yanlış anlaşılmasın!) marka radyomun ayarını Radyo ODTÜ’den TRT FM’e çevirdim. Tabii maçı radyodan dinlemenin heyecanı da bir başka oluyor canım; göz görmeyince gönül katlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki takımın kaptanı da birbirine avans vermeye yanaşmadığı için 0-0 başlayan maçın orta hakemi Orhan Erdemir, laynsmenleri yani yancıları ise Alparslan Dedeş ve Serkan Çınar’dı. Spiker Levent Özçelik’in anlatımı ile çok heyecanlı bir şekilde dinlediğim maçta ilk yarıda deniz tarafındaki kaleye doğru oynayan Gençlerbirliği 13. dakikada Mustafa Özkan’ın kalesini terk eden kalecinin üzerinden yaptığı literatürde "şandel" diye tabir edilen aşırtma vuruşuyla 1-0 öne geçince yenilgi halinde istifa etmesi söz konusu olan Sebatspor teknik direktörü Ekrem Al çok kızdı ve alı al-moru mor bir şekilde futbolcularına söylendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yarı 1-0 sona erdikten 15 dakika kadar sonra doğal olarak ikinci yarı başladı. Yine doğal olarak iki takım da kaleleri değiştirmiş, Gençlerbirliği bu sefer deniz tarafındaki kaleyi almıştı. İkinci yarı da iki takımın karşılıklı ataklarına sahne oldu ve Gençlerbirliği M’Bayo’nun 72. dakikada attığı golle 2-0 öne geçtikten sonra Mustafa Gürsel’in 90. dakika’da attığı golle Sebatspor’un beraberlik umutlarını söndürdü ve sahadan ancak 3-0 galip ayrılabildi. Akçaabat Sebatspor ise Selahattin ile bir penaltıdan yararlanamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Denizetto – Denizkızı Eftalya&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de yazımızın bu müstesna kısmında, huzurlarınızda Denizkızı Eftalya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci yarı oynanırken bir ara top kalenin arkasındaki tel örgüleri de aşarak denize kaçtı. Bunun üzerine hakem, ikibuçukluklardan yeni bir top talep ederek oyuna sokulmasını sağladı. Bu arada Çarşamba gecesi Blackburn Rovers’i eleyerek Manş Denizinden zaferle dönüp Karadeniz yolculuğuna çıkarak Trabzon’un şirin ilçesi Akçaabat’a misafir olan Gençlerbirliği’ni çok merak ettiğinden maçı kale arkasından izlemek için kıyıya kadar gelmiş olan ve tüm denizcilerin hayallerini süsleyen Denizkızı Eftalya bir tramplenci gibi mükemmel bir atlayışla derhal denize dalarak topu çıkardı ve sahaya iade etti. İki top bir anda sahayı işgal edince Hakem Orhan Erdemir olaya anında müdahale ederek Denizkızı Eftalya’nın gönderdiği topu inceledikten sonra deniz suyuyla ıslanıp tuzlandığı için standart dışı buldu ve derhal oyun alanından dışarı atılmasını emretti. Zavallı topun tekme-tokat saha dışına atılmasına çok üzülen Eftalya ise gözündeki iki damla yaşı saklamak için mendiliyle gözlerini silmeye çalışıyordu. Fakat hakem çok acımasızdı; Eftalya’ya da bir sarı kart göstererek bir daha denize kaçan topları sahaya iade etmemesi için kendisini sert bir şekilde uyardı. Eftalya çok gücenmişti; üzüntüyle denize atladı ve bir daha görünmemek üzere denizin derinliklerinde gözden kayboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adagio Penaltetto – Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçta 83. dakika oynanırken, bir karambolde top ceza sahasındaki Gençlerbirliği futbolcusu Erkan’ın eli ile buluştu. Hakem Orhan Erdemir pozisyonu elle oynama olarak değerlendirdi ve penaltı noktasını gösterdi. Gençlerbirliği’nin bütün futbolcuları itiraz etmek için koşarak olay mahalline doğru seğirttiler ve hakemin çevresini sardılar. Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü. Ama hakem bütün baskılara rağmen bir türlü kararından vazgeçmiyor, futbolcular da itirazlarını bitirmiyorlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu arada Kaptan Ümit ise araya girmiş arkadaşlarını yatıştırmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o anda hakem ve futbolcular arasında geçen konuşmalardan bazı enstantaneler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ERKAN: Yapma Hocam, ne penaltısı ya!... Top elime çarptı. Ben ceza sahasında topa elle müdahale edecek kadar amatör müyüm? Bir şey değil, bin bir zorlukla kadroya girerken, şimdi penaltıya sebebiyet verdiğim için Ersun Hoca’nın nezdindeki prestijim ve reytingim düşecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Topa ceza sahasında elinle müdahale ettin, Erkan. Ben de “gördüğünü çalan” bir hakem olarak olayı böyle görüp penaltı olarak yorumladım ve hemen de gördüğümü çaldım. Kimse benim babamın oğlu değil. Ayrıca kimse penaltı verdiğim için bana madalya da takmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DENİZ: Hocam, biz uzakta olduğumuz için göremedik ama Erkan arkadaşımız dürüst bir çocuktur ve top elime çarptı diyor. Niçin ona inanmıyorsunuz? Size yalan borcu yok ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAMİR: Yes!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M’BAYO: Yes, ben de düşünüyor Damir gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAMİR: Hocam, pozisyonda yok penaltı. Gördüm ben, top çarptı Erkan’ın eline ama yok kasıt. Yalan söylemiyor Erkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Size "PENALTI!" dedim. Hakemin kararından döndüğü nerede görülmüş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAPTAN ÜMİT: Değerli mesai arkadaşlarım. Biliyorum şu anda çok üzgün ve sinirlisiniz ama penaltı pozisyonları böyledir işte. Hakem Sayın Orhan Erdemir pozisyonu öyle gördüğünü ve gördüğünü de çaldığını gayet saygılı ve nazik bir şekilde ifade etti. Onun görüşüne ve kararına karşı saygılı olmamız ve otoritesini sarsacak davranışlardan kaçınmamız gerekiyor. Esas itibariyle pozisyona itiraz etmemizin bir yararı da yok, çünkü hakem kararları değişmez. Hem zaten sabaha karşı 01.30’daki Lig Pazarı programında Erman Hoca da pozisyonu defalarca ekrana getirip yorumlayacak ve ya “Çok net bir biçimde penaltı!” diyerek hakemi kutlayacak ya da “Çok net bir biçimde penaltı değil, penaltı penaltı gibi olmalı!” diyerek hakemi harcayacak. Onun için lütfen hakem hakemliğini, futbolcu futbolculuğunu, yorumcu da yorumculuğunu yani herkes kendi işini yapsın! Bırakalım hakem bey penaltı dediyse penaltı ve Sebatspor da bu penaltıyı gol yaparsa onlara hamam parası olsun. Lütfen biz sinirlenmeden futbolumuzu oynayalım. Çünkü önümüzde zorlu bir 7 dakika daha var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Teşekkür ederim Ümit. Çok centilmen, anlayışlı ve karizmatiksin. Arkadaşlarını hemen yatıştırmayı başardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAMİR: Ümit abi söylüyor, çok doğru. Bırakın atsınlar, ben kurtaracak zaten penaltıyı. Mahçup ediyor ben bana “Uçan Balina” diyenleri!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Aferin Damir, kendine güvenmen çok güzel. Artık penaltıyı kurtaramayıp gol yesen bile ben vicdanımda seni kurtarmış kabul ediyorum. Hadi arkadaşlar ortalık yatıştı; boşaltın ceza sahasını da şu penaltı atılsın artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuşmalardan sonra, Sebatsporlu Selahattin topu doğal olarak penaltı noktasına dikti ve gerildi. Stadda büyük bir sessizlik hakimdi. Selahattin ile Damir bir anda göz göze geldiler. Heyecandan “KÜT… KÜT… KÜT… KÜT…” diye son sürat atan kalpleri hız sınırını çoktan aşmıştı. Damir, dışarıya karşı göstermemekle birlikte aslında çok endişeliydi. Ya penaltıyı kurtaramazsa… O zaman ne yapacaktı, kendisine Uçan Balina diyenlere ne cevap verecekti? Ama Selahattin de aynı derecede endişeliydi. Ya penaltıyı kaçırırsa… O zaman beraberlik şansı da çimlere gömülüp gitmeyecek miydi? Belli etmemeye çalışıyorlardı ama ikisinin de dizleri titriyordu. İşte bu duygu ve düşüncelerle topun başına gelen Selahattin, Damir’in sağına doğru plase bir vuruş yaptı. Damir de aynı duygu ve düşünceler içinde "çok spektaküler bir hareketle kale arkasındaki foto muhabirlerine poz verircesine" uçarak, kapattığı köşeye giden topu tokatlayıp penaltıyı kurtardı ve sonra da taahhüdünü yerine getirmenin sevinciyle doğal olarak tebrikleri kabul etme inceliğini gösterdi. Sağda-solda ona “Uçan Balina” diyenler ise tabii ki mahçup olma durumuyla karşı karşıya kalmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Yeşiletto – Yeşil Kartın Fonksiyonu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın 78. dakikasında Deniz bir sakatlık geçirdi ve tedavi için sedyeyle oyun alanının dışına alınırken Hakem Orhan Erdemir sahalarımızda ender görülen bir güzellik yaptı ve tedavinin ücretsiz yapılmasını sağlamak amacıyla arka cebinden çıkardığı yeşil kartını sağlık görevlilerine gösterdi. Böylece, özellikle sağlık alanında sosyal güvenliğin ne kadar önemli olduğu bu maçta bir kez daha ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Sorunetto – Gençlerbirliği’nin Gol Sorunu Üzerine Önemli Bir Eleştiri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği’nin gol atma sorunu, 4-0 kazandığı Konyaspor ve 6-0 kazandığı Adanaspor maçlarında olduğu gibi bu maçta da devam etti ve Gençlerbirliği’nin forvet oyuncuları Sebatspor kalecisi ve defansının mükemmel oyunu karşısında yine çaresiz kaldılar ve sadece üç golle yetindiler. Ersun Hoca’nın yol yakınken mutlaka bu soruna bir çare bulması ve takımı golcü bir kimliğe büründürmesi gerekiyor. Ben buradan Sayın Ersun Yanal’a açık ve seçik bir şekilde sesleniyor ve yükleniyorum: Hoca, Hoca!... Elinde un var, yağ var, şeker var… Eeee, ne duruyorsun, helva yapsana!... Sana düşen görev helva yapmak; bu gol sorununa bir an önce kalıcı bir şekilde son vermek. Tamam, kabul ediyorum: rakip takımların kaleci ve defans oyuncuları müthiş bir uyum içinde mükemmel kapanıyorlar ve oyuncularımızı gol yollarında çaresiz bırakıyorlar. Ama bu mazeret değil. Fizik, teknik, taktik, stratejik ve lojistik açıdan gerekli önlemler alınırsa bu sorunun ortadan kalkmasını hiçbir sebep engelleyemez. Bu böyle biline!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adagio Gölgetto – Gölge Kimdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca önce maç hastalığımdan dolayı bana takılmak için “Ben enayi miyim oğlum, 10 bin lira verip maça gidecek? Onun yerine yarım kilo kıyma alır, köfte yapar, yerim!” diyen Gölge; okuryazar olmadığı halde 1. ligdeki bütün takımların isimlerini bir görüşte tanıyan ve bu sayede her hafta hiç sektirmeden ve kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan kendi totosunu kendi oynayan, durumları ne olursa olsun 2. ligde mücadele eden Beykoz, Yeşildirek, Altınordu ve özellikle Beylerbeyi gibi takımların isimlerini beğendiği ve görkemli bulduğu için onların kolay kolay yenilmeyeceğıine inanan bir futbolsever, tam 14 ay Kore’de savaşın tüm acılarını yaşamış olan ve televizyonda savaş görüntülerini gördüğünde savaşın acı ve üzüntü dolu hatıralarını yeniden yaşayarak hüzünlenen bir gazi, 60’lı yaşlarına doğru işçi emeklisi ve gazi maaşıyla geçinmeye çalışırken bütün babalar gibi evlatlarına mümkün olduğunca yük olmamaya çalışan ve bu arada doğal bir savunma duygusu içinde bütçesini dengelemek için paralı her eğlencenin bedelini kıyma fiyatına endeksleyip karşılaştıran bir emekli, ama yaşadığı tüm acılara ve zorluklara rağmen bütün babalar gibi mutlu ve iyi bir babaydı. Benim babamdı! On yıl önce 14 Eylül 1993 günü bizi aniden bıraktı ve Polatlı’da toprağa verip ebedi yolculuğuna uğurladık onu. Fakat ben biliyorum ki o aslında sağ! Ve keyifli ya da sıkıntılı ama yalnız olduğum anlarda, kimi zaman şaka yapıp göz kırpan, kimi zaman da teselli etmeye çalışan bir koruyucu gölge olarak her zaman yanımda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız olduğunuz ya da kendinizi yalnız hissettiğiniz anlarda çevrenize biraz daha dikkatli bakmanızı öneririm. Belki de o anlarda sevdiğiniz koruyucu bir gölgeyi yanınızda görebilirsiniz, kim bilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Şunu belirtmeliyim ki: “Gölge” kelimesini, kendi kelime anlamı dışında, artık hayatta olmayan kişiler anlamında ilk defa ben kullanıyor değilim. Yani bu buluş bana ait değil! Bu kelimeye, yıllar önce Zafer Çarşısı’nın önünde bir işportada -nasıl düşmüşse?- görüp aldığım Kübalı yazar Alejo Carpentier’in “Arp ve Gölge” adlı mükemmel romanında rastlamış ve çok etkilenmiştim. Romanda, ünlü kaşif Kristof Kolomb’un ölümünün üzerinden yüzlerce yıl geçtikten sonra kendisine Vatikan tarafından “Denizcilerin Azizi” unvanı verilip verilmemesi konusunda yapılan yargılama süreci anlatılıyor, Kristof Kolomb’un gölgesi de bu yargılamayı heyecan ve endişe içinde izliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu romanı okuduktan birkaç yıl sonra aniden babamı kaybettik. Babamın ölümünün üzerinden iki hafta kadar bir zaman geçtiği ve henüz bunun etkisinden kurtulamadığımız günlerde bir iş için görevli olarak kısa bir süre Polatlı dışına çıkmam gerekince, annemle kız kardeşim ben gidersem evde yalnız kalamayacaklarını belirttiler. Ben de onları Konya’da oturan ablama gönderdim. İşimi birkaç günde bitirip Polatlı’daki evimize döndüm ve biraz dinlendikten sonra akşam üzeri salondaki masada çalışmaya başladım. Bir süre böyle çalıştıktan sonra, arkamdan masanın üzerine bir gölgenin düştüğünü gördüm ve sağ omzuma da bir elin hafifçe dokunduğunu hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda, babam o kendine has ifadesiyle bana gülümsüyordu: “O gün aniden gitmek zorunda kaldığım için söyleyememiştim. Şimdi senin evde yalnız olduğunu görünce onu söylemek için geldim. Sana artık daha çok ihtiyaçları var. Onları yalnız bırakma olur mu oğlum!” dedi. “Sakın onları bırakma!” Birden çok heyecanlanmıştım. Şaşkınlıkla bir şeyler söylemeye çalıştım ama dilim dolaştı ve tıkanıp kaldım. Ama zaten o da cevabımı beklemeden birden gözden kaybolmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay tabii ki gerçek olamaz; hiç bir inandırıcılığı yok, bunu biliyorum. Ben, romanın etkisinde biraz fazla kaldım ve bir an için öyle hissettim herhalde. Fakat yine de bana öyle geliyor ki, zaman zaman özellikle yalnız olduğum anlarda devamlı olarak karşıma çıkması ve benimle konuşması, onun ve kaybettiğimiz yakınlarımızın bedenlerinin toprağın altında, ruhlarının ise hepimiz için bir “gölge” olarak her zaman aramızda olduğunu gösteriyor gibi sanki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 20 Ekim 2003&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: YENİLSEN DE YENSEN DE-Necdet Özkazancı (Nisan 2004)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-8007279478598861078?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/8007279478598861078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=8007279478598861078&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8007279478598861078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8007279478598861078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/glgenin-yarim-kilo-kiyma-parasindaki.html' title='GÖLGE’NİN YARIM KİLO KIYMA PARASINDAKİ İZİ VE HAKEME GÜCENEN DENİZKIZI EFTALYA (20 EKİM 2003)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-4639853112012616328</id><published>2007-12-01T17:33:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:13:35.125+02:00</updated><title type='text'>GECEKONDU İLE SAATLİ BİRBİRİNE KIRMIZI-SİYAH ÇEKERKEN AYAĞA KALKAN MARATON (6 EKİM 2003)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Uvertür – Kocaoğlan’ın Tedavisi, Ufaklığın Kıskançlığı, Maça Hareket&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konyaspor maçının oynandığı gün bizim Kocaoğlan’ı teşhis ve tedavi için Batıkent’teki Televizyon Hastanesi’ne yatırmıştım. Kocaoğlan iki hafta hastanede kaldı ve bu arada geçirdiği ağır bir organ nakli ameliyatı ile kendisine ölü bir televizyondan alınan vertical entegre takılarak hayata döndürüldü ama teletekstini kaybetti. Yani bundan sonraki yaşamına teletekstsiz olarak devam edecek. Neyse, hayatta ya buna da şükür!... Bu arada -hay canını albızlar alsın!- Ufaklık da Kocaoğlan'ı kıskanmış olacak ki Perşembe günü aniden rahatsızlandı ve onu da aynı hastaneye kaldırdık. Dolayısıyla “Kurtlar Vadisi”nin Perşembe akşamı yayınlanan bölümünü seyretmekten mahrum kaldık. Laz Ziya’nın ne yaptığı, Tombalacı’nın şimdi hangi tezgahları kurma peşinde olduğu, Testere Necmi’nin Tombalacı’ya yardımcı olup olmayacağı, kızkardeşi öldürülen Çakır’ın Tombalacı’ya ne gibi iyilikler düşündüğü, Polat’ın sevdiği kız Elif'e biraz daha yaklaşıp yaklaşamayacağı, Memati’nin (yoksa Nemati mi?) bundan sonra da Çakır’ın sağ kolu olmaya devam edip etmeyeceği, ikide bir bacağından kurşunlanan Deve Tuncay'ın halinin ne olacağı gibi çok mühim ve hayati sorulara da bir cevap bulamadık ama olsun, nasıl olsa tekrarı yayınlanır. Evet, Ufaklık da Cumartesi günü ağır bir horizantal entegre nakil ameliyatı geçirdi ve sağlığına kavuştu. İkisinin de sosyal güvenliği olmadığı için tedavileri biraz tuzluya patladı ama değdi doğrusu!... Neyse uzatmayalım, bizimkileri kendisiyle her zaman gurur duyduğum full mekanik arabama yerleştirdiğim gibi Adanaspor maçından önce hem saat 18.00’de stadın önünde buluşacağımız Emre 82’nin Babası’nı beklemek hem de 19 Mayıs Dış Sahadaki amatör süper lig maçına yetişmek için telaşla yola koyuldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Stadetto – Stadın Önünde Pinekleme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stadın önüne geldiğimde maalesef amatör maç bitmişti. Artık havalar erken karardığından amatör maçları erken saate almışlar. Buna üzüldüm ama kimseye belli etmedim, hoş zaten stadın önünde üzüntümü belli edecek kimse de yoktu ya!… Stadın çevresinde in-cin top oynuyordu. Gözlerim, geçen Çarşamba günü Blackburn Rovers maçında stadın önünü ana-baba gününe çeviren Ankaralı futbolseverleri aradı ama nafile… Bilet fiyatlarını merak ederek gişelerin yanına yaklaştım: Kale Arkası 5 Milyon, Maraton 10 Milyon, Kapalı 20 Milyon… Hımmm… Kulüp bilet fiyatlarını yine yüksek tutmuş… Stadın önünde kimse olmadığı için kendi kendime acaba bilet fiyatları bir de 2-5-7 Milyon olarak belirlense seyirci sayısında biraz artış olur mu diye sordum ama cevabını bulamadım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, stad gişelerinin önünde bedava dağıtılmakta olan “Pusula SPOR” adlı haftalık spor gazetesinden alarak bir köşeye çekilip merakla okumaya başladım. İnanın, içerik olarak Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi anlı şanlı gazetelerimizin Ankara’ya ayırdıkları spor sayfalarından çok daha doyurucu bir spor gazetesi bu… Gençlerbirliği’nin UEFA Kupası ve lig maçları, Ankaragücü’nün lig maçı, ikinci ve üçüncü liglerdeki Ankara takımlarının maçları, Voleybol Milli Takımının maçları, Ankara Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu seçimleri, Basketbol 2. Ligi ile Ankara Amatör Küme maçları ve puan durumları, Teoman Yamanlar’ın uzun bir yazısı bu 16 sayfalık gazetede yer alıyor. Örneğin Ankara Amatör Süper Liginde Pursaklar Belediyesi’nin 7 maçta 17 puan ile lider olduğunu bu gazeteden öğrenmiş oldum. Ve okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bu gazetedeki haberlerden ve yazılardan aldığım keyiften de hareketle Alkaralar.Com sitesinde de hiç olmazsa Ankara Amatör Küme maç sonuçları ve puan durumlarına yer verilmesi (ki Ankara İl Müdürlüğünden temin etmek mümkün) hem amatörlere hem de Ankara futboluna hak ettiği ilgiyi göstermek açısından yararlı bir hizmet olur diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, artık acılı Adana'mızı yemek ve yanında da soğuk şalgamımızı içmek için stada girebiliriz. Çünkü biz bir taraftar arkadaşla sohbet ederken Emre’nin Babası da karşıdan göründü. Bu arada Genç Taraftar da babasıyla birlikte yanımıza geldi ve babası bir işi çıktığı için maça gelemeyeceğini söyleyip Genç Taraftar’ı bize emanet ederek staddan ayrıldı. Biz de kombinelerimizi cüzdanlarımızdan keyifle çıkararak görevliye verip turnikeye girdik. Daha sonra her zaman olduğu gibi polis arkadaş önce şöyle bir üzerimizi aradıktan sonra sigara kullanıp kullanmadığımı sordu. Kullanmadığımı söyleyince: “O zaman çakmağınız da yoktur zaten” deyip içeri bıraktı. İçeri girdiğimizde tahmin ettiğimiz bir manzara ile karşılaştık: Stad bomboştu!… Oysa geçen Çarşamba günü her şey ne kadar güzeldi. Bilet bulmakta ve stada girmekte çok büyük zorluklar çekmiş ve kombine biletim sayesinde bana verilen Gecekondu bileti ile itiş-kakış içeri girebilmiştim ama stadyumdaki seyircileri gördüğümde çektiğim bütün sıkıntılar yerini zevk ve neşeye bırakmıştı. Adanaspor maçında Saatli Kale Arkası’nın öğrencilere bedava yapılması orada hatırı sayılır bir taraftar kitlesinin oluşmasını sağlamış görünüyordu ve bu genç arkadaşların tezahüratları da oldukça güzel ve etkileyiciydi. Bundan sonraki haftalarda sayıları artarsa daha da iyi olacağı kanaatindeyim. Ancak şunu da tekrarla belirtmekte yarar görüyorum ki Blackburn Rovers maçında tribünlerin dolması nasıl başarıldıysa lig maçlarında da benzer uygulamalar yapılarak stada seyirci çekilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Maratonetto – Maratonum Ayağa&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 19.00… Orta hakemliğini Sabit Hacıömeroğlu, laynsmenliklerini yani yancılıklarını Serdar Diyadin ve Mete Kalkavan’ın yaptığı Gençlerbirliği–Adanaspor maçı nihayet 0-0 başladı. Gençlerbirliği, Gecekondu, Saatli ve Maraton’un ortasındaki taraftarların müthiş desteğini de arkasına alarak bastırmaya başladı. Bunun üzerine, oyuna 3-5-2 taktiği ile başlamış olan Adanaspor Teknik Direktörü Yılmaz Vural hemen bir taktik değişikliğine giderek oyunu dar alanda sıkıştırmak için takımın düzenini 6-3-1’e çevirdi. Ersun Hoca bu durum karşısında hemen 2-3-5 düzenine girerek oyunu Adanaspor yarı sahasına yıkmayı ciddi bir şekilde benimsedi. Nitekim oyun da Adanaspor yarı sahasına büyük bir gürültüyle yıkıldı ve ortalık bir anda toza bulandı. Üstü başı toz içinde kalan Yılmaz Hoca bu hamle karşısında çok bozuldu; bir yandan üstündeki tozları temizlerken bir yandan da fillerini, pardon beklerini kontraya çıkararak hücum gücü sağlamak amacıyla derhal 3-5-2’ye döndü. Bu hamle Ersun Hoca’yı hiç şaşırtmadı. O da hemen orta sahada baskı uygulamak amacıyla 3-6-1 moduna girdi. Yılmaz Hoca bu hamleyi hiç beklemiyordu, şimdi ne yapacağım diye düşünürken Gençlerbirliği yüzde yüz (doksan dokuz değil) gol pozisyonlarından yararlanamadı. Bu arada Yılmaz Hoca, defansta kapılan topların kontratak ile ileriye servis edilmesi ve bu noktada Necati’yi topla buluşturarak gol bulma düşüncesi içinde 4-4-2’ye döndü. Ersun Hoca hiç beklemediği bu hamle karşısında çok bozuldu ama yanındakilere hiç belli etmedi ve tekrar 3-5-2’ye dönerek Yılmaz Hoca’nın hamlesini boşa çıkarmak istedi. İşte bu arada Necati’nin bir şutu direkten döndü, bir şutunda da top doksan diye tabir edilen yerdeki örümcek ağını da alacak şekilde kaleye giderken Damir çok spektaküler bir hareketle kale arkasındaki foto muhabirlerine de poz verircesine uçarak topu kornere tokatlamayı başardı. İşte ilk yarı böyle tam bir taktik savaşı şeklinde devam etti. Yani ilk yarının teknik bakımdan bir analizini yapacak olursak: Yılmaz Hoca: 3-5-2, Ersun Hoca:3-5-2; Yılmaz Hoca: 6-3-1, Ersun Hoca:2-3-5; Yılmaz Hoca:3-5-2, Ersun Hoca:3-6-1; Yılmaz Hoca:4-4-2, Ersun Hoca:3-5-2 vesaire vesaire olarak ifade etmek mümkün. Nitekim bu taktik savaşının bir galibi olmadı ve devre 0 – 0 sona erdi. İlk yarıda Gecekondu ve Maratonun Ortası Korosu hiç susmadılar ve üzerlerine düşeni fazlasıyla yaptılar. Saatli ise zaman zaman güzel tezahüratlar yapmakla birlikte zaman zaman da taktik gereği tribünün çeşitli yerlerine dağıldı. Bu arada yanımızda sıkılan ve Emre’nin Babası’yla yaptığımız eski tip tezahürata ayak uyduramayan Genç Taraftar da ilk yarının sonlarına doğru aşağı inerek aralarında Semerkaw ile bizim sitenin yürütücülerinden Bülent'in de bulunduğu Maraton Korosuna katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci yarı yine bir taktik savaşı içinde başladı. Gençlerbirliği, Serkan’ın yerine oyuna giren Veysel’in 54. dakikada attığı gol ile 1-0 öne geçince Yılmaz Hoca derhal oyun düzeninde değişikliğe gitti ve dar alanda kısa paslaşmalarla rakip sahada atak başlatma düşüncesi içinde 2-2-6 gibi bir dizilişi benimsedi. Ersun Hoca da bunu görünce 3-4-3 dizilişine geçti ve Adanaspor defansının boş bıraktığı alanlara sızma harekatı başlatma düşüncesiyle forveti bir kişi daha artırmış oldu. Nitekim bu hamle derhal meyvesini verdi ve 69. dakikada Ali Tandoğan’ın kaleye paralel ortasında demarke vaziyette topa ayak koyan Veysel Gençlerbirliği’nin ikinci golünü kaydetti. Yılmaz Hoca bu durum karşısında ne yapacağını düşünürken 73. dakikada Youla ile verkaça giren Skoko plase bir vuruşla topu ağlara gönderince durum 3-0 oldu. Buna çok bozulan Yılmaz Hoca, yeni bir taktik diziliş belirlemek yerine, teknik adamlara ayrılmış alandaki atletizm pistinde tepinerek yerleri yumruklamaya başlamıştı ki 76. dakikada Filip’in arka direğe ortaladığı topa demarke vaziyetteki Ali Tandoğan dokundu ve durumu 4–0 yaptı. Yılmaz Hoca da bu golden sonra oyuna ve oyuncularına küstüğü için yeni bir taktik ve takım dizilişine gitmedi. Tabii biz de tribünlerde coşmuştuk. Maç tadından yenmez bir hale gelmişti. Neşemiz yerindeydi. O neşeyle Emre’nin Babası: “HER YERDE İNLESİN GÜRLEYEN SESİN, ANKARA YILDIZI GENÇLERBİRLİĞİ!” marşına başlayınca önce ben, arkasından da Maraton Korosu büyük bir istekle marşa katıldı. Ve bu arada Maraton Korosunun özel isteğini kırmayarak “BİR BABAHİNDİ”ye başladık. Maraton Korosu “Bİ DAHA… Bİ DAHA…” diye istekte bulununca bir kez daha keyifle tekrar ettik. Arkasından da “BEŞ… BEŞ… BEŞ… BEŞ…” diye tezahüratta bulununca futbolcular da bu isteğimizi tabii ki kıramazdı. Nitekim 83. dakikada Adanaspor ceza sahasında topla buluşan Veysel literatürde “kepçeleme” diye tabir edilen bir vuruşla (ki kepçeleme voleybolda yasaktır ama futbolda yasaklanmamıştır) beşinci golü de attı ve hattrik yaptı... Maçın sonlarına doğru, hala doymamış olan Veysel, bizim “ALTI… ALTI… ALTI… ALTI…” diye bağırmadığımız ve altıncı golü istemediğimiz bir anda Ali Tandoğan'ın sağdan ortasına demarke vaziyette uçarak vurduğu kafayla topu Gençlerbirliği’nin altıncı golü olarak ağlara gönderdi ve böylece sahalarımızda ender rastlanacak şekilde “DÖRTTRİK” yapmış oldu. Tarafların ve özellikle Adanaspor’un bundan sonraki çabaları skoru değiştirmeye yetmeyince maç Gençlerbirliği’nin 6–0 galibiyetiyle nihayete erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Hakemetto – Bir Sarı Kartın Hikayesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hakem bir futbolcuya sarı ya da kırmızı kart göstermeden önce neler yaşandığını, birbirlerine neler söylediklerini ve hakem ile futbolcunun bu noktaya nasıl geldiğini çok merak ettiğim için, bir yandan maçı seyrederken bir yandan da olayların öncesi, sonrası ve perde arkasını da izleyip tespit etmeye çalışırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Adanasporlu Necati’nin gördüğü sarı kartın öncesi, sonrası ve perde arkası: Durum 4–0 iken Gençlerbirliği yarı alanında topla buluşan Adanasporlu Necati hızla ceza sahasına yöneldi. Bu arada Youla görev bölgesi olan Adanaspor yarı alanından koptu geldi ve Necati’ye literatürde faul olarak adlandırılan sert bir müdahalede bulundu. İkisi de yere yuvarlandılar ama hemen ayağa kalktılar. Canı çok acıyan Necati, Youla’nın üstüne yürüdü. Gençlerbirliği ve Adanasporlu bazı futbolcular da bir tatsızlık çıkmaması için onları ayırmak üzere olay mahalline doğru hareket ettiler. Hakem Sabit Hacıömeroğlu da görevi gereği hızla olay mahalline doğru hareketlendi; pozisyona oldukça uzak kalan bir yerden koşarak geldiğinden iki oyuncunun yanına vardığında nefes nefeseydi. Biraz soluklandıktan sonra Necati ve Youla’ya dönerek konuşmaya başladı. Önce Necati, arkasından da Youla elleri belinde cevap vermeye yeltenince Hakem çok kızdı ve kızgınlığını da el, kol ve dil hareketleriyle açık ve seçik bir şekilde gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aralarında geçen konuşmalardan bazı enstantaneler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Ne oluyor burada beyler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NECATİ: Hocam görmüyor musunuz? Adam ileride oynadığı halde kendi yarı sahasına kadar koşup benim ayağımdaki hakkım olan topu sertlikle almaya çalışıyor. Bu takımın defansı yok mu? Benim ayağımdaki topun tasası ona mı düştü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YOULA: Hocam, ben ileride oynuyor ama boş kalıyor ne zaman ben, geliyor geri, top çalıyor rakipten, yardım ediyor arkadaşlara. Bu sefer sert oldu biraz benim giriş rakibe ama yok kasıt…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Beyler, indirin ellerinizi belinizden!... Şu anda müsabakanın orta hakemi ile konuşuyorsunuz. Bana bakın, burası güreş minderi ya da boks ringi değil, futbol sahası tamam mı? Dolayısıyla da futbol oynamak için buradasınız. Sizden bunun bilinci içinde hareket etmenizi istiyorum. Eğer bir daha böyle birbirinizle itişmeye devam ettiğinizi görürsem hiç tereddüt etmeden ve gözünüzün yaşına bakmadan gerekeni yaparım ve ikinizi de direk kırmızıyla dışarı atarım. Bundan sonraki karar kendinize aittir ve gerisini kendiniz bilirsiniz. Ayağınızı denk alın. Ben “gördüğünü çalan” bir hakem olarak uyarı görevimi yerine getirdim. Bana göre hava hoş. Olan size olur. Ceza Kurulundan en az ikişer maç ceza alırsınız ve dolayısıyla da bundan sonraki iki maçta oynayamayarak hem takımınızı yalnız bırakmış olur hem de maç başına paradan ve galibiyet priminden mahrum kalırsınız. Profesyonel futbolcu olarak bunları sizin düşünmeniz lazım, benim değil. Bu işi meslek olarak yani para için yapıyorsunuz beyler! Amatör futbolcular gibi hareket etmek size hiç yakışıyor mu? Maçın bundan sonraki dakikalarında gözüm üstünüzde olacak. Sizleri iyi birer profesyonel olarak görmek istiyorum. Şimdi birbirinizle tokalaşın ve profesyonelliğin gereğini yerine getirin. Hadi bakalım!…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALİ TANDOĞAN: Sayın Hocam, arkadaşım Youla iyi Türkçe konuşamadığı için, siz konuşurken onu buradan uzaklaştırdık ama kendisinin bana verdiği vekaletle sizi ben dinledim ve söylediklerinizi Youla’ya aynen aktaracağımdan emin olabilirsiniz. Ayrıca tabii ki bu olay benim çalışma bölgemde meydana geldiği için Necati ile de ben tokalaşıp barışacağım. Diğer yandan Hocam, biz maç içinde sizin otoritenize sıkı sıkıya bağlıyız ve otoritenizi sarsmaya yönelik her hangi bir hareketimiz olmayacaktır. Bu konuda sizi temin ederim. Şunu açık ve seçik bir şekilde ifade ediyorum ki Hocam, maçın bundan sonraki dakikalarında sadece oyunumuzu oynayacağız. Böylelikle sizin işinizi zorlaştırmak yerine aksine kolaylaştırmak için elimizden geleni yapacağız. Bundan emin olabilirsiniz. Eğer bundan sonra şimdi size söylediklerimin dışında hareket edersek vereceğiniz her türlü karara saygılı olacağız ve itiraz etmeyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: (Kafasını sallayarak) Anlıyorum. Teşekkür ederim canım. Çok anlayışlısın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NECATİ: Hocam, bana sert giren Youla ama burada konuşan Ali Tandoğan! “Gördüğünü çalan bir hakemim” diyorsun ama Youla’yı gözünün önünde olay mahallinden uzaklaştırıyorlar ve sen bunu görmemezlikten geliyorsun. Ayrıca benim menfaatlerimi hiçe sayar bir yaklaşımla Ali Tandoğan’ı muhatap kabul edip ilgiyle dinliyorsun ve üstelik bir de teşekkür ediyorsun. Kusura bakmayın ama bunu protesto ediyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Yeter Necati, fazla ileri gidiyorsun ve kırıcı oluyorsun! Üstelik elinde hiçbir delil olmadığı halde beni bazı şeyleri görmemezlikten gelmekle itham edip düpedüz iftira atmaktan çekinmediğin gibi bir de bana “SEN” diye hitap etme cüretini gösteriyorsun. Bu kadarına dayanamam ve seni böyle konuşmaktan men ederim. Aslında her zaman futbolcuları oyunda tutmaya çalışırım ve zırt pırt kart göstermekten hoşlanmam ama saç biçimin, sözlerin ve davranışların beni çileden çıkardı. Şu elimde gördüğün kimyayı, pardon sarı kartı aklının başına gelmesi için sana açık ve seçik bir şekilde gösteriyorum. Bu sana son ikazımdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NECATİ: Yani Hocam, şimdi suçlu biz mi olduk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKEM: Böyle davranırsan evet! Oldukça uzakta olmama rağmen sadece bir faulden ibaret olan ve kart gerektirmeyen pozisyonu görüp anında faulü verdiğim halde daha fazlasını istiyorsun ve bunun için de olayı olduğundan fazla büyütüp iki saattir vıdı vıdı ediyorsun... Neyse, canım çok sıkıldı yahu! Elim, ayağım titriyor. Atın kardeşim şu faulünüzü de oyun başlasın artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuşmadan sonra, sarı kart gören ve buna canı çok sıkılan Necati, faul atışından gelecek topu beklemek üzere kös kös Gençlerbirliği ceza sahasına doğru yürümeye başladı… Protestosunu devam ettirdiğini göstermek için de işi yavaşlatma eylemi başlattı ve zorunlu kalmadıkça bir daha topa girmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adagio Folluquetto – Gençlerbirliği Forvetinin Adanaspor Kalecisi ve DefansI Karşısındaki Çaresizliği&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim maç sırasındaki gözlemlerime göre sahanın yıldızı Adanaspor kalecisi Murat’tı! Öyle ki Murat, defanstaki arkadaşlarıyla mükemmel bir uyum sağlayarak ve adeta kalede panterleşerek Gençlerbirliği’nin golcülerine göz açtırmadı. Defanstaki futbolcular da mükemmel kapanarak ve yerinde müdahalelerde bulunarak Gençlerbirliği’nin golcü futbolcularını çaresiz bıraktılar. Öyle ki Gençlerbirliği'nde Veysel, Ali Tandoğan ve Skoko dışındaki futbolcular gol atamadıysa ve Adanaspor da folluk olmadıysa, bunda esas olarak Kaleci Murat’ın ve Adanaspor defansının goller hariç pozisyonlarda çok başarılı ve uyumlu olmalarının payı büyüktü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerbirliği kalecisi Damir ise Gökhan’ın Konyaspor maçında yaptığını yapmadı ve maç 4-0 devam ederken zamandan çalmadı. Dolayısıyla Hakem Sabit Hacıömeroğlu da gördüğünü çalan bir hakem olarak zamandan çalmayan Damir’e sarı kartını gösterme ihtiyacını hissetmedi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte öncesi, sonrası ve perde arkası olaylarıyla Gençlerbirliği-Adanaspor maçı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 6 Ekim 2003&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: YENİLSEN DE YENSEN DE-Necdet Özkazancı (Nisan 2004)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-4639853112012616328?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/4639853112012616328/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=4639853112012616328&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4639853112012616328'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/4639853112012616328'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/gecekondu-ile-saatli-birbirine-kirmizi.html' title='GECEKONDU İLE SAATLİ BİRBİRİNE KIRMIZI-SİYAH ÇEKERKEN AYAĞA KALKAN MARATON (6 EKİM 2003)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-2242970464945548258</id><published>2007-12-01T17:24:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:14:35.626+02:00</updated><title type='text'>KARA SURATLI, AK YÜZLÜ, TATLI DİLLİ ZİYARETÇİ (30 EYLÜL 2003)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Dün akşam yorgun argın eve döndüğümde alelacele yemeğimi yedikten sonra spor programlarına takılmak için televizyonun karşısına oturdum. NTV’de “90 Dakika” programı başlamış, Hıncal Uluç ile Haşmet Babaoğlu Beşiktaş-Trabzonspor maçından söz ediyorlardı. Olay TV’deki “Final” programında da Bursaspor-Konyaspor maçı bütün yönleriyle tartışılıyordu. Işık TV’de ise maalesef program yoktu. Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün maçları da Kanal A’da saat 22.00’de başlayacak “Sporvizyon” programında tartışılırdı belki, kim bilir? NTV ile Olay TV arasında zaplarken Kanal A’da “Sporvizyon” programı başladı ama konu futbol değil voleyboldu. Biraz izledikten sonra o kadar kanalın arasında doğru dürüst bir program bulamamanın da sıkıntısıyla amaçsızca zaplayıp dururken birden gözlerim TRT’deki programa (YAR DİLİNDEN) takılıp kaldı. Programın konuğu oydu: Kara Suratlı, Ak Yüzlü, Tatlı Dilli Adam!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda otuz küsur yıl öncesindeki gençliğim, mahallem, okulum, arkadaşlarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı: Lisede okurken, arkadaşlarla beraber ders çalışmak bahanesiyle gittiğimiz fakat aslında o dönemlerde ortalığı kasıp kavuran Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Selda’yı, Ersen’i, Edip Akbayram’ı 45’lik plaklardan büyük bir hayranlıkla ve defalarca doyasıya dinlediğimiz Karagöz’ün parkı… Tabii bir de yeni piyasaya çıkan Nilüfer ve “Dünya Dönüyor” adlı plağı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pikap ve plak çağında bizim için 45’lik plak almak o kadar kolay bir iş değildi. Bunun için her şeyden önce para lazımdı. Plak alabilsek bile bir çoğumuzun evinde pikap yoktu. Gerçi biz biraz şanslıydık. Evimizde Philips’in “Mexico 70” adıyla piyasaya çıkardığı bir pikaplı radyomuz vardı. Bazen plakçıdan satın, bazen de arkadaşlardan ödünç aldığımız plakları bıkmadan, usanmadan defalarca zevkle dinlerdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o günlerden birinde bir akşam babam elinde bir torbayla eve geldi. Torbanın içinde yirmiye yakın 45’lik plak vardı. Kahveci bir arkadaşı artık kahvede çalmadığı plakları çocuklar dinlesin diye babama hediye etmişti. Bir çoğu artık iyice eskimiş ve pikabın elmas iğnesiyle çizilmiş plaklardı bunlar: Birkaç tane Ali Ercan, birkaç tane Adnan Varveren, birkaç tane Şemsi Yastıman ve geri kalanı da Neşet Ertaş…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Merak ettiğim için bazılarını dinlemeye çalıştım ama sabredip de hiç birinin sonunu getiremedim. Bana keyif vermeyen ve hitap etmeyen müziği, çıtırtıları, cızırtıları ve takılmalarıyla hepsi berbattı. İnsanların bunları nasıl dinleyebildiğine ve zevk alabildiğine bir türlü akıl erdirememiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşet Ertaş'ın o plaklarından birindeki şu türküye bakın bir hele: “HAPİSHANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR… GEÇİYOR BU ÖMRÜM DE GÜN DOĞMUYOR… EŞİM DOSTUM HİÇ YANIMA GELMİYOR… YOK MU HAPİSHANE BENİ ARAYAN?.. BU ZİNDANDA ÖLEM CANIM GARDİYAN!...”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ya Şemsi Yastıman’ın bir türküsündeki şu sözlere ne demeli: “TATAR KIZI İSE BAKMADI KOLAY… DEDİM Kİ SEN KOP ARUSUN APAKAY… DEDİ MEN İSTERMEN ARU BİR AKAY… ACEP EVLENSEK Mİ EVLENMESEK Mİ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Barış Manço’nun “Binboğanın Kızı” ve “Dağlar Dağlar”ı, Cem Karaca’nın “Ay Dost”u ve “Kendim Ettim Kendim Buldum”u, Edip Akbayram’ın “Kükredi Çimenler”i ve “Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme”si, Ersen’in “Kozan Dağı Çatal Matal”ı, Nilüfer’in “Dünya Dönüyor”u öyle miydi? İnsan dinledikçe dinlemek istiyordu. Hey dergisinin listelerini de işte bunlar sallıyor ve sürüklüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelgelelim aradan geçen zaman içinde yaşadığımız birkaç olay bazılarımızın müzik zevkinde bir kırılma noktası oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halen öyle midir bilmiyorum ama vaktiyle kendi çapında palazlandığına inanan genç çalgıcılar ya da diğer adıyla müzisyenler daha çok kahvelerde ve fakir düğünlerinde bir yandan saz çalma zevkini tatmin edip deneyim kazanırken bir yandan da topluluk önünde çalabileceğini kanıtlamaya, kendisini tanıtmaya ve düğünler için piyasa oluşturmaya çalışır; bu arada kahvecinin ve kendisini dinleyenlerin gönüllerinden kopup masaya bıraktıkları üç-beş kuruşa da hayır demezlerdi! Kimi zaman da elinde bağlaması veya cümbüşü ve küçücük tahta valiziyle başka şehirlerden gelen ve aslında devamlı yolda olan gezgin çalgıcıların da soluklanmak ya da yemek ve yol parasını çıkarmak için kahvelere sığındıkları olurdu. Tabii ki yollarda olmalarının birer hikayesi vardı ama pek anlatmaz, çoğunlukla kendilerine saklarlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bir gün,mahallemizde oturan ve genellikle düğünlerde davul, zurna, cümbüş, keman, bağlama ve darbuka gibi sazlarla oyun havaları çalıp türkü söyleyerek insanları eğlendiren, kendilerini “Abdal” olarak adlandıran ama belki de bizden farklı olmalarından ve çalgıcılıkla geçinmelerinden dolayı küçümsemek için “Aptallar” diye dalga geçtiğimiz topluluktan bir genç arkadaşın, kahvede oturmuş, kucağında bir divan sazı ile çoğunun Neşet Ertaş’a ait olduğunu öğrendiğimiz türküleri büyük bir iştah ve heyecanla çalıp söylediğini görünce merakla yanına oturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkünün biri bitiyor, biri başlıyordu: “BİR YİĞİT GURBETE GİTSE… GÖR BAŞINA NELER GELİR… GARİP SILAYI ANDIKÇA… YAŞ GÖZÜNE DOLAR GELİR!...”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Arkasından: “ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE… KAŞLAR YAKIŞMIŞ GÖZE… USANDIM BU CANIMDAN… DERDİNDEN GEZE GEZE!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamında: “ŞU GARİP HALİMDEN BİLEN İŞVELİ NAZLIM… GÖNLÜM HEP SENİ ARIYOR, NEREDESİN SEN? TATLI DİLLİM, GÜLER YÜZLÜM, EY CEYLAN GÖZLÜM!... GÖNLÜM HEP SENİ ARIYOR, NEREDESİN SEN?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve arkasından: “KENDİM ETTİM, KENDİM BULDUM… GÜL GİBİ SARARIP SOLDUM... EYVAH!...”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra da istek üzerine: “KAŞLARIN KARA KARA... AMANIN LEYLA LEYLA... DÜŞÜRDÜN BENİ ZARA DA... BÖYLE YARİM BÖYLE!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine istek üzerine: "TATLI DİLE, GÜLER YÜZE DOYULUR MU, DOYULUR MU? AŞK İLE BAKIŞAN GÖZE DOYULUR MU, DOYULUR MU? DOYULUR MU, DOYULUR MU? CANANA KIYILIR MI? CANANINA KIYANLAR... HAKKIN KULU SAYILIR MI?"&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ve diğerleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaş trans halindeydi; sazıyla bütünleşmiş, bir yandan sol eli perdeler arasında yaşından hiç beklenmeyen bir ustalık ve kıvraklıkla gidip gelirken bir yandan da sağ elinin baş ve işaret parmakları arasında tuttuğu tezenesini iştahla tellerde gezdiriyor ve kalan üç parmağını da birleştirmiş, sazın göğsüne bazen yumuşak bazen de sert ama ahenkli bir şekilde vurarak kendi ritmini yaratıyordu. Durmak bilmiyordu ve bizi de mest etmişti. Türküleri dinledikçe bizi çok derinden etkilediğini ve sanki ruhumuza işlediğini hissediyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek bu genç abdal arkadaş ve gerekse onun gibi düğünlerde çalıp söyleyen diğerleri aslında sıradan birer çalgıcı değillerdi. Çok önemli bir geleneksel müziği, babalarından, ustalarından öğrendikleri şekilde büyük bir başarıyla icra eden bu kalender arkadaşlara ve örnek aldıkları Neşet Ertaş’a karşı içten içe büyük bir saygı, sevgi ve hayranlık duyduğumu anlamaya başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii evdeki çizikli, çıtırtılı, cızırtılı, takılmalı 45’liklere de bu sefer başka bir gözle bakmaya başlamıştım. Daha önce berbat bulduğum türküler dinledikçe daha bir güzel geliyor ve beni kimi zaman keyiflendiriyor, kimi zaman da hüzünlendiriyordu. Bir ara ortadan kaybolan ancak geçenlerde bir televizyon kanalında izleme şansını yakaladığım Ali Ercan’ın şu türküsünde olduğu gibi: “GÜVENEMEM SERVETİME, MALIMA… ÜMİDİM YOK BUGÜN İLE YARINA… TOPRAK BENİ DE BASACAK BAĞRINA… ADALETİN BU MU DÜNYA?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşet Ertaş’tan, Ali Ercan’dan, Şemsi Yastıman’dan o kadar etkilenmiştik ki önce mahalledeki en yakın arkadaşım, arkasından da ben saz çalmayı öğrenmeye karar verip elden düşme birer bağlama aldık. Fakat saz çalmak öyle göründüğü kadar kolay bir iş değildi. Arkadaşım başardı ama ben yeteneğim olmadığı için öğrenemedim ve bağlamamı da hevesli bir arkadaşıma sattım. Artık arkadaşım öğrendiği türküleri çalıyor, biz de diğer arkadaşlarla birlikte o çok güzel olmayan seslerimizle söylemeye çalışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkında olmadan, bir dinleyici olarak Neşet Ertaş’tan Muharrem Ertaş’a kadar uzanan bir yola girmiş; kimi zaman dertli dertli inleyen, kimi zaman da neşe içinde şakıyan bülbüller ile turnaların ve ceylanların ozanlara arkadaşlık ettiği gül ağaçlarıyla çevrelenmiş bu yolda ayrıca Keskinli Hacı Taşan, Çekiç Ali gibi ustaların da olduğunu öğrenmiş ve onların yapıtlarının da peşinden koşmaya başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soruyorum: Neşet Ertaş'ın Hacı Emmi’sinin (Hacı Taşan) okuduğu şu türküyü dinlediğiniz zaman ne hissedersiniz? "BUGÜN AYIN IŞIĞI... ELİNDE BAL KAŞIĞI... YİNE NERDEN GELİYON DA MAHLENİN YAKIŞIĞI? VAY NERDESİN, NERDESİN? KALDIR CAMIN PERDESİN... DİYECEĞİM ÇOK AMMA... PEK KALABALIK YERDESİN!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Çekiç Ali'nin söylediği şu türkü: "IRAFTA SİNİLER... HASTA OLAN İNİLER... GURBETTE YARİ OLANIN... KULAKLARI ÇİNİLER... IRAFA KOYDUM NARİ... AĞLARIM ZARİ ZARİ... KÜSTÜRDÜM DE YOLLADIM... O REYHAN BOYLU YARİ... OY YANDAN YANDAN YANDAN... SENİ SEVDİM BEN CANDAN... İKİ CAN BİR SEVİLMEZ... YA ONDAN GEÇ YA BENDEN!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Usta’dan, Dadaloğlu’nun şu türküsünü hiç dinlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir: “KALKTI GÖÇ EYLEDİ AVŞAR ELLERİ... AŞIP, AŞIP GİDEN ELLER BİZİMDİR... ARAP ATLAR YAKIN EDER IRAĞI... YÜCE DAĞDAN AŞAN YOLLAR BİZİMDİR... BELİMİZDE KILICIMIZ KİRMANİ... TAŞI DELER MIZRAĞIMIN TEMRENİ... DEVLET VERMİŞ HAKKIMIZDA FERMANI... FERMAN PADİŞAHIN DAĞLAR BİZİMDİR!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Muharrem Usta’nın “Garip Bülbül” ile dertleştiği şu türküyü: "BİLMEM BÖYLE NEDEN SOLDUN... NİÇİN DÜŞTÜN ZARA BÜLBÜL? YOKSA YARDEN Mİ AYRILDIN? BELLİ, BAHTIN KARA BÜLBÜL! NE KADAR PERİŞAN HALİN! BAHÇEDE Mİ SOLDU GÜLÜN? SENİN İLE ARAYALIM... DERDİMİZE ÇARE BÜLBÜL!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve diğerlerini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya yerleşmiş olan Neşet Usta’nın yapıtlarını o yıllarda bulmak nispeten kolaydı. Ama maalesef ne 45’lik plak zamanında ne de kaset çağında Muharrem Ertaş’ın, Hacı Taşan’ın, Şemsi Yastıman’ın, Çekiç Ali’nin ve benzerlerinin yapıtlarını her yerde bulmak o kadar kolay değildi, emek istiyordu. Örneğin ben Muharrem Ertaş ve Hacı Taşan’ın birer kasetini Hergele Meydanı’ndaki bir seyyar kasetçiden aldım. Şemsi Yastıman ile 38 yaşında öldüğünü öğrendiğim Çekiç Ali’nin kasetlerini ise bulamadım. CD ve MP 3 çağına geldiğimizde ise artık bir müzik cennetindeydik ve bu ustaların tamamına ulaşmak çok kolaylaşmıştı. Peynir, ekmek almak gibi bir şey yani!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi ben günümüzde de Barış Manço, Cem Karaca, Edip Akbayram, Nilüfer gibi sanatçıların şarkılarını keyifle dinlemeye devam ediyorum ama artık benim için geleneksel müziğin ustalarının yeri, yani suyu kaynağında görüp içmenin, meyveyi de dalından toplayıp yemenin keyfi bir başka!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, dün akşam TRT 1’deki “YAR DİLİNDEN” adlı programı izlemeye başladığımda evimize sürpriz bir ziyarette bulunan kendi deyişiyle “KARA SURATLI”, benim deyişimle “AK YÜZLÜ” adam ilk türküsünü bitirmek üzereydi. Arkasından içli bir havayı okumaya başladı: “İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR… BİRİ ANAM, BİRİ YARİM… İKİSİNE DE HÜRMETİM VAR… BİRİ ANAM, BİRİ YARİM!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkü bittiğinde programın sunucusu Gülay Hanım bir yandan gözlerindeki yaşları siliyor bir yandan da izleyicilerin ortak bir isteğini ustaya iletmeye çalışıyordu. İzleyici ister de Neşet Usta onları hiç kırar mı?.. Tabii ki hayır. Ve başladı: “ZAHİDEM KURBANIM, NE OLACAK HALİM? YİNE BİR HAL OLDU, KIRILDI BELİM… GELENDEN GİDENDEN HABER SORARIM… ZAHİDEM BU HAFTA OLUYOR GELİN!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhteşemdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usta, yol yorgunu olmasına rağmen coşkusundan ve iştahından bir şey kaybetmemişti. Büyüdüğü Yozgat’a kendi yazdığı sözlerle bir hediyesi vardı: “YOZGAT SÜRMELİSİ!” Nida Tüfekçi’nin hiç eskimeyen bu muhteşem türküsünü Neşet Ertaş’tan ilk defa dinlediğim için sözlerini hafızama alamadım ama bu “YOZGAT SÜRMELİSİ” de gerçekten çok güzeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkır'ın Tezenesi, çocukluğunda Yozgat ve Kırşehir köylerinde babası ile yaşadıklarını ve yapıtlarında neden “GARİP” mahlasını kullandığını da kısaca anlattı ki onu da burada belirtmeden geçemeyeceğim: Neşet Ertaş, kendi türkülerini üretmeye başladıktan sonra bir gün babasına: “Türkülerin sonlarında isim kullanayım mı, kullanırsam bu nasıl bir isim olsun baba?” diye soruyor. Muharrem Usta'nın cevabına bakın: "Oğlum, bize ‘Garipler’ derler. Zaten gönül de gariptir. 'Garip' de gitsin!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Artık program bitmek üzereydi ve Usta en vurucu türküsünü sona saklamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALLI TURNAM NE GEZERSİN HAVADA?&lt;br /&gt;DEVRİLDİ ARABAM, KALDIM BURADA…&lt;br /&gt;NE ONMADIK KULUMUŞUM DÜNYADA…&lt;br /&gt;AKŞAM OLSUN ALLI TURNAM DÖN GERİ!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜLÜM GÜLÜM…&lt;br /&gt;KIRILDI KOLUM…&lt;br /&gt;TUTMUYOR ELİM…&lt;br /&gt;TURNALAR HEY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALLI TURNAM BİZİM ELE VARIRSAN…&lt;br /&gt;ŞEKER SÖYLE, KAYMAK SÖYLE, BAL SÖYLE…&lt;br /&gt;EĞER BİZİ SUAL EDEN OLURSA…&lt;br /&gt;BOYNU BÜKÜK, BENZİ SOLUK YAR SÖYLE!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜLÜM GÜLÜM…&lt;br /&gt;KIRILDI KOLUM…&lt;br /&gt;TUTMUYOR ELİM…&lt;br /&gt;TURNALAR HEY!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, halen Almanya’da yaşayan ve hayatını düğünlerde çalıp söyleyerek kazanan, günümüzde de türküleri dilden dile dolaşmaya devam eden ve herkesi kendine göre öğütüp tüketen popüler kültürün dahi yok edemediği 66’lık dev bir çınar Bozkır'ın Tezenesi Neşet Usta!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve değeri yeterince bilinmeyip unutulmaya yüz tutsalar da bir yerlerde izleri hep bulunacak olanlar: Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Şemsi Yastıman, Bayram Aracı, Refik Başaran, Ali Ercan, Rıza Konyalı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yüzlerce yıldan beri devam eden aşıklık geleneğinin temsilcileri: Aşık Veysel, Aşık Mahzuni, Murat Çobanoğlu, Erzurumlu Emrah, Dadaloğlu, Köroğlu, Karacaoğlan!...&lt;br /&gt;Ve günümüzde popüler olmayı başarabilenler: Arif Sağ, Musa Eroğlu, Yavuz Top, Sabahat Akkiraz, Belkıs Akkale!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve arkadan gelen gençler: Tolga Sağ, Erdal Erzincan, Kubat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve isimlerini sayamadığım için kendilerinden özür dilediğim diğerleri!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat sizlerle daha güzel. İyi ki bu dünyaya gelmişsiniz. Hepinizin eline, diline sağlık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz, Gençlerbirliği, daha iyi ve üstün oynadığı maçta şanssız bir golle Fenerbahçe’ye 1-0 yenildi. Bu maç sitenin haber ve forum bölümlerinde çok geniş bir şekilde yer aldı ve tartışıldı. Dün akşam Neşet Usta’yı televizyonda görünce, benim de zaten bu maça doğru hiç gitmek istemeyen kalemimin gönlü doğruca bu “KARA SURATLI, AK YÜZLÜ, TATLI DİLLİ ZİYARETÇİ” ile diğer ozanlara kaydı işte, ne yapayım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 30 Eylül 2003&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: YENİLSEN DE YENSEN DE-Necdet Özkazancı (Nisan 2004)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-2242970464945548258?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/2242970464945548258/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=2242970464945548258&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2242970464945548258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/2242970464945548258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/kara-suratli-ak-yzl-tatli-dilli.html' title='KARA SURATLI, AK YÜZLÜ, TATLI DİLLİ ZİYARETÇİ (30 EYLÜL 2003)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4543151873768793338.post-8715307600536088564</id><published>2007-12-01T17:08:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:17:11.745+02:00</updated><title type='text'>MEMLEKET SAAT AYARI, BİR TEPSİ BAKLAVA VE MARS’IN  GÜLÜMSEYİŞİ (12 EYLÜL 2003)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Uvertür&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memleket saat ayarı nedir?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon ve bilgisayarın olmadığı , dolayısıyla da televizyon ve bilgisayar neslinin de daha dünyaya “Merhaba!” demediği, halkın haberleri rotatif baskılı gazetelerden okuduğu ve radyodaki ajanslardan aldığı, “Yurttan Sesler” ve “Mikrofonda Tiyatro” gibi hit programlarla eğlendiği, Hacettepe, PTT, Şekerspor, Demirspor, Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün 1. ligde oynadığı, takımların deplasman masraflarını azaltmak için Cumartesi günü bir maç oynadıktan sonra aynı şehirde ertesi gün de başka bir takımla daha maç yaparak kentine döndüğü, çikletlerden İstanbul takımlarının futbolcularının yanı sıra Fikri Elma, Zeynel Soyuer, Ertan Adatepe gibi Ankaralı şöhretlerin resimlerinin de çıktığı ve bu resimlerin özenle biriktirilip para gibi ceplerde taşındığı o kadim zamanlarda radyodaki 19.00 ajansı aynı zamanda memleket saat ayarıydı. Saat tam 19.00’da radyoda gong yedi kez vurduğunda ailenin büyükleri saatlerini 19.00’a ayarlar, kurumu bitmişse özenle kurar, daha sonra da günün haberlerini dinlemeye koyulurlardı. Tabii o zamanlarda Belçika ya da Hollanda TRT’sinin de aynı şekilde çalışıp çalışmadığını bilmiyorduk Gerçi Avrupa’daki ecnebi memleketlerinde radyonun resimlisinin de çıktığı söylentileri de sık sık sohbetlere konu oluyor ama bir insanın radyonun içine nasıl girebileceğini aklımız bir türlü almıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam, önceden tahmin ettiğim gibi saat tam 18.00’de bizim memleket saat ayarı yani Emre 82’nin Babası aradı: “Yahu babadostu, ben aramasam ne arayacağın var ne de soracağın. Önce, takıma antrenman ziyareti yapıp Temelli kavunu ya da baklava ikram ederek Bursaspor maçı için moral verelim diye forumda topik açıyorsun, bizim oğlan gibi gencecik çocukların kanına girip bir heyecan kasırgası estiriyorsun, hatta Alkaralar yürütücülerini de araya sokup konuyu bir de ana sayfaya taşıtıyorsun, ondan sonra da saat 18.00 olmuş hala dükkanda yan gelmiş pinekliyorsun. Kalk, kapat dükkanı da çıkalım, saat 18.30’da tesislerde olmamız lazım, ancak yetişiriz!” diyerek sıkı bir fırça attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hemen savunmaya geçtim:”Dur teyzeminoğlu, hemen kızma. Ben forumda da Emre’ye cevap yazdım, foruma fazla girmediğin için bilmiyorsun. Sen nasıl olsa memleket saat ayarı gibi saat 18.00’de ararsın diye demarke vaziyette bekliyordum. Ben hazırım, hadi çıkalım” dememle birlikte, antrenmana yetişmek için dükkanı kapattığımız gibi soluğu tesislerde aldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesislerin en sevdiğim yönü, biliyorsunuz park yerinden bol bir şey olmaması… Üstelik dün yağan ve bir çok trafik kazasına sebebiyet veren o müthiş sağanak yağmur bu park yerine sanki hiç uğramamış, yerler kupkuru…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, Emre’nin Babası yarı otomatik arabasını, ben de full mekanik arabamı her zaman olduğu gibi büyük bir rahatlıkla ve keyifle park yerine bıraktıktan sonra hızlı adımlarla antrenman sahasına yöneldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Mondo&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüf bu ya, idare binasının önünden geçerken stada gitmekte olan Genel Koordinatör Ufuk Bey ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Emrah Bey ile karşılaşınca ayak üstü küçük bir sohbet yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufuk Bey geçen Perşembe günü tesislerde katıldığımız toplantıyı anlatan ve gündeme bir hidrojen bombası gibi düşen yazımdan dolayı biraz sitem ederek, toplantıda görüşülen konuları 65 Milyon’a sızdırmama üzüldüğünü söyleyince ben de artık sitenin ana sayfasında yazan bir gazeteci-yazar olarak 65 Milyon’a hitap eden sitenin kamu oyuna karşı sorumluluklarım olduğunu ve görüp tanık olduğum olayları yazmadan edemeyeceğimi kısa, öz, açık ve seçik bir şekilde belirttim. Ben bunları söylerken, yakınımızda bulunan tesislerin güvenlik görevlisi de meraklı bakışlarla bizi kesiyordu. Bu arada Emre’nin Babası, Ufuk Bey’e Blackburn Rovers maçının bilet fiyatlarını sordu. Ufuk Bey de “Çok net bir biçimde penaltı!”, pardon bir yerlerden aklımda kalmış olan patenti Erman Hoca'ya ait bu cümle bir yanlışlık sonucu yazıya karıştı. Kusura bakma Erman Hoca!... Evet, şimdi düzeltiyorum: Ufuk Bey, çok net bir biçimde "5 – 10 – 50” cevabını verdi. Ben, “Bu, bizim önerdiğimiz rakamın tam iki katı. Keşke 1.25 – 2.50 – 5 diye önerseydik” diye hayıflanınca, Ufuk Bey “Sizi hınzırlar sizi!” dercesine gülümseyerek stada gitmek üzere veda etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Moderato&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufuk Bey’i stada uğurladıktan sonra antrenman sahasına geldiğimizde müthiş bir manzara ile karşılaştık. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu dev bir taraftar topluluğu bir araya gelmiş, antrenman sahasını çevreleyen tellerin arasından zevkle antrenmanı seyrediyordu. Tahminen 5600, pardon 560, yok yok 56, hayır hayır 5-6 kişilerdi!... Ybilgutay ve arkadaşı, Nightfall, Gazeteci Kıvanç Koçak, www.alkaralar.com’un yürütücülerinden Barış ve futbolculara ikram etmek üzere yanlarında getirdikleri bir (karton) tepsi baklava!… Bizim Emre ise aralarında yoktu. Tanışma faslından sonra birkaç arkadaş Emre’yi sorunca, Emre’nin Babası oğlunun önemli bir işi çıktığını söyledi. Ben bu işin ince bir iş olduğunu tahmin ettim ama pek sesimi çıkarmadım. Ne de olsa gençlik, olur böyle işler. Fazla takılmamak lazım!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerden okuduğum haberlere göre Bursaspor Teknik Direktörü Hagi, hafta içinde futbolcularına “İstasyon Çalışması” yaptırmış. Yani bizim Emre’nin Babası’nın “Terminal Çalışması” dediği antrenman… Baktım Ersun Hoca’nın yaptırdığı antrenman da “İstasyon Çalışması”na benziyor. Birden içimden Emre’nin Babası’na takılmak geldi: “Usta, o senin geçen gün dediğin terminal çalışması var ya, onun doğrusu istasyon çalışmasıymış” diye bir zarf attım. Ben ondan: “Ne istasyonu hoca. Lalahan İstasyonu mu yoksa?” gibi yaratıcı bir espri yapmasını beklerken, bizimki: “Ha terminal ha istasyon, aynı şey, ne fark eder!...” diye serteldi. Sitenin yürütücüsü Barış da terminal ile istasyonun aynı şey olduğunu son derece teknik bir şekilde söyleyip Emre’nin Babası’na arka çıkınca bana da susup konuyu kapatmaktan başka yapacak bir şey kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Konşimento&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede kalmıştık? Evet, bizim de olay mahalline gelmemizle tam 7 kişilik dev bir taraftar topluluğu belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Emre’nin Babası: “Hadi arkadaşlar, içeri girelim” deyince, açık kapıdan hep birlikte antrenman sahasına girdik. Dediğim gibi, futbolcular istasyon çalışması yapıyorlardı ve dolayısıyla da ne “takımdan ayrı düz koşu” ne de “dar alanda kısa paslaşmalar” yapan vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baklavayı antrenmandan sonra ikram edeceğimiz için, antrenmanın bitmesini beklerken koyu bir sohbete koyulduk. M’Bayo’nun darbesi sonucunda kaptan Ümit’in iki dişinin kırılması, her hafta Radikal Futbol Dergisinde ikinci ligi değerlendiren yazılarını zevkle okuduğum ve aynı zamanda iyi bir Şekersporlu olan Kıvanç Koçak ile ikinci lig ve Şekerspor’un durumu gibi konularda yaptığımız sohbetler gerçekten keyifliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, tesislerin güvenlik görevlisi olduğu belli olan ve Ufuk Bey ile konuşurken bizi izleyen şık üniformalı arkadaş görev bilinci içinde kendinden emin adımlarla yanımıza geldi ve taraftarların saha dışına çıkması gerektiğini duru bir Türkçe ile ifade etti!... Biz tabii ki: “Niçin çıkıyor muşuz?” diye sorunca, eleman, Emre’nin Babası ile bana dönerek: “Siz değil beyefendi, bu arkadaşların çıkması gerekiyor. Siz gazetecisiniz, kalabilirsiniz!” cevabını verdi. Bunun üzerine sitenin yürütücülerinden Barış beni göstererek biraz da öfkeli bir üslupla: “O gazeteciyse ben de onun patronuyum. Yani o içeride ben dışarıda mı kalacağım. Olmaz öyle şey!” diyerek elemana gözdağı vermeye çalıştı ama nafile… Çünkü talimat vardı. Taraftarların gazeteci patronu da olsa antrenmanı saha dışından, tel örgülerin arkasından seyretmesi gerekiyordu. İşte tam bu sırada Emre’nin Babası tüm karizmasıyla meseleye el koydu. Bizim tesislere geleceğimizden ve futbolculara baklava ikram edeceğimizden yöneticilerin haberi olduğunu, dolayısıyla sahadan çıkmayacağımızı son derece anlaşılır bir lisanla belirtip elemana yöneticilerle konuşmasını tembihledi. İnatçı (Alkara olur yani!) bir görev adamı olan bu arkadaş da tansiyonu yükselten ve ortamı geren bu önemli sorun ile ilgili olarak yeni talimatı almak üzere yöneticilerin olduğu bölgeye doğru seğirtti. Beş dakika kadar sonra geri döndüğünde yüzü gülüyordu ve sırtından büyük bir yük kalkmış gibi rahatlamış görünüyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada futbolcular istasyon çalışmasından bıkmış olacaklar ki iki antrenman sahasının kapsama alanının çevresinde tur atmaya başladılar. Biz de tabii ki yanımızdan geçen futbolculara, M’Bayo olayından sonra özellikle M’Bayo’ya karşı “dişlik” takıp takmadıklarını sormayı ihmal etmedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve antrenmanın bu müstesna kısmında, huzurlarınızda “Arap kızı Tamara!”, pardon bu Tamara da nereden çıktı yahu! “Tamara, kızım, çık aradan. Sen bu yazının konusu değilsin. Seni başka bir yazıda anlatırım. Şimdi ait olduğun çadır tiyatrosuna geri dön!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Tamara’yı gönderdikten sonra antrenmanın bu müstesna kısmında, önce iki arkadaşıyla Taraftarlar Derneği Başkanı Doğan Bey ve biraz sonra da sitenin diğer yürütücüsü Bülent geldi. Bülent’in gelmesiyle birlikte Barış’ın yüzü asıldı ve ortam birden gerildi. Başkan İlhan Cavcav’ı, fabrikasında ziyaret ederek www.alkaralar.com’a 1000 numaralı üye yaptıktan sonra Başkanın çakar çakmaz çakan Tokai marka çakmağını ve purolarını yürütme meselesinden dolayı aralarına kara kedi giren ve neyi paylaşamadıklarını bir türlü anlayamadığım bu iki yürütücü, daha bir gün önce 65 Milyon’un gözü önünde hem de sitenin ana sayfasında birbirlerine girmişler, birbirlerini Cavcav’ın Tokai çakmağını ve purolarını yürütmekle suçlamakla kalmayıp birbirleri hakkında söylemediklerini de bırakmamışlar ve ne kadar kirli çamaşırları varsa (ki yıkanmakla çıkması pek mümkün değil) ortaya dökmekten çekinmemişlerdi! Hatta bu yürütücü arkadaşlar o kadar ileri gitmişlerdi ki özellikle 40’lı yaşlarının sonuna doğru ancak fark edilip bir köşe sahibi olarak 65 Milyon’a hitap etme şansı yakalayan bendenizi de çok derinden etkileyebilecek şekilde siteyi “Öz Alkaralar.Com” ve “Hakiki Alkaralar.Com” diye ikiye bölme fikrini dahi ortaya atabilmişlerdi. Gerçi sitenin ikiye bölünmesinin beni fazla etkilemeyeceğini ve yüce menfaatlerimin hiçbir şekilde zedelenmeyeceğini öğrendikten sonra bayağı rahatladım ve ikisini de “ne halleri varsa görsünler” diyerek baş başa bıraktım ama yine de böyle gergin ortamlarda insan içinde ister istemez bir tedirginlik hissediyor, ne yaparsınız insanlık hali işte!... Antrenman sahasında da bu iki yürütücü arkadaş birbirlerine girmek için bahane yaratmaya ve hamle yapmaya çalıştılarsa da Emre’nin Babası ve ben araya girerek ikisini de yatıştırdık ve gazetelerde üçüncü sayfa haberi olabilecek muhtemel bir olayı da büyük bir başarıyla önlemiş olduk. Bunun için de kendimizi tebrik etmekten kendimi alamıyorum!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Allegro Vesairetto&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, işte nihayet antrenman bitti. Futbolcular bize doğru gelmeye başladılar. Biz de 11 kişiden oluşan dev bir taraftar topluluğu olarak bir yandan futbolcuları avuçlarımız patlarcasına alkışlarken bir yandan da müthiş bir tezahürata başladık. Öyle ki tesisler, alkışlarımız ve tezahüratlarımızla inliyordu ve binaların camlarının zangırdamaları da “ZANGIR… ZANGIR…”diye kulaklarımızı sağır edercesine yankılanıyordu! O anda iki yürütücü Barış ile Bülent bile aralarındaki kara kediyi kovup ellerini birbirlerinin omuzlarına atmış, neşe içinde zıplayarak "YENİLSEN DE YENSEN DE..." şarkısını söylüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Nightfall, elindeki bir tepsi baklavayı futbolculara ikram etmeye başlamıştı bile. Baklava o kadar lezzetliydi ki bir tane yiyen futbolcu bir tane daha yemekten kendini alamıyordu. Ersun Hoca ve futbolcular bu müthiş alkış ve tezahürat dalgası ile baklava ikramından dolayı çok duygulanmışlardı. Fotoğraf makinesini bir sanatkar titizliğiyle kullanan Yetkiner Mayda, bu mutlu anları ölümsüzleştirmek için flaşları birbiri ardına patlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocaya ve futbolculara Bursaspor maçında başarılar dileyip bu baklava karşılığında yalnızca üç puan istediğimizi ve bundan başka bir isteğimiz olmadığını veciz bir şekilde belirttikten sonra birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde çok önemli ve zor bir görevin daha altından başarıyla kalkmanın huzuru ve mutluluğu içinde futbolcularla ve birbirimizle vedalaşıp, böyle keyifli etkinlikleri daha geniş katılımlarla yeniden düzenleme isteğiyle tesislerden ayrıldık. Emre’nin Babası Kıvanç Koçak ile birlikte yarı otomatik arabasına, ben de Barış ile birlikte full mekanik arabama bindiğimizde saat 20.00’ye geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava artık kararmış, bulutlar da iyice dağılmıştı ve bu sırada doğu ufkundan yükselmeye başlayan Mars, tüm güzelliği ve yalnızlığı ile bize gülümserken, bir an için bana öyle geldi ki: “Dünyanız yine de düşündüğünüz ve sandığınız kadar kötü ve kokuşmuş değil. Yine de sistemin yaşanabilir tek gezegeni. Tüm insanlara, hayvanlara ve bitkilere fazlasıyla yetecek kadar yer var. Hayat aslında çok kısa, kıymetini bilin. Biraz da keyfini çıkarmaya bakın. Çok çalışın ama ne olur az aşının!” der gibi bakıyordu sanki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, 12 Eylül 2003&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Alıntı: YENİLSEN DE YENSEN DE-Necdet Özkazancı (Nisan 2004)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4543151873768793338-8715307600536088564?l=basithikayeler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://basithikayeler.blogspot.com/feeds/8715307600536088564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4543151873768793338&amp;postID=8715307600536088564&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8715307600536088564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4543151873768793338/posts/default/8715307600536088564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://basithikayeler.blogspot.com/2007/12/memleket-saat-ayari-bir-tepsi-baklava.html' title='MEMLEKET SAAT AYARI, BİR TEPSİ BAKLAVA VE MARS’IN  GÜLÜMSEYİŞİ (12 EYLÜL 2003)'/><author><name>NECDET ÖZKAZANCI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14170280215884563228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
