14 Kasım 2009 Cumartesi

VELİ NECDET ARIĞ'DAN ANILAR


Kısa süre önce yitirdiğimiz Zündap Hüseyin’in ardından, Ankara futbolunun çok büyük değerlerinden birini daha, Ankaragücü camiasının Veli Amcasını, Veli Dedesini 86 yaşında yitirdik. Üzüntümüz sözcüklerle anlatılamaz. Ankaragücü camiasının, Ankara futbolunun, acılı ailesinin ve hepimizin başı sağ olsun. Nur içinde yat Veli Amca…

Merhum Veli Necdet Arığ’ın 1996 yılında, Ankaragücü’nün 86. yılı anısına yazdığı “MKE ANKARAGÜCÜ BELGESELİ” (228 büyük sayfa) adlı bir kitabı var. Şimdi piyasada bulunmayan, ancak fotokopiyle çoğaltılarak elden ele gezebilen bu müthiş kitapta Ankaragücü’nün bütün tarihi, bilgiler ve anılar çok güzel bir şekilde harmanlanarak anlatılmış. İşte ben de o kitapta yer alan bazı hoş anıları sizlerle paylaşarak Veli Amca’yı ebedi yolculuğuna uğurlamak istedim.

100 LİRALIK DEPLASMAN (1949-50 Sezonu)

Sezon başında bazı kulüplere maç teklifi mektupları yazmıştık. Zonguldak ve Konya’dan olumlu cevaplar aldık. Kadro bol olduğu için tertibi ikiye ayırarak Zonguldak ve Konya turnelerine çıktık.

Konya kafilesinden Genel Sekreter Veli Necdet, Zonguldak kafilesinden ise Genel Kaptanımız Natık As sorumlu idi. Konya kafilemizde futbolu bırakmış olan kalecimiz Muharrem Gören ile sol açığımız Kenan Çolak’a da yer vermiştik.

Konya İdmanyurdu ile iki maç karşılığı 100 Türk Lirasına anlaşmıştık. Evet, yanlış okumadınız: Yüz Türk Lirası… Zonguldak anlaşması ise 500 Türk Lirası idi.

Zonguldak’ta Kömürspor ile ilk maçta 1-1 berabere kalmış, ikinci maçımızı 2-0 kazanmıştık. Konya’da, Konya İdmanyurdu ile oynadığımız ilk maç 1-1 berabere sonuçlandı. İkinci karşılaşmada Konya Gençlerbirliği’ne 1-0 yenildik.

Konya’da doğru dürüst bir stat yoktu. Her iki karşılaşmayı da mahalle arasındaki okulun bahçesinde oynadık. Stat o kadar küçüktü ki, bir korner atışında Recep Adanır’ın vurduğu top bahçe duvarlarını aşarak caddeye çıktı ve taksinin tekerlekleri arasında kalarak patladı. Baba Recep bu maçta takımımızın formasını ilk defa giymişti. Biliyorsunuz sonra Beşiktaş’a transfer oldu. Yine o devirlerde malzeme bu denli bol değildi. Topun patlayışı üzerine ikinci top temini için 45 dakika beklememiz gerekti.

Anlaşma gereğince ödenmesi gereken 100 Türk Lirasının 15 lirasını (B) takımı ile geldiğimiz için ödemediler. 85 liranın 5 lirası ile de Cumartesi ve Pazar maçlarında rakip takımlara verilmek üzere Belediye Bahçesinden aldığımız çiçekler için ödemiştim. Geri kalan 80 lira ise kulübe irad kaydedildi.

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 110)


ANKARAGÜCÜ: 7 – GENÇLERBİRLİĞİ: 3 (22.02.1953)

Ligin son maçını 22.02.1953 günü Gençlerbirliği ile yapan takımımız sahadan 7-3 gibi açık farklı bir galibiyet ile ayrıldı. Bu sonuç antrenör Natık As’ı şaşırtmıştı. Çünkü daha önceki maçlarda gösterdiği form durumuna göre, değil sahadan galibiyet ile ayrılmak, açık farklı yenilgi korkusu sarmıştı kendisini.

Natık As, maç sonrası anı defterine şunları düşmüştü:

“Demek ki bir başka oluyormuş Gençlerbirliği maçları. Herhalde ezeli ve ebedi rekabetin verdiği hırsla çocuklar dopinklenmiş olmalılar ki, sahadan 7-3 ayrılmakla kalmadılar, mevsimin en güzel futbolunu da ortaya koyarak maçı izleyen 6 bin seyirciden dakikalarca alkış aldılar. Tüm maçları bu hırsla oynamış olsaydık, Avrupa’da dahi birçok takımlardan galibiyet alabilirdik.”

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 115)


BÜYÜK AVRUPA TURNESİ DÖNÜŞÜ BİR ANI (1953)

Kulübümüz 2.8.1953 günü Yugoslavya ve Avusturya’yı kapsayan büyük bir turneye çıktı.

(…)

Kafilemiz yurda dönerken Yugoslavya’ya vizesiz giriş yapmıştı. İnterne edilerek bir otele kapatıldılar. Tercüman Cezmi Başar’ın girişimleri ile, Maribor kulübü ile yapacağımız bir maç karşılığı kafilemize vize sağlandı. Maribor kulübü yöneticileri, maç için helikopterlerle el ilanları attılar. Maçı Cezmi Başar yönetti.

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 115)


ANKARAGÜCÜ-HACETTEPE MAÇINDAN BİR ANI (1956-57 SEZONU)

Ankara Spor Yazarları Derneği ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun tertip ettiği iki turnuvada da takımımız şampiyon oldu.

Ankaragücü ile Hacettepe arasında oynanan Çocuk Esirgeme Kupası finalini bu satırların yazarı Veli Necdet Arığ yönetmişti.

Bu karşılaşmanın direk görevlisi değildim. Final maçının hakemi idim. Bir kanattan Ankaragücü, öteki kanattan Hacettepe finale kalınca, devrin Bölge Hakem Komitesi Başkanı Burhan Atakan’a durumumu arz ettim. “Sen saha dışında Ankaragüçlüsün, saha içinde ise hakemsin” diyerek görevden affımı kabul etmedi. Takımımız maçı 3-0 önde götürüyordu. Taç atışı (Ankaragücü lehine) oldu. Atışı Hasan Yedek yapacaktı. Daha önceleri takımımızda da yer almış olan Muzaffer Gür (Miki Muzaffer), “Olur amma, bu kadar taraf tutmak olur” diye karara itirazda bulundu. Hasan Yedek bu itiraza, “Bir taç atışı için bizi tutacaksa, al atışı sen yap!” diye topu kendisine verdi. O sırada Hacettepe’nin sağ beki Karagöz Kemal yanımıza gelerek olaya müdahale etti ve “Top benim ayağımdan taca çıktı. Taç hakkı Ankaragücü’nündür” diyerek topu Hasan Yedek’e verdi. Taç atışını ise Hasan Yedek bilinçli biçimde, itiraz eden Muzaffer Gür’ün ayağına attı.

Maçın sonlarına gelinmişti. Hasan Yedek kendi ceza sahası içinde zor görülür bir durumda topu kasten tokatlayınca bastım penaltıyı. Atışı Alaattin Yolaç yaptı. Penaltı gol olmuş ve sahadan 3-1 galip ayrılmıştık. Maç sonrası Hasan Yedek, “O penaltıyı beni kınamak için kasten yaptığını” söylemişti.

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 119, 120)

ZATAPEK ALİ-ZAPATEK SALİH (1959-60 SEZONU)

Takımımız kümede kalış savaşında Beykoz ile Bursa’da önemli bir karşılaşma oynayacaktı. İstanbul’da sıkıyönetim bulunduğu için maç Bursa’ya alınmıştı. Takımımız kampta idi. Sabri Kiraz, odaları dolaşırken, Kör Salih (Zapatek) ile Ali Yetüt’ün (Zatapek) odalarından sesler geldiğini duydu. Kulak verince şu konuşmaya şahit oldu:

Zatapek Ali, Zapatek Salih’e, “Yarınki maçta Allahıma oynayacağım. Yenilgi düşünemiyorum. Mutlaka yeneceğiz” diyordu.

Sabri Kiraz, konuşma sonrası olayı şöyle değerlendirmişti.

“Ali’yi o maçta oynatmayı düşünmüyordum. Bu konuşma üzerine takıma koydum. Diyebilirim ki o maçı Ali ve Salih aldılar.”

Ali ve Salih çok iyi arkadaştılar. Özel yaşantılarında da birbirlerinden ayrıldıkları pek görülmemişti. Bu yüzden Sabri Hoca deplasmanlarda ikisini aynı odaya verirdi. Sabri Hoca, Ali Yetüt’e maçlarda çok koştuğu için Çeklerin ünlü maratoncusu “Zapatek”in adını, birbirlerinden ayrılmadıkları için Salih’e “Zatapek” adını takmıştı.

Ali, futbolu bıraktıktan sonra yerleştiği Edirne’de bir trafik kazası sonucu genç yaşta hayatını kaybetti.

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 123, 124)

Not: Zatapek ile Zapatek o kadar çok kullanılmış ki, Veli Amca bile sonunda birbirine karıştırmış. :)


KISSADAN HİSSE BİR ANI (1973)

Leed United’in Ankara’daki maçını izlemek üzere, kafile ile birlikte bazı İngiliz basın mensupları da Ankara’ya gelmişlerdi.

Leeds United’in İdari Menecerinin ricası üzerine, Genel Kaptanımız Dr.Mehmet Bozdoğan İngiliz basın mensuplarının stada girişlerini sağlamıştı.

İkinci karşılaşma da oynanmış, takımımız Avrupa Kupasından elenmişti. Aradan 6 ayı aşkın bir zaman geçmişti.

Bir gün kulübümüze, Leeds United kulübünden 25 dolarlık bir havale geldiği görüldü. Dr.Mehmet Bozdoğan havaleyi bankadan çekmiş, kulübe irad kaydetmişti amma, bu paranın gelişine bir anlam verememişti.

Sonrası Leeds United kulübünden, kulübümüze resmi antetli bir yazı gelmiş ve mesele o zaman aydınlanmıştı.

Dr.Mehmet Bozdoğan, İngiliz basın mensuplarını stada almıştı ya… Gönderilen 25 dolar onların stada giriş ücreti imiş!

Ve yazının altındaki not cümlede ise “Gecikmeden dolayı özür dileniyordu…”

Demek ki İngiltere’de kraliçenin dahi maçlara ücret ödeyerek girdiği espri değil bir gerçekmiş.

MKE Ankaragücü Belgeseli (Sayfa: 140, 141)

ZÜNDAP HÜSEYİN (Veli Necdet Arığ'ın kaleminden)


1930 lu yılların başından itibaren uzun yıllar Gençlerbirliği formasını giyen, Gençlerbirliği tarihinde çok önemli bir yeri olan ve ‘ZÜNDAP HÜSEYİN’ lakabıyla tanınan Hacı Hüseyin Maloğlu 31 Temmuz 2009 günü aramızdan ayrıldı.

Eski hakemlerden, Zündap Hüseyin’in yakın arkadaşı Veli Necdet Arığ, KIRMIZI-BEYAZ Gazetesi’nin 14-20 Haziran 2004 günlü sayısında yayımlanan köşe yazısında Zündap Hüseyin’i anlatmıştı. Güzel anılardan oluşan ve elektronik ortamda kopyası bulunmayan o yazıyı gazeteye bakarak yeniden yazdım ve Zündap Hüseyin’i bir de böyle anmak hoş olur diye düşündüm. Beş yıl önce bu güzel anıları yazıp futbolseverlerle paylaştığı için Veli Necdet Arığ’a da teşekkür ediyor, sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.

ZÜNDAP HÜSEYİN

Zündap Hüseyin… Hacı Hüseyin Maloğlu…

Gençlerbirliği’nin 1938-1948 yılları Majino Hattı’nın geçilmez sol beki…

Hasan Polat, Halim Çorbalı, Hadi Pozan, İbrahim İskeçe gibi Türk futbolunun ünlü isimleri ile forma giydi.

Gençlerbirliği Dergisi kendisine sayfa ayırarak bazı anılarını okuyucuları ile paylaştı. Paylaşım, sanırım sayfa darlığı nedeniyle noksan kalmıştı.

Bunları tamamlama sadedinde Hüseyin Maloğlu’nu “Bir de benden dinleyin” diye huzurunuza geldim.

* * * * * * * *
Zündap Hüseyin’in Gençlerbirliği’nde forma giydiği yıllarda onun yedeği idim. Sonra kendisi ile futbol hakemliğinde meslektaş olduk. Ailelerimiz arasında sıkı bir aile birliği oluştu. Futbol hakemliği seminerlerinde Maloğlu ile aynı odalarda kalır, haftada üç-dört gün de aile beraberliklerimiz olurdu.

Gençlerbirliği 1940’lı yıllarda özel bir karşılaşma için Kayseri’den davet almıştı. Maç sonrası Gençlerbirliği’nin yollukları ödenmedi. Gerekçe ise hasılat alamamışlar.

Kayseri’nin Zülküf adında ağır çekim bir boks şampiyonu varmış.

Sol bek Hüseyin Bey’den gösteri maçı yapması için ricada bulunmuşlar.

Çaresiz iki boksör ringe çıkmış. Zülküf’ün yumrukları havayı dövüyor. Maloğlu’nda yumruk ne gezer!

Amma boşluğunu yakalayınca öylesine bir yumruk salladı ki Maloğlu, Zülküf nakavt… Ancak hastanede kendine gelebildi. Boks maçı sonrası Gençlerbirliği’ne ekstra yolluk ödendi.

Nedenmiş o?

Kayseri halkı Zülküf’ten yaka silkiyormuş da!

* * * * * * * *
Hüseyin Maloğlu, 19 Mayıs Stadı’nda maç yönetiyor. Gol sonrası “Ofsayt!” diye tepki aldı.

Tepkiler üzerine, elini “Güneşten göremedim” anlamında gözlerine siper edince, tribünler kahkahadan inledi. Güneş, Maloğlu’nun gözlerine siper ettiği yönden değil, arkadan geliyordu!

* * * * * * * *
İzmir’de mayıs ayı seminerinde idik. Seminer açık havada yapılıyordu. Seminer hocası rahmetli Muvahhit Afir, “Top köşe gönderine çarptı, onu devirerek taç hattından oyun dışı oldu. Ne karar verirdiniz?” diye soruyu Hüseyin Maloğlu’na yöneltti. Maloğlu uyukluyordu. Soruyu duymamıştı bile. Dirsek teması komşusu, hınzır oğlu hınzır Nejat Şener ortaya bir “Penaltı” sözcüğü fırlattı. Maloğlu soruyu “Penaltı” diye cevaplayınca, Nejat Şener kaçar, Maloğlu kovalar. Diğerleri de onların peşine düştü. Seminer toz duman olmuştu.

* * * * * * * *
Maloğlu o akşam hanımı ile birlikte yemeğe gelecekti. Maloğlu Yenimahalle’de, ben Emek’te oturuyordum. Kendilerini karşılamak üzere çıktım kapının önüne. Zündap Hüseyin geldi. Hem de Zündap motoru ile… “E Hüseyin, hanımı getirmedin mi?” diye sormamla birlikte Maloğlu, Zündap’ı öyle bir gazladı ki…

Sonra döndüler eşi ile birlikte… Meğer ki, Akköprü yakınlarındaki dekovil hattından geçerken motor zıplama yapınca hanım motordan uçmuş! Uçmuş da Maloğlu’nun gıkı bile duymamış. Hanımı, yakındaki karakola almışlar, sarmışlar sarmalamışlar.

O yemek öylesine zevkli ve neşeli geçmişti ki…

Veli Necdet Arığ (KIRMIZI-BEYAZ, 14-20 Haziran 2004)

08 Kasım 2008 Cumartesi

SEFA HOCA'NIN ARDINDAN

Bu yıl Ocak ayında Gençlerbirliği-Adana Demirspor maçından önce bir rastlantı sonucu tanışmıştım Sefa Taşkıran'la... Muhtar Amca, Umut ile beni ÇESEKA'ya çay içmeye götürmüştü. 19 Mayıs Stadı'nın altındaki ÇSK (Çalışkanlar Spor Kulübü) kulüp odasında çay içip sohbet etmiştik. ÇESEKA'nın başkanıydı Sefa Hoca... Bu güzel sohbetin ardından Gençlerbirliği taraftarlarının internet sitesi www.alkaralar.com ile bu sitede "ÇESEKA: ADI YETER!" başlıklı bir yazı yazmıştım.

http://www.alkaralar.com/icerikarastir.php?name=Kose_Yazilari&file=yazi_oku&sid=225

Bir de OrtaKafaGol.Com sitesinde 28.08.2006 günü yayınlanan Can Lafçı'nın "Futbolun Amatör Ruhu" başlıklı yazısına yazılan yorumlarda Sefa Taşkıran'ın yetiştirdiği futbolcular tarafından anlatılan bir Sefa Hoca var.

Bir yorumcu şöyle diyor örneğin:

“Ben de Sefa hocamın elinde büyüdüm. Eğer futbol oynayacaksan ÇSK’da oynayacan. Tabii öbür hocaları da unutmamak lazım: Şahin hoca, Nevzat hoca… Bu takım tek kelimeyle mükemmel… Eğer futbola tekrar başlasaydım bu takım kesinlikle ÇSK olurdu. Ben 86’lıyım. Ne topçular vardı bizim kadroda: Kaleci Turgay, Jandarma kaptan, Erol, Fazlı, Mami, Solayak Ömer, Montçu, Azmi, daha ismi aklıma gelmeyen birçok arkadaşım… Az mı yuttuk o 19 Mayıs’ın tozunu, hey gidi günler be! ÇSK antrenman yaparken öbür takımlar izlerdi. İyi ki varsın Sefa hocam. Ellerinden öper, bize böyle bir kulüp vadettiğin için sana çok teşekkür ederim. Senin o meşhur lafınla bitirmek istiyorum mesajımı… Hani maçta gol atardık da kulübeden bağırırdın ya: 'Bi daha, bi daha!' diye… İşte biz o Sefa hocayı sevdik...”

Başka bir yorumcu da şunları yazmış:

“Ben Kutluhan.7 senedir ÇSK’da oynamaktayım. ÇSK deyince akla ilk gelen Başkan Sefa Taşkıran’dır. Sefa Abi’den gelmiş geçmiş en çok dayak yiyenlerden biri de benimdir. Onun vurduğu yerde gül biter!”

Ve daha bunlar gibi sevgi ve saygı dolu birçok yorum... Okumanızı öneririm.

http://www.ortakafagol.com/makalegoster.asp?ID_No=396

Amatör futbol tutkunları için çok üzücü bir haber olacak ama ÇSK´ya ve amatör futbola yokluklar içinde yıllarca emek vermiş büyük bir futbol adamı olan Sefa Taşkıran'ı ne yazık ki 5 Kasım 2008 günü kaybettik.


http://www.aaskf.org.tr/indexx.html

Sefa Hoca’nın yokluğu, Türk futbolu için gerçekten büyük bir kayıp... Ama bu acı kayıp, ne yazık ki yalnızca yukarıda linkini verdiğim Ankara Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu'nun internet sitesi ile Alkaralar forumunda bilgi olarak yer alabildi. Onun dışında ne Ankara basınında ne de internet spor sitelerinde ne bir ses, ne bir nefes!

Yunus Emre, şu dörtlüğü Sefa Başkan için yazmış sanki:

"Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin"


Sefa Taşkıran, anlı şanlı kulüplerimizden birinin başkanı olsaydı böyle mi olurdu? Ne haberler yayınlanırdı! İnsanlar ardından neler döktürürlerdi. Zengin, ünlü ve güçlüysen her şey bir başkadır; ölümün bile... Ama zengin, ünlü ve güçlü değilsen ne yaparsan yap kaybolur gidersin, adını anan olmaz; birkaç kişi dışında...

Neşet Ertaş'ın içli bir türküsündeki şu sözlerde olduğu gibi:

"Zengin isen ya bey derler ya paşa
Fukaraysan ya abdal derler ya cingan haşa!"


Sefa Başkan'ın toprağı bol, ruhu şad olsun. Allah rahmet eylesin. Acılı yakınlarına, ÇESEKA ve tüm futbol camiasına başsağlığı dilerim.


10 Ekim 2008 Cuma

İTİRAF EDİYORUM

İtiraf ediyorum. Evet, itiraf ediyorum. Bir Polatlılı olarak Ankara futbolu tutkunu olan ben, yıllar önce Cebeci Stadında bir Ankara takımına karşı Kastamonuspor’u hem de tribünde tezahürat yaparak desteklemiştim. “Niye böyle bir halt yedin?” diye soracak olursanız, yanıtım şu: Hatır için, evet tamamen arkadaş hatırı için…

Sizden sır çıkmaz, benim Polatlı’da bir mahalle arkadaşım var. Adı Demircan, ama ben Candemir derim. Candemir aşağı, Candemir yukarı derken, önce garipseyip “Demircan” diye düzeltmeye çalıştı fakat sonra o da alıştı. Neyse, bizim Demircan; babası Bolu Sebenli olduğu için koyu bir Bolusporlu, annesi Kastamonu Taşköprülü olduğu için koyu Kastamonusporlu, kendisi Polatlı’da doğup büyüdüğü ve oturduğu için koyu Polatlısporlu ve mahallesi de Esentepe olduğu için koyu Esentepesporludur. Candemir, Boluspor’un birinci ligde, Polatlıspor ve Kastamonuspor’un da üçüncü ligde oynadığı 1980’li yıllarda bu takımları çok yakından takip ederdi. Sırf bunun için Anadolu takımlarına bol sayfa ayıran Türkiye Gazetesi’ni her gün bir yerlerden bulup okur, sonra da o gün öğrendiği haberleri bize anlatırdı. Takımların kadrolarını ezbere sayar, futbolcuların özelliklerini iyi bilirdi. Tabii o zamanlar birinci ligde mücadele ettiği için doğal olarak Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray ile bir sezonda en az iki kez maç yapan Boluspor Demircan’ın kalbindeki en önemli yeri dolduruyordu. Ama hakkını vermek lazım, Boluspor da Boluspor’du hani… Çoğunlukla ikinci ve üçüncü liglerden, hatta amatör kümelerden transfer ettiği genç ve yetenekli futbolcular ile ligi kasıp kavuruyor; İstanbul’un üç büyüklerine iç saha, deplasman demeden kafa tutuyor; bu yönüyle de birçok futbolseverin takdirini kazanıyordu. Boluspor üç büyüklerden birini yendiğinde en neşeli anlarından birini yaşayan Demircan’ın dili de iyice çözülüyor ve bizim de biraz gaz vermemizle gevrek kahkahalar atarak rakip takım taraftarı arkadaşlarını kızdırmaktan geri kalmıyordu:

“He he he! Şimdi var ya bizim bebeler ikinci ligden, amatörden geldikleri için Fener’i, Cimbom’u, Kartal’ı bilmiyorlar gardaşım. Bebeler gelmişler İnegöl’den, Nazilli’den, ondan sonracığıma Muğla’dan, Yalova’dan… Hayatlarında hiç Fener görmüşler mi, Cimbom görmüşler mi? Görmemişler ki! Karşılarında sarı-lacivertli bir takım var ama bizim bebeler bunun Fenerbahçe olduğunu bilmiyorlar ki! Siirt Köy Hizmetlerispor sanıp paso bastırıyorlar ayağına vuruyum. Hâlbuki karşılarında Fener olduğunu bilseler hiç öyle saldırırlar mı? Şöyle bir dururlar; la gardaşım karşımızda koskoca Fener var, biraz geri çekilelim la derler demi? Ama bilmiyorlar işte. Kimse de dememiş kine goçum karşınızda koskoca Fener var, ona göre oynayın da ezmeyin abilerinizi dememiş kimse. Tabii bizim bebeler de bilmeyince paso bastırıyorlar. Bastırınca da ister istemez goller geliyor usta.”

“Amma yaptın Candemir. Hiç Fener’i bilmez olurlar mı? Çocuk mu bunlar? Ki çocuklar bile bilir Fener’i.”

“Bilmiyorlar hoca, bilmiyorlar. Bilseler iki tane sallarlar mı hiç? Şenol ne bilsin la Fener’i, Kartal’ı, Cimbom’u… Salih ne bilsin, Hayrettin ne bilsin, Faruk ne bilsin, Tunahan, İmdat ne bilsin hoca… Aha geçenlerde bir maçta da Beşiktaş’ı tanımadı ya bizim bebeler! Tanımayınca ne oldu? İşini bitiriverdiler demi? Duyduğuma göre, hani bir takım var ya ikinci ligde; siyah-beyazlı…”

“Altay mı?”

“Yok, Altay değil usta. Altay birinci ligde... Onu da bilmez bizim bebeler. Benim dediğim takım ikinci ligde…”

“Kuşadasıspor’u mu diyon?”

“Hah Kuşadasıspor! Duyduğuma göre Kuşadasıspor sanmışlar Kartal’ı la. Bu kadar da olmaz yani hoca… Ya senin karşında koskoca bir Beşiktaş var demi. Hiç mi görmediniz aslanım Beşiktaş’ı? Koskoca Kartal’ı nasıl Kuşadasıspor sanarlar, hayret valla gardaşım he he he!”

“Şimdi sizin kulüp çoğunlukla Ege, Marmara tarafından topçu transfer ediyor ya Candemir… Hani Nazilli, Muğla, İnegöl, Buca, Bergama, Yalova falan…”

“Hee!”

“Tabii bu bebelerin çoğu da Kuşadasıspor’la aynı grupta oynuyorlardı ya…”

“Tabii canım, tabii canım!”

“İşte ondan Kuşadasıspor sanıyorlardır karşılarındaki siyah-beyazlı takımı, öyle değil mi?”

“Aynen öyle usta… Hâlbuki bilmiyorlar ki karşılarına çıkan takım Beşiktaş. Bilseler zaten…”

“He he he! Ulan Candemir, ne adamsın ya! Demek sizin bebeler Kuşadasıspor sanmışlar ha Beşiktaş’ı?”

“He valla hoca! Ama biraz zaman geçince bebelerin de gözü açılıyor be usta. Tabii kaşarlandıkça iş değişiyor. Teklif mi geliyor, ne oluyorsa birden tanımaya başlıyorlar üç büyükleri la. Bak bu Fener, işte bu Cimbom, aha bu Kartal…”

“O zaman n’oluyor Candemir?”

“N’olacak! Oyunları, havaları değişiyor birdenbire. Kasılmaya başlıyorlar. Ama öyle olunca bizim başkan tutmaz takımda; anında satar üç büyüklere hoca… Hiç bakmaz valla gözünün yaşına… Sonra bulur getirir gene gözü açılmamış bebeleri he he he!”

“Konuş Demircan, konuş! Takımın yenmiş, bugün senin konuşma günün…”

“Biz sadece bugün değil, her zaman konuşuruz aslanım. Bizim bebeler yendikçe bize susmak yok ayağına vuruyum. Yeter ki yensin bizim bebeler, demi hoca?”

Neyse, bu üç büyükleri yenme muhabbetini bırakalım da artık itirafımızı anlatmaya geçelim, öyle değil mi?

Polatlıspor’un üçüncü ligde şampiyon olduğu 1987–1988 sezonuydu. Hangi ay olduğunu şimdi tam olarak anımsamıyorum ama oldukça soğuk bir Pazar günüydü ve Cebeci Stadında bize göre tadından yenmez iki maç birden vardı. İlk maç Ankara Demirspor-Polatlıspor, ikinci maç Aras Sitespor-Kastamonuspor… Şu maçlara bak! Olmaz böyle bir şey ya! Bu maçların heyecanı Demircan’ı öyle sarmıştı ki Pazar gününü zor getirmişti. Neyse uzatmayalım, Ankara Demirspor-Polatlıspor maçı bitince bizim Polatlılı taraftarlar stattan çıkıp gittiler. Biz, Demircan’ın da ricasıyla statta kalmıştık. Koca kapalı tribünde üç kişiydik: Demircan, Ahmet ve ben… Bu arada tribünde bizim dışımızda, dağınık bir biçimde sessiz sedasız oturup çekirdek çitleyen tanımadığımız 8–10 kişi daha vardı.

Demircan dedi ki: “Hoca, maçta bizim bebelere biraz tezahürat yapalım mı ne diyonuz? Bebeler şöyle bir taraftar görsün be!”

“Ayıp ettin Candemir!” dedim. “Emrin olur gardaşım. Sen iste yeter ki. Tezahürat ne kelime; yıkarız la burayı! Öyle değil mi Ahmet?”

Ahmet hep destek tam destek kıvamında kafasını sallayarak “Öyle valla!” dedi. “Yalnız usta, şöyle iyi bağıralım da millet taraftar görsün.”

Bu konuda kendimize güveniyorduk. Üçümüzde de boru gibi ses vardı. Üç kişiydik ama hiç abartmıyorum, o sessizlikte en az otuz kişilik ses çıkarabilirdik. Bomboş stadın kapalı tribününde kendi aramızdaki konuşmalar bile bir tezahürat gibi yankılanıyordu zaten.

Biz kendi aramızda böyle konuşurken takımlar sahaya çıktı. O anda biz de ayağa kalktık ve üç kişilik dev bir taraftar topluluğu olarak müthiş bir tezahürata başladık: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Tabii ardından da her taraftar topluluğunun yaptığı gibi Kastamonuspor’u tribüne çağırdık: “BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”

Büyük kaptan, sahada ısınan futbolcuları anında topladı ve bütün futbolcuları hep birlikte tribünün önüne getirdi. Hiç yüksünmeden üç kişiyi selamlamaya gelen bu futbolcuları o kadar takdir etmiştik ki, avuçlarımız patlarcasına alkışladık onları.

Ve hakemlerle takımların, açık tribünün altından uygun adım yürüyerek orta sahaya gelişleri, seromoni falan derken maç başladı. Tabii o anda bizim oluşturduğumuz üç kişilik dev taraftar topluluğunun tezahüratı da çoktan stadı inletmeye başlamıştı bile: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Tezahüratı bitirince şaşkınlıkla birbirimize baktık. Candemir gülümseyerek dedi ki: “Vay be! Ulan boş statta ne ses çıkıyor ya hoca!”

Güldüm. “Valla işin doğrusu ben de bu kadar ses çıkacağını tahmin etmemiştim Candemir,” dedim.

“Hayret ettim la! Üç kişiden bu kadar ses çıkar mı?”

“Hayret ki ne hayret!”

Sesimizin bomboş statta bir gökgürültüsü gibi yankılanması bizi iştahlandırmıştı. Daha bir şevkle tezahüratın dozunu artırdık: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Bir ara Ahmet ve ben, makara olsun diye fazla yüksek olmayan bir perdeden, “GASTMONU GASTMONU DEP DEP DEP!” deyince, Demircan buna çok bozuldu. “Hiç yakıştıramadım size hoca!” dedi. “Böyle destek mi olur la? Desteği böyle vereceksek, hiç vermeyelim, susalım daha iyi ayağına vuruyum.”

Demircan’ın sırtına vurdum: “Tamam Candemir, tamam… Kızma aslanım ya, ne kızıyon!”

Ahmet de beni destekledi: “Şaka yaptık oğlum, ne kızıyon la! Gırgır olsun biraz dediydik. Sen de hemen kızıyon, sanki ne varsa!”

“Neyse hoca, hadi bağıralım biraz…”

“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Biz böyle makaraya, tezahürata dalmışken Aras Sitespor bir tane salladı. Daha şaşkınlığımız geçmemişken beş dakika sonra bir gol daha atan Sitespor durumu bir anda 2-0 yaptı.

“Görüyon işte Candemir, elimizden gelen desteği veriyoz ama takımda iş yok.”

Demircan dertlenmişti: “He valla hoca, takımda iş yok. Aslında takımda iş var da bu antrenör kötü tamam mı? Senin elinde cillop gibi libero falanca varken onu kesip yerine filancayı oynatmak olur mu? Kaleye de bu bambulu koyarsan, elin oğlu iki tane sallayıverir işte böyle! Sen yılan gibi oğlan dururken santrfor diye bu kazmaya forma verirsen bu maçı nasıl alacan la? Demi hoca!”

“Haklısın Candemir. Hoca oyuna da müdahale edemiyor, benim gördüğüm.”

“Edemiyor hoca. Böyle giderse bu maç gitti valla! Hoca, hocaa! Maç gidiyo hoca, maç… Takıma bak biraz!”

İlk yarı böyle bitti. İkinci yarıda ise Kastamonuspor oyunu dengelemekle kalmamış; Sitespor’un skoru korumak amacıyla geri çekilip oyunu kendi yarı sahasında kabul etmesini de fırsat bilerek sağlı sollu ataklarla iyiden iyiye bastırmaya başlamıştı.

Bu arada biz de sesimizin statta çıkardığı yankıya şaşa şaşa aynı tezahürata devam ediyorduk: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

İşte Kastamonuspor, var gücüyle bastırdığı o anlardan birinde ceza sahası önünde bir frikik kazandı. Atışı kullanmak için gerilen Demircan’ın kızdığı kazma santrfor topa doğru koşarkene biz de uzun bir “HOOOOOOOOOO…” diyerek destek çıkıyorduk. Kazma santrfor topa öyle bir vurdu ki, biz tam “…OOOOOOOOP!” diye tamamlayıp, “GÜMM!” diye bağırdığımız anda barajın üstünden geçen top adeta bir ampul gibi doksandan ağlara takıldı.

Biz sevinç içinde kucaklaşıp, “GOOOOOL!” diye bağırırken, golü atan kazma santrfor yumruklarını sıkmış bize doğru koşuyor, diğer futbolcular da onu yakalayıp kutlamak için peşinden geliyorlardı. Tam bizim tribünün önüne geldiklerinde hep birlikte müthiş bir sevinç yumağı oluşturdular.

Demircan, bu güzel frikik golünün şaşkınlığı içinde, istemdışı bir hareketle alt dudağını ısırarak şöyle dedi: “Vay pezevengin oğlu vaay! Nasıl vurdu la öyle! Birinci ligde bile böyle gol seyretmiyoz la, demi hoca?”

“Öyle valla Candemir,” dedim. “Öyle olmasına öyle de, sen de bu arada golü atan topçunun babasını çaktırmadan pezevenk yaptın biliyor musun? Anında bitirdin la adamı.”

Ahmet durur mu, körüğü kaptığı gibi yetişti yangına: “Demek öyle ha Demircan? Kendi takımının topçusunun babasına pezevenk dedin ha! Bu günleri de gördük sayende.”

Demircan utangaç bir gülümsemeyle derdini anlatmaya çalışıyordu: “Yok hoca. Öyle demek istemedim la. Valla bak! Hani şimdi bebe güzel vurdu da top doksandan gol oldu ya…”

“Hee!”

Ahmet yüklendi: “Gol güzelse, golü atan topçunun babası pezevenk mi oluyor yani?”

Demircan kıvranıyordu: “Yok yaa! Şimdi bebe güzel vurup da gol oldu ya… Gol de hakikaten güzel bir gol yani; çok hoşuma gitti. Tabii ben de birden şaşırıp ağzımdan şey ettiriverdim. Yoksa yani hoca…”

“Haa anladım ben Ahmet. Şimdi Candemir bu sözü, golü atan topçuyu övmek için söylemiş tamam mı? Gol güzel ya, bizimki takdir ediyor yani. Öyle değil mi Candemir?”

“Hah, aynen öyle valla hoca… Yoksa topçumuza küfür eder miyiz? Babasına pezevenk der miyiz hiç canım, olur mu öyle şey?”

“Neyse, durum anlaşılmıştır arkadaşlar. Kötü bir niyet yok yani, öyle değil mi Candemir? Hadi o zaman şimdi şöyle bir inletelim ortalığı.”

“İnletelim ayağına vuruyum!”

“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Kastamonuspor, bu güzel golden sonra Arap atı gibi açılmıştı. Sağlı sollu ataklarla Sitespor defansını bunaltmaya devam ediyor, ancak beklenen gol bir türlü gelmiyordu. Maçın sonlarına doğru hakem, bizim tribünün önünde, Sitespor yarı alanının ceza sahasına yakın bölümünde Kastamonuspor lehine bir faul atışı verdi. O anda her iki takım futbolcuları da ceza sahasının içine yığıldı. Ceza sahasının içi ana baba günüydü. Kastamonusporlu futbolcu, topu havadan kavisli bir ortayla ceza sahasına doğru gönderirken biz yine uzun bir “HOOOOOOOOOO…” çekmeye başladık ve kazma santrfor o kadar adamın arasından yükselip kafayı çaktığında “…OOOOOOOOP!” diye tamamlayıp, “GÜMM!” diye bağırdık. Top da o anda kalecinin çaresiz bakışları arasında yine doksandan ağlara takıldı. Durum şimdi 2–2 olmuştu.

Bu gol, bizi tribünde, futbolcuları da sahada sevinçten çılgına döndürmüştü. Kazma santrfor önde, diğer futbolcular arkada yine bizim tribünün önüne kadar koştular ve bir sevinç yumağı daha oluşturdular. Onlar yumruklarını sıkmış bize doğru sallarken, biz de iyice coşmuş bağırıyorduk: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Ahmet, çok şaşırmış gibi yaparak, “Vay dümbük vaay! O kadar adamın arasından nasıl çaktı kafayı öyle la?” dedi. Ardından da beni dürtüp, hınzırca bir gülümseyişle Demircan’ı göstererek göz kırptı.

Demircan da kendinden beklediğimiz hareketi yaptı ve “dümbük” sözcüğünü duyar duymaz intikam aşkıyla hemen üzerine atladı: “Demin bana demediğinizi bırakmadınız ama maşallah bakıyorum da siz dümbük mümbük deyince serbest oluyor herhalde ha?”

“Niye la? Ne oldu ki?”

“Demin ben pezevenk deyince bana bin türlü laf söylediniz. Ama şimdi sen de dümbük dedin topçuya.”

“Öyle mi dedim la? Dümbük mü dedim?”

“Hee! Dümbük dedin tabii!”

”Hiç farkında değilim valla. Sen duydun mu hoca, öyle mi dedim?”

Gülümsememi saklamaya gerek görmeden, kafamı olumsuzca iki yana sallayarak, “Ben öyle bir şey duymadım valla!” dedim. “Maça bakıyordum da…”

Demircan makara yaptığımızı anlamıştı. “Ulan ne adamlarsınız!” dedi. “Korkulur valla aslanım sizden.”

“Niye?” dedim.

“Niye olacak la!” dedi. “Bu yaptığınız resmen itnelik! Ben söyleyince bin türlü laf ediyonuz ama kendiniz söyleyince yok dedim mi, yok demedim mi, yok görmedim, yok duymadım demeye başlıyonuz itneler! Bizim kulağımız sağır mı la ayağına vuruyum!”

“Bak ortak, itne dedi bize görüyon mu?”

“Çok ayıp ama Candemir! Biz sana ne yaptık da itne dedin şimdi bize? Çok ayıp! Cık cık cık… Hiç yakıştıramadım bunu sana!”

“Yok la, öyle demek istemedim. Lafın gelişi öyle söyledim. Birden ağzımdan öyle çıkıverdi. Hani siz böyle itnelik edince…”

Bu arada Kastamonuspor’un 8 numaralı futbolcusu ceza sahası yayının yakınlarında topu kapmış, kaleye şut atmak için telaşlı hareketlerle önünü boşaltmaya çalışıyordu.

“Bu Sekiz var ya çok psikopat be hoca! Pire gibi sanki la… Biraz uğraşsa atacak valla. Vur goçum vuur ayağına vuruyum!”

“Vur işte goçum, ordan vur! Vur be vur! Vur lan işte, vuur!”

“Gooo… Ah be!”

“Hadi be! Yarım metre daha içerden gitse goldü be!”

“Kaleci hayatta kurtaramazdı valla hoca. İyi vurdu pe… Neyse…”

“KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Kalenin hemen yanından auta giden bu sert vuruştan sonra maç, “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!” tezahüratları arasında 2-2 bitti.

Demircan iyice keyiflenmişti. Ahmet’le bana döndü: “Artık takımı buraya çağırırız değil mi hoca?” dedi. “Hak ettiler bizim bebeler canım! İyi oldu, iyi… He he he!”

“Çağıracağız tabii Candemir. Çağırmadan olur mu hiç?”

“Hadi o zaman! Bir, ki, üç!”

“BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”

Stat bu tezahüratla inliyordu. Demircan’ın bebeler, kaptanlarıyla birlikte maçtan önce olduğu gibi yine hiç yüksünmeden sevinç içinde kapalı tribünün önüne kadar gelip bizi selamladılar. Biz de bu selamlamaya alkış ve tezahüratla karşılık verdik: “KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK! KASTA ŞAK ŞAK ŞAK! MOONU ŞAK ŞAK ŞAK!”

Stattan çıkıp, otobüs terminaline doğru yürürken “Ulan Candemir!” dedim. “Sen de futbolcuları tanıyorum falan deyip bize yedirmeye çalışıyorsun herhalde.”

Zevkten dört köşeydi. Keyifle gülüyordu: “Niye hoca?” diye sordu.

“Görmüyon mu la? Santrfora kazma deyip duruyordun, adam çakıverdi iki tane. Hem de doksana ampul gibi astı valla!”

“He he he! Ben ters uğur yapıyordum hoca.”

“O nasıl oluyor öyle Candemir?”

“Şöyle oluyor hoca. Niyeyse ben bizim bebeleri övdüğüm zaman iyi oynamıyorlar da kötü dediğim zaman, kazma dediğim zaman canavar oluyorlar, canavar… Bunu bir türlü çözemedim ayağına vuruyum!”

17 Ocak 2008 Perşembe

ÇESEKA: ADI YETER!

Tarih: 15 Ocak 2008 Salı… Yel yepelek evden fırladığımda saat 13.00’ü gösteriyordu. Gençlerbirliği’nin Adana Demirspor’la oynayacağı Türkiye Kupası grup maçı saat 13.30’da başlayacaktı. Acaba maç başlamadan yetişebilir miydim? Biraz zordu ama imkânsız da değildi. Telaşla otobüs durağına koşarken, şansım varmış ki o anda bir otobüs de durağa yanaştı. Ben de tempomu artırarak otobüse yetiştim ama nefes nefese kalmıştım. Son zamdan çok etkilendiği için üzgün ve solgun olan kartımı makineye okuttuktan sonra boş bir koltuğa oturdum. Sokullu Caddesi üzerinden Ulus’a giden otobüs her durakta biraz daha kalabalıklaştı ve binen yolcu sayısı çok fazla olduğu için duraklardaki zaman kaybı da arttı. İller Bankası’nın önündeki durağa geldiğimiz zaman saat 13.40’ı gösteriyordu. Kendi kendime söylendim: “Ulan kelek!” dedim. “Zamanında çıkmazsın yola, ondan sonra bu yaşta koş babam koş. Aha yetişemedin işte maça. Başlayalı on dakika olmuştur şimdi. On dakika da stada gideceğim diye geçer; gitti maçın yirmi dakikası!”

İller Bankası’nın oradaki ışıklar yayalara yeşil yanınca stada doğru bir koşu tutturdum ki demeyin gitsin. Allah sizi inandırsın, beni o halde görenlerden “Olimpiyatta beş bin metre mi koşuyorsun oğlum be!” diyenler olmuştur yani.

Neyse, 19 Mayıs Stadı’nın Gençlik Parkı karşısındaki kapısına geldiğimde saat tam 13.47 olmuştu. Koşmaya devam ederek Gecekondu’nun oradaki gişelere yöneldim. Bu arada içimden de görevlilerin, “Maç başlayalı on yedi dakika oldu. Bundan sonra nasıl olsa artık kimse gelmez” diyerek gişeleri kapatmamış olmalarına dua ediyordum.

Ve ne yazık ki korktuğum başıma geldi! Gişeler kapalıydı. Polisler oradaydı ama gişelerde kimsecikler yoktu.

Polislere sordum: “Gişeleri kapatmışlar mı?”

“Valla kimse yok gişede. Bilmiyoruz biz de ne olduğunu.”

Ulan işe bak ya! Biz bir taraftar olarak hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan bu yaşta ve bu soğukta koşarak maça gelelim. Ama gişedeki elemanlar maç başladıktan sonra hiç olmazsa yarım saat bile beklemesinler.

Çok kızmıştım! Koşar adımlarla Maraton girişine seğirttim. Amacım Maraton’un önündeki güvenlik görevlilerine, kızgın olduğumu göstermeden küçük bir şaka yapıp, onlarla ahbap çavuş ilişkisi kurarak maça biletsiz girmekti.

Bu duygu ve düşüncelerle Maraton’un önüne geldim. İki güvenlik görevlisi kapının önünde yarenlik ederek vakit geçiriyorlardı.

“Selamın aleyküm arkadaşlar!” diyerek sıcak bir ortam yaratmak istedim ve tabii hemen karşılığını aldım: “Aleyküm selam usta! Gençler mi, Adana Demir mi?”

“Gençler… Ama görüyorum ki bu maçın önemi nedeniyle gişelerde bilet kalmamış herhalde bilader!”

“Ne?”

“Bilet kalmamış herhalde diyorum. Gişeler kapalı da…”

“Şaka yapıyorsunuz herhalde.”

“He he he… Evet, şaka yapıyorum tabii. Nereden anladınız?”

“Bu statta yer çoktur. Ne zaman gelirseniz gelin bilet bulunur da ondan.”

“Eee! Niye kapalı o zaman gişeler?”

“Maç saat 16.00’da başlıyor. Daha açılmaz tabii.”

“Saat 16.00’da mı? Hay canını albızlar alsın! Ben 13.30 diye biliyordum ya! Ne yapacağız şimdi?”

“Valla sen erken gelmişsin usta. Biraz dolaş istersen. Yarım saat sonra falan gelir gişedekiler.”

“Tüh! Hava da çok soğuk be! Nasıl dolaşacağız şimdi dışarıda? En iyisi bir kahveye gidip çay içmek anasını satayım.”

“Öyle tabii. İçiniz ısınır.”

“O zaman ben ufaktan ufaktan, şuradan yaylanayım. Hadi eyvallah!”

Stattan çıkarak eski Meclisin önünden Anafartalar’a yöneldim. Oradan da Konya Sokağa girip elektronikçileri gezmeye başladım. Envai çeşit uydu alıcıları ve modüller sergileniyordu vitrinlerde: Yazılımlısı, yazılımsızı, yabancı şifreli kanalları kartsız çözeni, kartlı çözeni… Ne istersen, arzuna göre bastır parayı al anasını satayım! Nitekim ben de şöyle şekilli bir uydu alıcısı alsam da evdeki emektarı değiştirsem mi acaba diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. Neden? Çünkü elimde uydu alıcısıyla stada girmeye kalkarsam, statta kaynana zırıltısını bile yasaklamış olan Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün görevlileri uydu alıcısını sahaya atabileceğim gerekçesiyle elimden alabilirlerdi ve çıkışta da geri alamayabilirdim de ondan! Ne olur ne olmaz! Çaktınız köfteyi!

Bu duygu ve düşüncelerle yeni uydu alıcısı alma düşüncemi başka bir güne erteledim ve sıcak çay içebileceğim bir kahve aramak üzere Maliye Bakanlığı’nın eski binasının arka tarafında kalan sokaklara yöneldim. Daha önce o sokaklardaki kahvelerden birinde çay içmişliğim vardı. Çocukluğumun Polatlı’sında babamın ocakçı olarak çalıştığı kahveye çok benziyordu. Aynı kahveyi elimle koymuş gibi buldum. Hiç ara vermeden üst üste tavşankanı renginde üç bardak sıcak ve taze çay içerek kendime geldikten sonra Rüzgârlı Sokak üzerinden stada doğru yola çıktım.

Stada geldiğimde saat 15.00 olmuştu. “İnşallah gişeler açılmıştır” diye dua ederek gişelere doğru giderken Maraton girişinin orada Umut Kuruç’u gördüm. Bir yandan bana el sallıyor, bir yandan da biletini gösteriyordu. Hoş geldin, beş gittin derken hepimizin çok yakından tanıdığı ve sevdiği, yılların Gençlerlisi Muhtar amca geldi yanımıza. Onunla da sarılıp kucaklaştıktan sonra, Muhtar amca bize o ayazda bırakın reddetmeyi, üzerine balıklama atlayacağımız bir teklifte bulundu: “Gelin gençler, aha şuradaki Çalışkanlarspor’a gidelim de birer çay içelim!”

Tabii ben, arsızlık edip de hemen teklifin üzerine atlamış görüntüsü vermemek için “Bilmem ki, olur mu ki, gitsek mi ki, kem küm…” gibi bir şeyler söylemeye çalıştım. Ama sonra “Madem istiyorsun, seni mi kıracağız? Hadi gidelim de birer çay içelim bari be Muhtar amca!” dedim. Umut da tamam deyince hep birlikte stadın altındaki amatör kulüp odalarından birinde bulunan Çalışkanlar Spor Kulübü’ne kapağı attık.

Kısa adı ÇSK olan Ankara’nın oldukça eski amatör kulüplerinden mor-beyaz-mavili Çalışkanlar Spor Kulübü’nün başkanı Sefa Taşkıran ile kulüp idarecisi Zeki Öymez bizi çok sıcak karşıladılar ve oturmamız için hemen birer tane plastik sandalye ayarladılar: “Ooo! Muhtar amca hoş geldin, hoş geldin. Buyurun, buyurun! Sizler de hoş geldiniz.”

“Arkadaşlarla beraber bir çayınızı içelim dediydik de Sefa başkan.”

“Tabii, tabii… Ne demek canım! Çayı da şimdi demlediydik zaten. Hep beraber içeriz şimdi!”

Muhtar amca bana döndü: “Ben buraya hep gelirim biliyon mu? Sağ olsunlar tanırım hepsini. Demli çaylarını içerim bir güzel.”

“Sen de sağ ol Muhtar amca!”

“Çok iyi arkadaşlardır, sizden iyi olmasın!”

“O senin iyiliğin Muhtar amca!”

Sefa başkan, bir yandan masasındaki futbolcu lisansı, liste gibi belgelerle uğraşırken, bir yandan da dış sahadaki antrenman için gelmiş olan genç futbolculara öğüt verip uyarılarda bulunuyordu: “Hava çok soğuk aslanım. Aman sıkı giyinin, sırtınızı sağlam tutun da üşütmeyin ha!”

Ben, kısa süren tanışma faslından sonra hemen lafa girdim: “Bu Ankara’daki amatör takımlar içinde ismini en sevdiğim takımlardan biri ÇESEKA, öteki de Onbirateş’tir. İkisinin de adı çok şekilli yani. Hele sizin takımın kısa adının söylenişi var ya, bitiyorum valla! Aynı CSKA Moskova ya da CSKA Sofya takımlarını andırıyor.”

Sefa başkanla Zeki başkan, bu methiyemi onaylayan utangaç ve kalender bir gülümsemeyle kafalarını salladılar.

“Başkan, bu Çalışkanlarspor esas olarak nerenin takımı?” diye sordum.

“Çinçin’in takımıyız” dedi Sefa başkan. “Doğma büyüme Çinçinliyiz. Bizim Zeki’yle tam kırk beş senedir ruh gibi arkadaşız. Kırk beş senedir yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. İkimiz de emekliyiz şimdi. Ta 1976’da federe olduk. O zamandan beri de burada böyle devam ediyoruz işte.”

“Kaçıncı amatör kümedesiniz?”

“Amatör kümede takımımız yok maalesef! A genç, B genç ve C genç kümede oynuyoruz.”

“Yapma ya! Niye?”

“Para yok, pul yok! Nasıl oynayalım?” diyerek söze girdi Zeki başkan.

Sefa başkan da onu tamamladı: “Amatör maçların çoğunu Batıkent, Sincan gibi uzak sahalarda oynatıyorlar.”

“Bir servis 100 liradan aşağı değil yani. Nasıl götürüp getirecen futbolcuları?” dedi Zeki başkan.

Sefa başkan, arkadaşı Zeki’yi onayladı ama yine de bir açık kapı bıraktı: “Biz de emekli adamlarız. Para bulmak kolay değil yani… Ama gene de önümüzdeki sezon ikinci amatörden başlasak mı acaba diyoruz arkadaşlarla.”

“Valla iyi olur ya!” dedim. “ÇESEKA gibi bir takıma amatör küme yakışır yani!”

“İnşallah bakalım! Ama çok sıkıntılı oldu artık bu iş. Misal buradan da çıkarmak istiyorlar bizi. Zaten elektriği kesik, suyu akmaz. Bugün elektriğin olduğuna, suyun aktığına bakma. Gençler’in maçı var ya, ondan… Maç olmadığı zaman ikisi de kesik!”

“Bu kadarı da ayıp ya!” dedim. “Ayıp ediyorlar yani!”

“Öyle!” dedi Sefa başkan, üzüntülü bir sesle.

Zeki başkan da derdini dökmeye yer arıyordu sanki: “Zor ama seviyoruz işte kulüple uğraşmayı. Bizden başka da kimse kalmadı ilgilenecek biliyon mu? Biz de ne yapalım, kahve köşelerinde pineklemektense burada gençten futbolcu neyim yetiştirelim, bir işe yarayalım diyoruz işte.”

“Haklısınız valla ya! Amatör kümede kulüpçülük zor iş doğrusu... Ben de bizim Polatlı Esentepespor federe olmadan önce bir yıl başkanlık yaptığım için bilirim biraz. Biz 80’li yıllarda çok uğraştık ama sokamadık o zaman takımı amatör kümeye.”

Esentepespor’da yöneticilik yaptıysan Ahmet Kaynak’ı da tanırsın herhalde.”

“Tanırım tabii canım. Tanımaz mıyım?”

“Bazen buralara geldiğinde görüşürüz hala. Bir de şey vardı, idareci… Neydi adı ya? Dilimin ucunda ama… Dur, dur… Hah Bekçi Ahmet!”

“Köse Ahmet’i diyorsun değil mi? Tanırım tabii, tanımaz mıyım? O benim mahalle arkadaşım… Takımı amatör kümeye sokmak için en çok o uğraştı zaten. Her gün Polatlı’dan Ankara’ya geldiğini bilirim yani.”

“Bir de antrenörü vardı Esentepespor’un. Adı neydi la Zeki?”

“Deli Burhan’ı mı diyon?”

“Hah, tamam. Deli Burhan!”

“Vay be! Bizim Deli Burhan’ın namı Çinçin’de bile duyulmuş yani. Evet, biz de mahallede öyle derdik. Ama şimdi duyduğuma göre antrenörlükte uzun zaman geçirince lakabı da değişmiş.”

“Öyle mi? Ne olmuş?”

“Otto Burhan! Hani Otto Bariç var ya, lakabı ondan geliyor herhalde.”

“Demek Otto Burhan ha? Burhan iyi çocuktur ya! Bir de Gogo var, tanıdığım. Amigo…”

Nedendir bilmem, babam da dâhil mahalledeki birçok kişi asıl adı Hacı Mustafa olan Ogu’ya “Ogu” diyemez, “Gogo” ya da “Gogu” derdi. İşte şimdi de Sefa başkan, bizim Ogu’ya babam gibi “Gogo” diyordu. Hemen düzeltmek için üstüne gittim: “Bizim Ogu’yu diyorsun, öyle değil mi?”

“Evet, evet. Onu diyorum, Gogo'yu…”

“Ogu bizim Esentepe'nin bebelerindendir. İyi arkadaşımdır. Yıllardan beri de Polatlıspor’un amigosu... Hiç bırakmadı ya! Geçen hafta Polatlıspor-Yenimahalle Belediyespor maçında birlikteydik. Bayağı tezahürat yaptık yani.”

Sefa başkan kafasını sallayıp, “Demek Gogo geçen hafta buradaydı ha!” diyerek gülümsedi. Sonra da başka bir konuya geçti: “Gençler’deki Mehmet Çakır var ya…”

“Hee!”

“Sokullu’nun bebelerindendir o, biliyon mu? Babası da arkadaşımdır yani. Damacanayla su satardı babası.”

“Öyle mi?”

“Tabii. Amcasının da halk otobüsü vardı. Çakır da aha şu kadarcık bir bebeydi; amcasının otobüsünde çalışırdı bazen. Orada çok gördüm onu.”

“Vay be! Demek öyle! Çakır’a bak ya!”

“Şimdi iyi futbolcu oldu kerata! İyiliğine de iyi çocuktur, ben severim yani.”

Bu arada çay demini almış, ortalığı taze çayın nefis kokusu kaplamıştı. Büyük cam kupalarda ikram edilen sıcacık demli çaydan ilk yudumu alırken gözüm duvardaki gazete sayfasına ilişti. Asaşlı Zafer’in ayağının kırıldığına ilişkin bir haberdi bu: “Ooo! Şu duvarda asılı gazete haberindeki kim yahu? Bizim Zafer değil mi o?”

Umut heyecanla atıldı hemen: "Evet, evet. Zafer bu..."

“Hee! Asaşlı Zafer! Biz verdik onu Asaş’a, biliyon mu? Cem Onuk’la iyi tanışırız da...”

“Yapma ya! Çalışkanlar’dan yetişti yani?”

“Tabii. İyi çocuktur. Çok severim ben. Hakikatli çocuktur Zafer.”

“Öyledir. İyi çocuk gerçekten…”

“Hani Ordu’da bacağı kırılmıştı ya, işte onun haberi bu duvarda asılı olan…”

“Yaa! Bacağı kötü kırılmıştı çocuğun. Ama iyileşti sonra."

“İyileşti, iyileşti. Hani bir de İlker vardı ya Gençler’de."

“Hee!”

“O da bizim Çinçin’in bebelerindendir. Bizden gitti Gençler’e. Çok küçüktü, lisede okuyordu daha.”

“Biliyorum İlker’i, biliyorum. Elinde lise kitaplarıyla okula giderken fotoğrafı çıkmıştı gazetelerde. Ne iyi çocuktu o ya. Yetenekliydi biliyor musun? Gerçi Gençler’de pek fazla kalamadı ama iyi çocuktu yine de.”

“Öyleydi. Bak, aha bu da fotoğrafı…”

“Nerede şimdi İlker?”

“İlker mi? Sarıyer’de oynuyor şimdi. Bizim Zeki’nin oğlunun adı da İlker. O da profesyonel futbolcu.”

Söz oğluna gelip dayanınca, Zeki başkan gururla karışık bir utangaçlıkla gülümseyerek, “Bizim Çinçin’den çıkan iki topçunun adı da İlker” dedi. “Biri İlker Dalçiçek, öteki de İlker Öymez, yani benim oğlan! ”

“Senin oğlan hangi takımda?”

“Adanaspor’da oynuyor şimdi.”

Nefis çaydan okkalı bir yudum daha aldıktan sonra sordum: “Öyle mi? İyi iyi… Ne güzel ya! Nasıl durumu? Kadroya girebiliyor mu?”

“Giriyor, giriyor. Girmez mi? İyi yani. Allah’a şükürler olsun.”

“Kaç yaşında?”

“Yirmi yedi yaşında.”

“Ooo! Yaşı biraz ilerlemiş ya! Hani, diyecektim ki inşallah daha üst liglerde oynar. Ama biraz zor gibi ha?”

“Öyle. Zor tabii bu yaştan sonra… Ama olsun, onun için bu kadarı da iyidir yani.”

“Nasıl, parasını zamanında alabiliyor mu? Yoksa boşa mı kürek çekiyor? Parasını zamanında almak da bir futbolcu için önemli yani, öyle değil mi?”

“Zamanında alıyor parasını canım. Bir sorunu yok. Kendine yeter yani. Başkan iyi adam Allah için. Allah ondan razı olsun.”

“Adanaspor nasıl? Takım iyi mi?”

“İyi iyi. Gruptan çıktılar işte. İyi adamlar var. Tecrübeli adamlar var. Hani Angaragücü’nde bir Yılmaz vardı ya, Yılmaz Özlem…”

“Hee!”

“O da Adanaspor’da biliyon mu? Benim oğlanla beraberler.”

“Vay be! Yılmaz futbolu bırakmadı mı daha yahu?”

“Yok, bırakmadı. Oynuyor hala. Otuz altı yaşında ama gençlere taş çıkartır valla. O kadar hırslı yani.”

“Yılmaz iyi futbolcuydu ya! Hele o frikikleri yok mu?”

“Bir frikikler atıyor hala, bir görecen. Olmaz böyle bir şey ya! Müthüş valla! Bayağı da gol attı yani frikikten biliyon mu?”

“İyi ya! Yılmaz, futbolun emektarlarındandır valla. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır hep.”

“Öyle tabii. Takımın da abilerinden... Güzel toparlıyor yani takımı. Ne diyelim, kazanıyor işte ekmeğini. Helal olsun!”

Bu arada kulüp odasına genç çocuklar gelmeye devam ediyor ve giysilerini değiştirerek biraz sonra başlayacak antrenmana hazırlanıyorlardı. Sefa başkan da her geleni soğuk havada üşütmemesi, sırtını sıcak tutması için uyarmayı ihmal etmiyordu.

Sohbet böyle sürüp giderken aklıma 1973 yılında yaşadığım bir anı gelince Sefa başkanla Zeki başkana sordum: “Ya bu Çinçin, Ziraat Fakültesi’nin neresine düşüyor?”

“Ehem! Şimdi Ziraat Fakültesi’nin arka tarafından yukarı doğru gidiyon tamam mı? Siteler tarafına doğru… Siteler’i biliyon mu? Telsizler’e yakın…”

“Tamam, tamam… Sanırım Çinçin’di orası. Ben, 1973 yılında on yedi yaşındayken ön kayıt yaptırmak için Ziraat Fakültesi’ne gitmiştim biliyor musun? Zaten o zaman Ankara’yı da iyi bilmiyorum yani. Oradan çıkınca tersim dönmüş, yolumu kaybetmişim. Böyle olunca tanımadığım, bilmediğim bir mahalleye girdim.”

“Eee!”

Muhtar amca burada lafa karıştı: “Mahallenin bebeleri, bizim kızlara asılıyon diye doğdüler mi yoksa seni? He he he!”

“Yok canım, dayak falan yemedim” dedim. “Tam tersi, bir kahvenin önüne geldiğimde, Ziraat Fakültesi’ne ön kayıt yaptırmak için Polatlı’dan geldiğimi, Ulus’a gitmek istediğimi ama yolumu, yönümü kaybettiğimi söyleyip yol sordum. Sağ olsunlar iyi insanlardı. Yol gösterdiler, çok yardımcı oldular valla! Onların tarifiyle tekrar geldiğim yere geri döndüm, doğru yönümü buldum, sonra da bir dolmuşa atladığım gibi ver elini Ulus!”

Sefa başkan, “O zamanlar iyiydi bizim Çinçin” dedi. “Yardım ederlerdi yabancılara. Adam doğdükleri de olurdu gerçi amma… Hak edenleri doğerlerdi tabii.”

“Şimdi nasıl acaba Çinçin?” diye sordum.

“Tadı yok!” dedi Sefa başkan üzüntülü bir sesle. “Çinçin eskisi gibi değil artık. Eskilerden pek kimse kalmadı. Giden gidene… Evler de yıkılacak zaten. Yakında tam çakal çukal yatağı olur yani.”

“Öyle!” dedi Zeki başkan gülümseyerek. “Ben hariç tabii! Ben ayrılamadım, bırakamadım işte bir türlü.”

Sefa başkan onaylayarak kafasını salladı: “Misal, ben de Keçiören’e taşındım. Herkes bir yere dağıldı anlayacağın. Ama bizim Zeki hala orada. La Zeki, bir sen kaldın Çinçin’de ama sen de gidersin yakında. Eli kulağında yani… Öyle değil mi?”

“Hee! Bize de yol görünüyor” dedi Zeki başkan.

“Hayrola?”

“Valla Çinçin’i boşaltacaklar işte. TOKİ (Toplu Konut İdaresi) toplu konut neyim yapacakmış. Aktaş Mahallesi var ya, oradan doğru geliyorlar bu tarafa. Bizim Çinçin’dekilerin de arsa tapu tahsis belgeleri var biliyon mu? Misal on iki katlı, on dört katlı apartmanlar dikip, bir daireyi 80.000 YTL’ye satacak; birazı peşint, geri kalanı uzun taksit…”

“Bedava vermiyor yani?”

“Yok canım, ne bedavası! Parayla satacak konutu.”

“Peki, konut sahiplerinin evleri ne olacak? Arsa bedelleri ne olacak?”

“Arsa bedeli yok. Evi de kendi yıkmıyor yani. Misal, 2.500 YTL yıkma parası verip sana yıktıracak. Sonra da problem çıkarsa, bana ne gardaşım, parayı alıp evini kendin yıktın deyip çıkacak işin içinden. He he he!”

“Demek öyle ha?” dedim.

“Öyle!” diyerek kafasını salladı Zeki başkan. Oldukça düşünceli ve kaygılı görünüyordu. Doğduğu ve bugüne kadar yaşadığı Çinçin’den bir gün ayrılmak zorunda kalacak olması onu tedirgin ediyor gibiydi sanki.

Artık çaylarımızı bitirmiştik. Muhtar amca saatine baktı ve “Namaz vakti yaklaştı” der gibi “Maç vakti yaklaştı. Hadi bize müsaade!” diyerek kalktı. Biz de ÇESEKA’nın bu iki emektar ve kalender yöneticisine, kırk beş yıl boyunca birbirinden hiç ayrılmamış iki can arkadaşa çay için teşekkür ettik; tanıştığımız için memnun olduğumuzu söyledik. Vedalaşıp, Maraton girişinden stada girdik.

Muhtar amca statta gördüğü bir arkadaşıyla birlikte Maraton’un soluna yöneldi. Maçın başlamasına biraz daha zaman vardı Biz de Umut’la Çaycı Memiş’in yanına gittik. Ve orada da kendiliğinden bir futbol sohbeti başladı. Anlaşılan Çaycı Memiş de takımdan memnun değildi. “Böyle de olmaz ki canım!” dedi. “Takımın takım gibi oynaması lazım... Futbolcuların paslı oynaması lazım... Atılan paslar hiç yerini bulmuyor kine!”

“Haklısın” dedim. “Organize olamazsan işte böyle sürünürsün!”

“Misal, hani bir zamanlar Moşe, Kuşe, Kona geldiydi ya…”

“Hee!”

“O gün spor yazarları kupası maçı var tamam mı? Bu Moşe, Kuşe, Kona da yeni gelmişler yani.”

“Biliyorum. İlk geldikleri sezonu söylüyorsun.”

“Evet. İlk geldikleri sezon… Maçın ilk devresinde takımdaki öteki futbolcular bunlara hiç top atmıyorlar tamam mı? Tabii onlar da hiçbir şey yapamıyorlar. Nasıl yapsınlar kine! Top gelmeyince…”

“Bazen olur öyle. Yeni gelenlere pek top atmaz eski futbolcular.”

“Evet. Neyse, devre oldu. Cavcav aşağı bir indi. Hepsine fırçayı attı ki, ikinci devrede herkes bunlara top atmaya başladı.”

“Bak sen! Demek öyle ha? Cavcav aşağı inince...”

“Tabii. İnmez mi? İyi pas alınca, baktım başladılar onlar da sallamaya! İşi bilecen gardaşım. Sen top atmazsan nasıl oynasın adam? Öyle değil mi?"

“Öyle!” dedim. “Neyse, hadi sana hayırlı işler!”

“Sağ ol!”

Artık maç başlamak üzereydi. Biraz hafta arası, biraz da hava çok soğuk olduğundan, biraz da zaten her zaman öyle olduğu için tribünlerde fazla seyirci yoktu. Gençlerbirliği taraftarları Sağ Kapalı ve Maraton’da, Adana Demirspor taraftarları ise Sol Kapalı’daydı. Kale arkası tribünleri ise kapatılmıştı. Böylesine soğuk bir havada ellerinden geleni yapmaya çalışan tüm futbolcuları, teknik adamları, hakemleri ve maça gelen vefakâr futbolseverleri de kutlamak gerekiyordu.

Hakemler ve takımlar sahaya birlikte çıktılar. Hem Gençlerbirliği’ni hem de Adana Demirspor’u ayrı ayrı çağırdık tribüne.

Gençlerbirliği, maçın 14. dakikasında Mehmet Çakır’ın attığı golle Adana Demirspor’u 1–0 yenerek gruptan çıkmayı garantiledi. Oldukça iyi bir takım oluşturmuş olan Adana Demirspor da dirençli bir futbol oynadı. Bir topları direkten döndü. Vefakâr taraftarları da Sol Kapalı’da yaptıkları tezahüratlarla takıma iyi destek verdiler.

Maçtan sonra futbolcularımızı tribüne çağırıp alkışladık. Bu arada El Saka’ya Arapça, “EL SAKA EL SAKA! BEHABBEK EL SAKA!” diye tezahürat yaparak onu sevdiğimizi söyledik.

Ardından, Sefa başkanın deyişiyle Sokullu’nun bebelerinden olan Mehmet Çakır da kendine yakışan bir güzellik yaptı ve tel örgülere kadar gelerek, formasını çıkarıp seyircilere yolladı. Formayı küçük bir taraftar kardeşimiz aldı ve böylece yaşamı boyunca unutamayacağı güzel bir anının sahibi oldu.

Rüzgârlı Sokak tarafındaki kapıdan çıkarken, Atatürk Spor Salonu’nun yanına geldiğimizde, zaten zirveye çıkmış olan keyfimizi cilalamak için Nedim’in de önerisiyle hep birlikte güzel ve coşkulu bir “BİR BABA HİNDİ” çektik:

BİR BABA HİNDİ!
HEEY ALLAH!
OLAYDI ŞİMDİ!
HEEY ALLAH!
PİLAVI DA BENDEN!
HEEY ALLAH!
KAŞIĞI DA SİZDEN!
HEEY ALLAH!
YALLAH YALLAH!
HEEY ALLAH!
YALLAH YALLAH!
HEEY ALLAH!

Çok güzeldi!

Arkadaşlarla vedalaşıp, Dikmen otobüslerinin yanaştığı Büyük Tiyatro’nun önündeki durağa yöneldim. Maç sırasında pek hissetmemiştim ama stattan çıkınca anladım ki ayaklarım soğuktan buz kesmişti. Neyse ki çok fazla beklemeden körüklü, eski bir İkarus otobüs çığlık çığlığa durağa yanaştı ve bizi de aldıktan sonra sarsılıp inleyerek yeniden hareket etti. Bereket versin emektar İkarus’un içi sıcacıktı ve o dondurucu Ankara ayazında iyi geldi tabii. İş çıkış saati olduğu için otobüs her durakta binenlerle biraz daha doldu ve Güvenpark’ın önündeki durakta, telaşla evine gitmeye çalışan bir yığın yolcunun da hücum edip itiş kakış binmesiyle iyice yükünü aldı. Yeniden tıngır mıngır yola çıktık. Meclis kavşağından sonra biraz içim geçmiş, dalmışım.

Dikmen Polis Evi karşısındaki durağa kadar geçen o kısacık sürede gördüğüm minik rüyada kendimi ÇESEKA’nın kulüp odasında Muhtar amca, Umut, Sefa başkan ve Zeki başkanla konuşurken buldum. Ellerinde birer bardak demli çay, neşeyle gülümsüyorlardı.

Ve bir ara hep birlikte, koro halinde şöyle dediklerini duydum: “Bu ÇESEKA var ya gardaşım, bu ÇESEKA. Şekil şemal budur! Adı yeter be! Öyle değil mi?”

“Evet, öyle!” dedim. “Haklısınız valla. Şekil şemal budur! ÇESEKA: Adı yeter!”

Tam o anda emektar İkarus, Dikmen Polis Evi durağında çığlıklarla sarsılarak durunca gözlerimi açtım. Dışarıda kar, fazla hissettirmeden ince ince yağıyordu. Pencerenin buğusunu sildim ve dışarı baktım. Bir an için ÇESEKALI Zeki başkanın Çinçin’e bağlılığı ve Çinçin’de yıkılacak evler hakkında söylediklerini anımsadım. Âşık Mahzuni’nin, 1970’li yıllarda ortalığı kasıp kavuran ve en çok da kendisiyle Edip Akbayram’dan dinlemeyi sevdiğim o tadına doyulmaz naif türküsü yankılandı kulaklarımda. Sözlerinin bir bölümü anımsadığım kadarıyla şöyleydi:

İNCE İNCE BİR KAR YAĞAR,
FAKİRLERİN DÜZÜNE.
NEDEN FELEK İNANMIYOR?
FUKARANIN SÖZÜNE.

YANDIK YANDIK,
ÖLDÜK ÖLDÜK.
BİZ AÇLIKTAN.
ETME AĞAM N’OLUR!
N’OLUR, N’OLUR, N’OLUR!

ADAM MI ÖLÜR?
YOL YAPILINCA,
OKUL OLUNCA,
TOPRAK VERİNCE,
İNSAN SEVİNCE.
N’OLUR, N’OLUR, N’OLUR!

Kalın sağlıcakla.

Necdet Özkazancı-POLATLILI
16 Ocak 2008, Çarşamba.

14 Ocak 2008 Pazartesi

DELİĞANLI GİBİ

“Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”

Tarih: 12 Ocak 2008, Cumartesi... 19 Mayıs Stadı'nda oynanan Gençlerbirliği-Oftaş maçından saat 15.30 sularında çıktık. Tatsız tuzsuz maç 1–1 bitmişti ve hem oyundan hem de sonuçtan memnun kalmadığımız için canımız sıkkındı. Gençlerbirliği bu beraberlikle düşme hattından yine kurtulamamış ve sondan üçüncü sırada kalmıştı. Maçın sonlarına doğru “CAVCAV TAKIMA TAKVİYE LAZIM!” diye tezahürat yapmıştık. Başkan İlhan Cavcav o anda statta mıydı, bu tezahüratı duymuş muydu, duyduysa gerekeni yapacak mıydı bilemiyordum. Karışık duygular içinde Rüzgârlı Sokak yönüne doğru giderken 19 Mayıs 2 No.lu Dış Sahada maç oynandığını görünce, arkadaşlardan izin isteyip hemen oraya yöneldim ve kale arkası tribününe girdim.

Hemen belirteyim, bu tribünde amatör küme maçı izlemeyi her zaman çok sevmişimdir. İngiliz statları gibi tribünle kale arasında birkaç metrelik mesafe olduğu için özellikle ceza sahasındaki mücadele ve pozisyonları, futbolcuların çığlık çığlığa konuşarak birbirlerini uyarmalarını ve de en güzeli topun ağlarla buluşmasını sanki sahanın içindeymiş gibi yakından izlemek çok keyiflidir.

O gün, şansımıza hava hem çok soğuk, hem de gri ve iç karartıcıydı. 2 No.lu dış sahanın kale arkası tribünü adeta bir derin dondurucunun içi gibiydi. İyi temizlenmediği için yer yer kar ve buzla kaplı olan sahada Ankara 1. Amatör Küme takımlarından Kayaşspor ile Yurtkur arasındaki maçın ilk yarısı oynanıyordu ve bizim bulunduğumuz tribünün önündeki kaleyi koruyan Yurtkur 2–1 öndeydi.

Tribünde dokuz kişi vardı. Kayaşspor’da oynayan iş arkadaşını izlemeye gelmiş bir baba ve oğlu, Kayaşsporlu bir futbolcunun ağabeyi, Kayaşspor’da kaptanlık da yapmış eski bir futbolcu, sol tarafımızda yine Kayaşspor’u destekleyen dört kişilik bir arkadaş grubu ve bir de ben…

Kayaşspor’u mavi-beyaz renginden hemen tanımıştım. Maçı oğluyla birlikte izleyen babaya sordum: “Kayaşspor kaçıncı ligde şimdi?”

“Valla bilmiyorum” dedi. “Bizim arkadaş Kayaşspor’da oynuyor da onu seyretmeye geldik. Çiftlikte beraber çalışıyoruz da...”

Kayaşspor’un eski kaptanı olduğunu öğrendiğim arkadaş söze girdi: “Birinci amatörde oynuyor.”

“Durumu nasıl?” diye sordum.

“Kötü!” dedi, üzüntülü bir ifadeyle yüzünü buruşturarak. “Sonuncuyuz ligde.”

“Yapma ya!” dedim. “Kayaşspor eski takımdır. Ben kendimi bildim bileli vardır amatör kümede.”

Kafasını sallayarak onayladı: “Öyle! Eski takım tabii…”

“Bizim Polatlıspor’la amatör kümede aynı grupta çok oynamışlardı. Oradan bilirim Kayaşspor’u.”

“Oooo! Tabii… Ben de oynadım Polatlıspor’a karşı.”

“Öyle mi?”

“Tabii… Hiç unutmam, beş-altı sene önce Polatlı’da oynamıştık; asıl stadın içindeki çim sahada değil de yanındaki toprak sahada…"

“Biliyorum o sahayı. Sonradan yapıldı.”

“Ama gardaşım, Polatlıspor’un bir seyircisi var, olmaz böyle bir şey ya!”

“Öyle! Biraz heyecanlı ve serttir bizim Polatlıspor taraftarı.”

“Sert ne kelime usta! Mahvettiler bizi ya! Bizim bebeler de çok genç biliyon mu? Tecrübesizler işte, bayağı korktular yani. Bir tek yaşlı ben varım. Kaptanım biliyon mu? Korkmayın goçum bir şey olmaz, oyununuzu oynayın siz dedim ama hikâye tabii… Bebelerin, heyecandan elleri ayaklarına dolanmış bir kere, seni ne dinlesin!”

“Haklısın. Tecrübesiz olunca öyle olur tabii…”

“Neyse, Polatlıspor maçı aldı. Geçmiş gün 3–1 mi, yoksa 4–1 mi şimdi tam hatırlayamıyorum da maçı aldı yani. Artık sahadan çıkıyoruz tamam mı? Seyirci hala bağırıyor. Dedim ki; ya gardaşım maçı aldınız işte, tebrik ederiz ama yapmayın bu kadar da dedim.”

“İyi demişsin. Sonra ne oldu?”

“Ben böyle deyincesi alkışlamaya başladılar. Alkışlarla gittik soyunma odasına senin anlayacağın. La goçum, versene adama orda pası ya!”

“Neyse, sonu iyi bitmiş hiç olmazsa…”

“Evet, öyle valla! La Mustafa, biraz daha yanaş çizgiye oğlum ya!”

“Vay be! Kayaşspor’a bak ya!”

“N’olacak, ilgi yok ki! Neyse, Kayserisporlu Gökhan Ünal var ya…”

“Hee!”

“Bizim Kayaş’ın bebelerinden o, biliyon mu?”

“Yapma ya! Demek Gökhan Ünal Kayaşlı ha?”

“Evet, Kayaşspor’dan yetişti. Tabii yetenekli olunca, Kayserispor’a kadar gitti anasını satayım.”

“Gençlerbirliği’nde de oynamış da kadroya giremeyince Kayserispor’a vermişler biliyor musun? Cavcav kaçırmış elinden yani.”

“Öyle. İyi çocuktur Gökhan. Bizim Kayaşspor’a hala yardım eder yani. Forma, malzeme neyim gönderir her zaman, sağ olsun.”

“Yurtkur nasıl?”

“Yurtkur mu? Çok iyi takım. Lider zaten şu anda…”

“Kurum takımları çok güçlü gerçekten ya! Bizim Polatlıspor’un amatör süper ligdeki rakiplerinin çoğu da belediye takımı…”

“Öyle! Müessese takımları iyi tabii… Para var, pul var, her şey var. Bizim gibi değil kine. Polatlıspor gibi şehir takımları da iyi bir nebze. Ama semt takımlarının işi zor be usta!”

“Haklısın usta.”

“Misal, bizim bebelerin hepsi bir yerde çalışıyor. İşten çıkıp gelecek de, arada halı sahada antraman yapacak da, maça çıkıp oynayacak. Zor gardaşım zor!”

“Federasyon yardım etmiyor mu hiç?”

“Yok ya! Ne yardımı? Ordan gelen üç beş kuruşla dönmez kine bu işler! Ya vur aslanım orda be, vur işte! O pozisyonda da vurmazsan nasıl gol atacaz ya?”

Bu arada o sessizlikte bir seyirci, savunmadaki takım arkadaşlarını sürekli uyaran Yurtkur’un kalecisine “La kaleci, fazla konuşma arkadaşlarınla. Oyununu oyna sen!” diyerek sataşmak istedi ama kaleci duymazlıktan geldi ve pek oralı olmadı.

İlk yarının bitimine az bir zaman kala Gençlik Parkı tarafındaki Kayaşspor ceza sahasında topla buluşan Yurtkurlu bir futbolcu kalecinin soluna yerden bir vuruş yaparak durumu 3–1 yapan golü attı. Saha bir anda karıştı. Kayaşsporlu oyuncular hemen hakeme koşup çevresini sardılar ve golü atan Yurtkurlu futbolcunun topu elle aldığını iddia ettiler. Fakat hakem orta noktayı göstermişti bir kere. Kayaşsporlu futbolcular itiraza devam ediyor ama hakem dinlemiyordu. Seyirci çok az olduğu için özellikle futbolcuların yüksek sesle söylediği cümleler biraz olsun duyulabiliyordu.

“Ya hocam, valla elle aldı topu ya!”

“Sor, deliğanlı gibi söylesin elle aldığını.”

“Ya hocam, sen arkada kaldın. Göremezsin tabii… Elle aldı valla ya!”

“Ya, bu kadar da olmaz ki ya!”

Bu arada Kayaşspor’un kalecisi, golü atan Yurtkurlu futbolcunun yanına giderek isyan edercesine bağırdı: “Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”

Yurtkurlu futbolcu eliyle de işaret ederek, “Ben topu elle almadım, top elime çarptı” gibi bir şeyler söyledi.

Kayaşspor’un kalecisi ise bağırarak isyan etmeyi sürdürüyordu: “Deliğanlıysan söylersin oğlum. Topu elle aldın işte. Ayıp bu yaptığın ya!”

Neyse, itirazlar hakemin kararını değiştirmedi. 3–1 yenik duruma düşen Kayaşsporlu futbolcular santra yaparak oyunu yeniden başlattılar. Kısa bir süre sonra da hakem ilk yarıyı bitirdi.

Tüm futbolcular bizim bulunduğumuz kale arkası tribünü tarafındaki soyunma odalarına doğru gelirken tartışma hala devam ediyordu.

“Ya valla elle almadım bilader. Top elime çarptı diyorum sana.”

“Ne eline çarpması aslanım ya! Elinle böyle kepçeledin, önüne aldın topu işte.”

“Deliğanlı ol biraz goçum. Yeniyonuz zaten işte. N’olacak sanki la bir gol fazla atsan?”

“Hakeme niye söylemiyon ki elle aldığını? Centilmenlik diye bir şey var ya!”

“Lafa geldi mi centilmensiniz ayağına vuruyum. Maçtan sonra söylersin elle aldığını de mi?”

“Ya tamam bilader, sen çok biliyon bu işi. Elle aldım tamam.”

“Maçta söyleyecen hakeme elle aldığını aslanım, maçta söyleyecen!”

“Yenseniz n’olacak aslanım la, böyle bir golle? Başınız göğe mi erecek sanki!”

“Biz deliğanlı gibi yenilmesini de biliriz aslanım, n’olacak?”

Devre arasını, soğuk havada bir yandan sohbet ederken, bir yandan da ısınmak için tribünde hafifçe zıplayarak geçirdik.

Ve ikinci yarı başladı. Kayaşspor’un kalecisi şimdi önümüzde oynuyordu. Gözü pek bir gençti ve fiziği bir kaleci için oldukça iyiydi. Adının Kadir olduğunu öğrendiğim kaleciye seslendim: “Kadir, ne oldu o golde? Elle mi aldı topu?”

“Elle aldı valla abi ya!”

“Hakem görmedi herhalde.”

“Yok, hakem pozisyonu görmüş görmesine. Ama elle almadı, eline çarptı dedi. Görmedi diye bir şey yok yani.”

“Neyse, sağlık olsun. Şimdi bir tane atarsanız oyuna ortak olursunuz belki.”

“İnşallah abi!”

“Üzülme Kadir. Hamam parası olsun goçum, bu gol onlara.”

“Öyle abi! Olan oldu zaten.”

Ama Yurtkur çok iyi bir takımdı ve ataklarla dalga dalga gelmeye başlamıştı Kayaşspor kalesine. Bir pozisyonda Yurtkurlu bir futbolcu ceza sahası dışından sert bir şut çekti. Ama Kadir yatarak topu aldı. Bize de bu güzel kurtarışı alkışlamak düşüyordu tabii…

“Bravo Kadir!”

“Aferin aslanım!”

“Sağ olun abi!”

Kayaşspor'un eski kaptanına sordum: “Kaleci iyi ama ha! Ne diyorsun?”

“İyi iyi... Gözü karadır Kadir'in. İyi çocuktur. Ama maçta sinirlidir biraz. Deli gibi olur bazen.”

“Öyle mi? Yapma ya!”

“Valla. Hırsına hakim olamaz hiç. Bir maçta hakemin yakasına yapıştı, dövmeye kalktı da ceza aldı.”

“Kaleciler genelde biraz deli olur zaten. Öyle değil mi?”

“Evet, öyle derler. He he he!”

Bu arada gelişen başka bir Yurtkur atağında, Yurtkurlu futbolcu kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda sert bir vuruş yaptı. Kadir uçarak topa dokundu ve top direğe de çarparak kornere gitti. Korner atışından gelen top ceza sahasını karıştırdı. O karambolda Kadir yere yatarak topa sahip oldu. Hemen yaptığı uzun degajla da topu yeniden oyuna soktu.

“Aferin Kadir! Bravo!”

“Çok iyisin valla!”

“Aslanım benim! Sen de olmasan…”

Kadir bize dönüp gülümseyerek, “Valla elimizden geleni yapıyoruz abi!” dercesine iki elini yana açtı ve “Bir tane de atabilsek!” dedi.

Yurtkur’un geliştirdiği organize atakları görünce dayanamayıp ortaya bir laf attım: “Bu Yurtkur da gerçekten güçlüymüş ha! İyi atak yapıyorlar. Çok organize oynuyorlar baksana.”

Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi cevap verdi: “Güçlü tabii. Liderler zaten. Bizim bebeler hiç olmazsa bir puan alsa iyiydi ama alamayacaz herhalde bir puan.”

“Öyle görünüyor. Adamlar iyi oynuyorlar.”

“Öyle valla. Adamlar hep ayağa oynuyorlar baksana. Tek pas, tık tık…”

“Şimdi bir tane atabilseniz belki 3–3 olur ha?”

“Atamayız ki! Bizim bebeler yorulmaya başladılar bile baksana. Adamlar daha fazla sallamasın da…”

Biz böyle konuşurken, Kayaşspor, Yurtkur ceza sahasının yakınlarında bir frikik kazandı. Ben yine bir umut konuştum: “Bu frikik gol olursa beraberliği sağlarsınız belki.”

“İnşallah ama zor be!”

Kayaşsporlu futbolcu topun üzerine geldi ve vuruşunu yaptı. Top, barajı aştı ama kalenin çok üzerinden auta gitti.

“Dedim ben… Böyle pozisyonlarda gol atmak zor. Organize de olamıyoz ki. Adamlar her topu alıyo anasını satayım.”

“Öyle valla!”

“Neyse, sağlık olsun. Ne yapalım!”

Ve Kayaşspor, saman alevi gibi kısacık bir an için biraz parladıktan sonra oyunun kontrolünü yeniden ele alan Yurtkur, Kayaşspor kalesine dalga dalga gelmeye başladı.

İşte o anlardan birinde Kayaşspor savunmasının arkasına sarkan Yurtkurlu futbolcu sol çaprazdan önüne atılan topa koşarken, Kadir de kalesini terk etti. Yurtkurlu futbolcu, ceza sahasında kaleci Kadir’den önce topla buluştu ve Kadir’den sıyrılarak topu yerden bir vuruşla kaleye gönderdi. Kayaşspor’un 4 numarası da o anda kaleye doğru koşuyordu. Yerde kayarak topa müdahale etmek istedi ama yetişemedi ve topla beraber o da kaleye girdi. Golü kurtaramadığı için çok üzgündü. Ağzından istem dışı olarak “Hay ananı…” diye bir cümle çıktı. Yerden güçlükle kalktığında, yorgunluk ve çaresizliğin yanı sıra 4–1 yenik duruma düşmenin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. “Çıkma Kadir ya! Çıkma ya! Ben geliyordum ya!” diyerek Kadir’e sitem etti. Kadir de üzgündü. “Topa yetişirim belki diye çıktım” diyerek kendini savunmaya çalıştı.

Biz de Kadir’i teselli etmek istedik: “Üzülme Kadir… Olur böyle şeyler goçum. Senin yapabileceğin bir şey yoktu.”

Kadir, ellerini iki yana açarak, “Ne yapayım, çıkmasam daha kötü abi” dedi. “Adam bomboş geldi.”

Bana ne oluyorsa sanki… Ben de en az onlar kadar üzülmüştüm. Sanırım çocuk yaşta, Lalahan’da oturan teyzeme banliyö treniyle giderken içinden geçtiğimiz Kayaş’ın takımı Kayaşspor’u en azından isim olarak bilmem ve birkaç kez de izlemiş olmam, ayrıca şu anda ligdeki kötü durumu beni etkilemiş ve o anda Kayaşspor’la aramda bir gönül bağı oluşturmuştu.

Yanımdakilere, “Biraz önceki frikik gol olsaydı sonuç belki böyle olmazdı” dedim.

“Öyle” dedi, Kayaşspor’un eski kaptanı. “Frikiği atsaydık savunmada bu kadar açık vermezdik belki.”

Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi söze karıştı: “Ellerinden gelen bu, ne yapsın bebeler?”

“Doğru söylüyorsun. Çocuklar ellerinden geleni yapıyorlar.”

“Yurtkur çok güçlü zaten baksana. Bizim bunlardan puan almamız mucize!”

“Evet, gerçekten de güçlü bir takım olduğu belli.”

“Hele bunlarda bir 11 numara var abi. Aklın durur yani. Ama bu maçta yok. Cezalı herhalde...”

“Öyle mi?”

“Hee! TKİ’den almışlar. Topu önüne aldı mı, çizgiden öylece gidiyo. Acayip adam geçiyo valla. Bir göreceksin, çok teknik!”

Maç artık kopmuştu. Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi sordu: “Polatlıspor’un maçı var mı bugün?”

“Dur ya! İyi hatırlattın valla!” diyerek cep telefonumu çıkardım. “Polatlıspor bu hafta Tarımspor’la Polatlı’da oynuyor da maç bugün mü yarın mı ben de merak ettim şimdi. Arkadaşı arayıp bir sorayım bakalım.”

Hemen Polatlıspor yöneticilerinden Mesut Aktan’ı aradım. Hal hatır sorma faslından sonra, aynı zamanda iyi bir Ankaragücü taraftarı olan Mesut’a Polatlıspor’un maçının ne zaman olduğunu sordum.

Mesut, “Maç yarın saat 14.00’de abi” dedi. “Bayrak, meşale, sis bombası neyim birçok şey aldım, verdim taraftarlara.”

“Oooo! Bayrak, meşale, sis bombası… Vay be!”

“Şöyle bir coşku verelim dedik abi takıma.”

“Coşku ki ne coşku! Yamansınız valla!”

“Yarın Ankaragücü’nün de maçı var Ankaraspor’la. İkilemde kaldık valla abi. Ne yapsak ki?”

“Valla sen bilirsin. Ama Polatlıspor’un desteğe daha çok ihtiyacı var. Bu maçı alırsa ilk beş şansını artırır yani. Yarın Polatlı’da da kalsan olur bence.”

“Bakalım abi be! Herhalde kalırız yarın Polatlı’da…”

Bu arada Kayaşspor’un direnci iyice kırılmıştı ve Yurtkur da organize ataklarla gelmeye devam ediyordu. İşte o ataklardan birinde, Yurtkurlu bir futbolcu ceza sahası çizgisi üzerinden çok sert bir şut çekti. Top, kaleci Kadir’in göğsüne çarpıp geri döndü. Kadir acıyla yerde kıvranmaya başladı. O soğuk havada kalecinin göğsüne çarpan topun nasıl yakıcı ve sakatlayıcı olduğunu tahmin edebiliyordum. Hatta daha da kötüsü, bundan birkaç yıl önce arkadaşlarla oynadığımız bir halı saha maçında göğsüne top çarpan bir arkadaşımız kalp krizi geçirmiş ve bir ay hastanede kaldıktan sonra yaşamını yitirerek hepimizi üzüntüye boğmuştu. Kadir’in başına da aynı üzücü olayın gelmesinden korkmadım desem yalan olur. Neyse ki saha doktoru Kadir’e anında müdahale etti ve ayağa kalkmasını sağladı.

Yanımdakilere, “İnşallah bir şey olmaz çocuğa” dedim.

“İnşallah abi!” dedi, Kayaşspor’un eski kaptanı.

Kadir, zaman zaman eliyle ağrıyan göğsünü tutarken, Yurtkur atakları da durmak bilmiyordu. Bu kez sağdan seri paslarla ceza sahasına giren Yurtkurlu futbolcu altıpasta önüne yatan Kadir’in üzerinden çok sert vurdu. Bu şuta Kadir’in yapabileceği bir şey yoktu. Top üst direğin altına vurarak ağlarla buluştu. Durum şimdi 5–1 olmuştu.

Kadir çaresizce yerden kalktı; ellerini “Elimden gelen bu kadar, ne yapayım!” dercesine iki yana açıp, kafasını iki yana sallamakla yetindi.

“Vay be! Oyun harbiden farka gitti.”

“Böyle olacağı belliydi. Gücümüz bu kadar ya, ne yapalım?”

“Neyse, zaten puan beklemiyordum ben bu maçtan. Alamadık da nitekim.”

Yurtkur gole doymuyordu. Bu kez soldan gelişen bir atakta Yurtkurlu futbolcu kaleye yerden bir şut çekti. Onunla birlikte koşmakta olan Kayaşspor’un 4 numarası da topa ayağını uzattı. Top 4 numaranın ayağına çarpınca yön değiştirdi ve kontrpiyede kalan Kadir’in çaresiz bakışları arasında Yurtkur’un altıncı golü olarak ağlarla buluştu. 4 numara, elleri belinde, şaşkınlık içinde bir Kadir'e bir de kaledeki topa baktı.

Artık direnci kalmayan ve adeta oyunu bırakmış olan Kayaşspor karşısında coşan Yurtkur da ataklarını sürdürüyordu.

Derken, göğsüne top çarptığından beri ağrılar içinde oyuna devam etmeye çalışan Kadir’i hocası oyundan aldı. Soyunma odasına yönelen Kadir’i alkışladık.

Bu arada kale arkasında ısınmakta olan Kayaşsporlu futbolculardan biri, kendisini oyuna almadığı için teknik direktörlerine kızıp söylenerek soyunma odasına yöneldi.

Kayaşspor’un eski kaptanı merakla ona seslendi: “N’oldu la, nereye gidiyon?”

Futbolcu üzgün ve kızgındı. “Bırak ya!” dedi. “Bu maçta da oynatmadı hoca.”

“Gelecek maç oynarsın oğlum, kızma.”

“Yok abi ya! Oynatmıyor işte görüyon, ben n’abayım ya?”

“Oynasan n’olacak ki la! Zaten takım fark yedi baksana.”

“Olsun abi, bu maçın sonlarında oynasaydık hiç olmazsa.”

“Neyse, üzülme goçum. Daha çok maç var. Sen de oynarsın.”

Akşam yaklaştıkça kuru ayaz kendini daha çok hissettirmeye başlamıştı. Beton tribünde zıplayarak ısınmaya çalışıyorduk ama özellikle ayaklarımız buz kesmişti. O soğukta, karlı ve buzlu sahada, zor şartlar altında mücadele eden futbol sevdalısı futbolculara, teknik adamlara, hakemlere, sağlık görevlilerine ve sayıları az da olsa seyircilere, kısacası futbolun peşindeki bu insanlara bir kez daha sevgi ve saygı duydum.

Zaten iş çoktan bitmiş, mal batıya kaymıştı. Kayaşspor’un yediği her gol bizi daha da üzmekten başka bir işe yaramıyordu. Dolayısıyla artık sonları yaklaşmış olan maçı izlemeye devam etmenin de fazla bir anlamı kalmamıştı.

Orada tanıştığım arkadaşlara veda etmek istedim. Kayaşsporlu futbolcunun ağabeyi, “Dur abi, ben de geliyorum. Beraber çıkalım” dedi. Diğer seyircilerle vedalaşarak, çıkmak için tribünlerin merdivenlerini bir bir tırmanmaya başladığımızda Yurtkur'un yedinci golü geldi. Hakemin, golü ilan eden ve futbolcuları santraya çağıran düdüğünün tiz sesi sahada yankılandı. Bu kez 2 No.lu Dış Saha'nın arkasındaki antrenman sahasının tribün merdivenlerinden bir bir aşağı inerek Rüzgârlı Sokak yönündeki kapıdan dışarı çıktık. Gençlik Parkı’nın köşesinde, başka maçlarda buluşmak için sözleştik ve birbirimize veda ederek ayrıldık. O Keçiören dolmuşlarının kalktığı durağa giderken, ben de Dikmen otobüslerinin yanaştığı Büyük Tiyatro önündeki durağa yöneldim.

Sıcacık otobüste eve giderken, Kayaşspor kalecisi Kadir’in Yurtkurlu futbolcuya söylediği sözler kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu:

“Deliğanlı gibi söyle aslanım hakeme. Elle aldın işte topu. Deliğanlı gibi söylesene!”

Kalın sağlıcakla.

Ankara, 13 Ocak 2008
Necdet Özkazancı-POLATLILI

12 Aralık 2007 Çarşamba

FUTBOLUN PEŞİNDE

Polatlı’da

1988–1989 futbol sezonu… Gençlerbirliği, bir sezon önce oynadığı birinci ligden düşmüş; ikinci lige alışmaya çalışırken, Polatlıspor ise yeni çıktığı Türkiye 2. Ligi (A) Grubunda adeta bir fırtına gibi esiyordu. İlk haftalarda galibiyet üstüne galibiyet almıştı ve açık farkla liderdi. İlçede futboldan ve Polatlıspor’dan başka bir şey konuşulmuyordu. Havamız yerindeydi yani. Takımımıza o kadar güveniyorduk ki, birçok kişi takımın bu kadroyla birinci ligde bile hiç zorlanmadan orta sıralarda yer alabileceğini düşünüyordu. Kendiliğinden başlayan işyeri ve kahve sohbetlerinde, aynı zamanda İstanbul takımlarından birini tutmakta olan bazı taraftarlar Polatlıspor birinci lige çıkarsa ne yapacaklarını, tuttukları takımı bırakıp bırakamayacaklarını tartışırken, şakalaşmaktan ve birbirlerini kızdırmaya çalışmaktan da geri kalmıyorlardı. Bu arada 24 Eylül 1988 günü Cebeci Stadı’nda Gençlerbirliği ile oynanacak olan maçın heyecanı da herkesi sarmıştı:

“La oğlum, sen şimdi Fener’i tutuyon ya...”

“Hee!”

“Polatlıspor bu sene şampiyon olup da birinci lige çıkınca n’olacak?”

“N’olacak anadın mı?”

“N'olacağı var mı la? Fener mecburen Polatlı’ya gelecek. O zaman n’abacan?”

“N’abacam?”

“N’abacan, Fener’i tutacan gene!”

“Fener’i mi tutacam? Ben? Niye? Hasta la! Bırakırım gider, n’olacak sanki ayağına vuruyum. Tek Polatlıspor birinci lige çıksın da anadın mı?”

“Sen?”

“Hee!”

“Fener’i bırakacan?”

“Ne var!”

“Hani hasta Fenerliydin goçum, ne oldu?”

“Olsun. Bırakırım gider anadın mı?”

“Yok, aslanım. Sen Fener’i bırakamazsın. İçin gider valla, Fener’in otobüsünün stada geldiğini görünce. Karışıverirsin İstanbul’dan gelen Fenerlilerin arasına.”

“Ne içim gidecek la, ne içim gidecek? İçim gidermiş! Bilip bilmeden boş boş gonuşuyon işte anadın mı?!”

“Bravo Hüsam! Sen Hüsam’a inanmıyorsun ama bence doğru söylüyor. Yapar mı yapar. Benim bildiğim Hüsam’sa, Polatlıspor birinci lige çıksın, kesin bırakır Fener’i! Öyle değil mi Hüsam?”

“Heç! Gonuşuyo işte la! Bak gördün mü ibibik? Beni bilen biliyo anadın mı? Sen kendine bak goçum. Beşiktaş’ı bırakabilin mi ki? Hey yavrum hey!”

“Bırakmam tabii. Niye bırakayım ki?”

“Bırakma goçum, n’abayım? Bırakmazsan bırakma. Memlekette demokrasi var; herkes reyinde hür anadın mı?”

“Sen bırakınca ben de bırakacam diye kanun mu var aslanım?”

“Tamam oğlum tamam, anladık. Oyununu oyna anadın mı?”

“Onu bunu bırak da ortak, bu takım var ya bu takım; şimdi birinci ligde olsa kafaya oynar valla!”

“Canavar bu takım, canavar ayağına vuruyum! Birkaç takviyeyle ilk beşe girmezse ben de bu futbolu bilmiyorum yani.”

“O kadar da şişirmeyin takımı canım. Birkaç maç aldık diye hemen burnumuz büyüdü; Kafdağı’na çıktık. Tamam, iyi takım olmasına iyi takım da, birinci ligde de kafaya oynaması için çok takviye lazım.”

“Öyle deme Hoca, bu takım Kayseri’ye beş çekti be; hem de deplasmanda.”

“Beş çekti de ne oldu? Dört tane de yedi. Defans sakat, defans. Takviye lazım.”

“Valla benim fikrimce de defans sakat. Kaleci Gürsel’le Cenk Kayseri maçında kavga etmişler la. Bizim takım attıkça, Gürsel de ha bire yemiş. Maç 5-3 devam ederken Gürsel bir gol daha yiyince Cenk çok kızmış. Bu ne la demiş, gol yemeye doymadın ayağına vuruyum! Kafa kafaya gelmişler de öteki topçular ayırmışlar. Şimdi küslermiş.”

“Zaten onun için geçen hafta Bitlisspor maçında yoktular. Cahit Hoca ikisini de kadro dışı bıraktı.”

“İyi yaptı valla. Akılları başlarına gelsin biraz. Hanya’yı, Konya’yı anlasınlar. Kavga etmek ne demek la?”

“Dün antıramanda barıştılar apçaoğlu.”

“Cahit Hoca, Gençler maçında oynatır mı ikisini de?”

“Oynatacak herhalde. Çift kalede ikisi de as takımda oynadı.”

“Gençler maçında ne yapacağız bakalım bizim oğlan?”

“Kesin yeneriz abi. Aha bak, şuraya yazıyorum.”

“Öyle deme. Hiç belli olmaz valla. Gençlerbirliği kuvvetli takım oğlum. ”

“Oooo, hem de nasıl! Çok dölek maç olacak ortak, çook!”

“Avni, Olkan, Muammer… Bunlar iyi topçular yani. Kalecileri Nezihi de iyi. Bir de Yugo vardı, Hayrettin mi ne; o da duruyormuş.”

“Olsun. Yeneriz goçum, yeneriz. Bizim topçular kötü mü? Yavuz’la Gökhan yeter onlara oğlum.”

“He valla. Erdoğan gibi topçu kimde var la!”

“Baskılı oynamamız lazım usta. Oyunu rakibin sahasına şey etmemiz lazım.”

“İlk on dakikada bir çakarsak, farka gider bu maç bacanak.”

“Bu bizim hoca niye yedek kulübesini bırakıp, korner direğinin oraya gidiyo la? Cankurtaranın yanında ne işi var kine?”

“Ne bileyim ya! Vardır elbet bir sebebi.”

“Hasta ediyo beni la. Gıcık kaptım valla. Birkaç defa da bağırdım türbünden, yerine geç diye. Ama duymadı.”

“Stat dolar mı sence usta? Ne diyon?”

“Cebeci Stadı mı? O stat otuz bin kişilik oğlum. Ama gene de bayağı doldururuz yani. Çok adam gidecek maça.”

“Cevat, bize beş çay… Tazeyse ver ama ha!”

“Taze tabii oğlum. Burda ne zaman bayat çay içtiniz la?”


Cebeci’de

Ve nihayet maç günü gelip çatmış; Polatlı, 24 Eylül 1988 günü sabah saatlerinde hareketlenmeye başlamıştı. Gençlerbirliği maçı için erkenden tarifeli otobüslerle ve trenle yola çıkıp bir saatte Ankara’ya gelen bazı taraftarlar, maç saatine kadar stat çevresindeki kahvelerde çay içerek ya da dışarıda dolaşarak zaman geçirmeye çalışıyorlardı. Daha sonra otobüs, minibüs ve otomobillerle daha geç yola çıkan taraftarlar geldiler. Ve Ankara’da yaşayan Polatlılı taraftarların da katılmasıyla Cebeci Stadı kalabalık diyebileceğimiz günlerinden birini yaşamaya başladı.

Açık tribünün orta bölümünü doldurmuş olan Polatlılılar, kapalı tribünde de protokol tribününün hemen sağındaki bölümde hatırı sayılır bir yer kapmış; zaman zaman Gençlerbirliği başkanı İlhan Cavcav’a sataşıyorlardı.

Stada Polatlıspor’un sarı-siyah renkleri hâkim olmuştu. Bu kadar seyirciyi çok sık görmeyen çekirdekçiler, köfteciler ve meşrubatçılar bayram yapıyorlardı. Maça fazla ilgi göstermeyen Gençlerbirliği taraftarları ise kapalı tribünün sol tarafında yerlerini almış; sakin bir şekilde maçın başlamasını bekliyorlardı.

Lakabı, ilkokuldan sonra okuması için ailesinin “oku, oku, oku!” diye yaptığı baskıdan gelen Amigomuz Ogu, sırtında büyük harflerle “OGU” yazan sarı-siyah bir eşofman üstü giymiş, açık tribünü coşturmaya çalışıyordu: “POLATLI’YI SEVENLER AYAĞA KALKSIN! POLATLI’YI SEVENLER AYAĞA KALKSIN! POLATLI AŞKINA HERKES AYAĞA! POLATLI AŞKINA HERKES AYAĞA!”

“Şimdi de kapalıyla sarı-siyah çekeceğiz, tamam mı? Hadi eller havaya! Oooo! Bir, ki, üç. SARIIII!”

“Duymadılar. Hadi bi daha! SARIIII!”

“Gene duymadılar la. KAPALI UYUMA! KAPALI UYUMA!”

“KAPALI UYUMA! KAPALI UYUMA!”

“Hadi bi daha!”

“SARIIII!”

“SİYAAAAH!”

“SARIIII!”

“SİYAAAAH!”

“EN BÜYÜK!”

“POLATLI!”

“EN BÜYÜK!”

“POLATLI!”

Ve karşılıklı olarak sarı-siyah çekilmesinin ardından alkışlarla birbirini coşturmuş olan Polatlılılar şimdi ayağa kalkmış; “POLATLI! POLATLI!” tezahüratlarıyla stadı inletiyorlardı.

Açık tribünün ortalarına yakın bir yerde ise bir grup taraftar davul-zurna eşliğinde halay çekiyor; alt bölümde de bir taraftar bağlama ile “Atım Arap” türküsünü çalıp söylerken, dört-beş taraftar da uyum içinde kostak kostak oynuyordu.

ATIM ARAPTIR BENİM AMAN AMAN.
HAYDİ DE YÜKÜM ŞARAPTIR BENİM GOÇUM!
AMAN DA YÜKÜM ŞARAPTIR BENİM VAY VAY!

BU YIL BÖYLE GİDERSE AMAN AMAN.
AMAN DA HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!
HAYDİ DE HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!

EMİŞİM GÜMÜŞÜM, BİR HOŞUM VAY VAY!
ÇOKÇA DA İÇTİM, ZERHOŞUM VAY VAY!

ALSANA FINDIK FISTIK.
BAŞ ALTINDA YASTIK.
KÖROĞLU’YLA KÜSTÜK.
SIRT SIRTA VERDİK YATTIK!

GOÇÇUUUM!
ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ. ŞIKIDIM ŞIKIDIM!
ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ ÇİKİ. ŞIKIDIM ŞIKIDIM!

Artık maç saati yaklaşmıştı. Sahaya ilk çıkan takım Gençlerbirliği oldu ve kendi taraftarlarının yanı sıra Polatlılı taraftarlarca da alkışlandı. Polatlıspor sahaya çıkarken, stat müthiş bir uğultu ile inledi ve taraftarlar ellerinde hazır beklettikleri arjantinleri ve konfetileri bir anda sahaya savurdular. Hızla açılıp uzayarak atletizm pisti ve sahaya düşen arjantinler ile havada uçuşan konfetiler kısa süreli bir yağmur oluşturdu.

"Alkışlayın la alkışlayın! Takım lider aslanım, şampiyonluğa gidiyo ayağına vuruyum! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK!"

"ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK! ŞAMPİYON ŞAK ŞAK ŞAK!"

Çok güzeldi!

O coşkulu ve gürültülü ortamda Ogu da bağırarak taraftarlara sesini duyurmaya çalışıyordu: “Durun la, durun. Takımı çağıracaz şimdi. BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”

“BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”

Kaptan Küçük Mustafa, her zaman olduğu gibi tüm futbolcuları topladı ve takım tezahüratlar arasında tribünleri tek tek dolaştıktan sonra, futbolcular tek tek tribüne çağrıldı; ama bu defa ikisi hariç! Bu futbolcular, Kayserispor maçında kavga eden kaleci Gürsel ve stoper Cenk’ti. Taraftarlar, yeni barışmış olan ve yönetim tarafından affedilen bu iki futbolcuya özel muamele uyguladılar ve ikisini tek tek değil, el ele tribüne çağırdılar. Onlar da taraftarın bu isteğini kıramazlardı; tribünleri el ele dolaşıp selamladılar.

Her şey çok güzeldi. Şimdilerde, keyifleri yerinde olduğu zaman Ankaragüçlü arkadaşlardan duyduğum şu tezahürat gibi: “HAYAT ÇOK GÜZEL! KAFAM ÇOK GÜZEL! ANKARAGÜCÜM HER ŞEYDEN GÜZEEL! HAYDA HAYDA NİHAYDA! HAYDA HAYDA NİHAYDA!”

Evet, hayat güzeldi; hava güzeldi; çoğumuzun kafası güzeldi, Polatlısporumuz da her şeyden güzeldi.

İşte herkesin havaya girdiği o anda Ogu, her zamanki üçlüyü çektirdi: “ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞİMŞEKLER! ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞİMŞEKLER!”

Ve arkasından bütün stat “POLATLI! POLATLI!” diye inlemeye başladı.

Bu arada Polatlılı taraftarlar sustuktan sonra Gençlerbirliği taraftarlarının da birkaç kez aynı şekilde “ŞİMŞEKLER!” diye üçlü çekmesi, o güne kadar Gençlerbirliği’ni izlememiş olanları bayağı şaşırttı.

“Ne diyolar la?”

“Şimşekler diye bağırıyorlar.”

“Haa! Bu taraftar milletinde de amma çok şimşekler diyen var la! Nereye gitsen şimşekler ayağına vuruyum!”

“Öyle valla ya!”

“Her önüne gelen şimşekler diyo la. Taraftar milleti işte, n'abacan!”

“Saat kaç?”

“Ehem! Beş dakka kaldı.”

“İyi ya! Az kalmış. Başlasın artık şu maç, öyle değil mi?”

“Öyle valla! Başlasın da maçımızı seyredelim şöyle bir güzel ya!”

“İnşallah dölek bir maç olur be ortak!”

“İnşallah ortak, inşallah!”

Artık saat 16.00’ya geliyordu ve maç saati iyice yaklaşmıştı. Devam eden tezahürat ve gürültüler arasında stat spikerinin sesi duyuldu:

“Şimdi, orta hakemliğini Serdar Çakman, yardımcılıklarını Yusuf Ziya Adabay ile Nurettin Saka’nın yapacağı, Gençlerbirliği ile Polatlıspor arasında oynanacak olan Türkiye 2. Ligi A Grubu futbol maçının takım kadrolarını veriyorum.

Gençlerbirliği: Nezihi, Rasim, Metin, Galip, Ahmet, Metin Diyadin, Avni, Suat, Olkan, Muammer, Fevzi.

Polatlıspor: Gürsel, İbrahim, B. Mustafa, Cenk, Ünal, Yavuz, Nedim, Erdoğan, Erdal, K. Mustafa, Gökhan.”

Ve hakemler önde, takımlar arkada sahaya çıkıp önce protokol tribününü, sonra da açık tribünü Türk sporu şerefine üç defa “SAĞOL! SAĞOL! SAĞOL!” diyerek selamladıktan sonra, para atışı ve saha seçiminin ardından maç başladı.

Maçın başlamasıyla birlikte Ogu da her zaman olduğu gibi dokuz defa el şaklatıp “ŞİMŞEK!” diye tezahürata başladı ve taraftarların çoğu da ona uyunca müthiş bir koro ortaya çıktı: “ŞAK ŞAK ŞAKŞAKŞAK ŞAKŞAKŞAKŞAK ŞİMŞEK! ŞAK ŞAK ŞAKŞAKŞAK ŞAKŞAKŞAKŞAK ŞİMŞEK!”

Ama bir yandan da gözümüz sahada, dikkat ve heyecanla maçı izliyorduk.

İlk on dakikada golü atarsak iş tamamdı. Atardık canım, ne olacak! Kayseri’ye beş çekmiş bir takımdık biz. Liderdik. Bu lig bize bir boy ufak geliyordu.

“Hadi Kocaoğlan, hadi Gökhan. Harmanla goçum. Sür goçum sür. Çak işte! Vuur! Ah lan, auta gitti!”

“Gençlerde, ileride oynayan şu sarı (Fevzi) kim la?”

“O mu? Ehm! Bilmiyorum valla. Ama hani Gençler’de geçen sene bir tane Yugo vardı ya, Hayrettin mi ne. Herhalde o. Sarı olduğu için…”

“Hımm. İyi bir topçuya benziyor, öyle değil mi?”

“Ooo! Sen ne diyon gardaşım? Baksana, yılan gibi oğlan valla. Zaten bunu ve Muammer’i tuttuk mu, tamamdır iş.”

Amanın o da ne! 12. dakikada Sarı (Fevzi), Avni’nin nefis ara pasına hareketlendi ve soldan defansın arkasına sarkıp topla birlikte ceza sahasına daldı.

“Çık lan Gürsel, çık!”

Gürsel kalesini terk etti, ama geç kalmıştı. Sarı, aşırtma bir vuruşla Gürsel’in üzerinden topu ağlara gönderdi. 1–0…

Olsun. Daha maçın başıydı. Biraz sonra beraberliği sağlardık nasıl olsa. Sonra da…

“Vur işte lan, vuur!”

“Hay senin ayağının ayarını…”

“O nasıl şut öyle la? Top taca gidiyordu nerdeyse.”

“Top ayağına tam oturmadı babadostu. Top ayağına otursaydı…”

Polatlıspor beraberlik golü için yüklenirken, Gençlerbirliği de savunmasından hızlı çıkarak Muammer ve Sarı ile ikinci golü atmaya çalışıyordu. Ama ilk yarıda takımlar başka gol atamadı.
Olsun. İkinci yarıda açılır, sallamaya başlardık nasıl olsa. Onun için takıma var gücümüzle destek olmalıydık. Hep destek, tam destek! Ama tabii bu arada da çekirdek…

“La bi bağırın millet! Polatlı’dan çekirdek çitlemeye mi geldiniz buraya la? Bırakın şu çekirdeği de bağıralım biraz ya. Hadi işte! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

İkinci yarıya umutla başladık. Hemen beraberliği sağlarsak, galibiyet golünü atmak çocuk oyuncağıydı.

Ama o Sarı’yla Muammer yok mu, o Sarı’yla Muammer? Hevesimiz kursağımızda kaldı. İkinci yarı daha yeni başlamıştı ki, Avni bir korner atışı kullandı. Sarı ile Cenk altıpas çizgisi yakınına gelen topa birlikte yükseldiler. Bu ikili mücadeleyi kazanan Sarı, topu düzgün bir kafa vuruşuyla al da at dercesine Muammer’in önüne indirdi. Muammer de sadece dokundu. 2–0…

“Hey Allah’ım, ya rabbim! La Cenk, oğlum n’apıyon la sen orda? Sarı’ya o kafayı vurdurmasa hiçbir şey olmayacak ha! Gürsel de çıkmadı ya! Aha gitti maç işte. Golü atan Muammer mi la?”

“Hee! Muammer.”

“Al işte! Bir Sarı’yla Muammer yetti ayağına vuruyum!”

“Üzülme gardaşım, ikinci devre yeni başladı daha. Atarız şimdi bir tane.”

“Bizim hocaya bak! Gene bırakmış kulübeyi, yanaşmış korner direğine. Hocaa! Hocaa! Geç kulübeye! Geç kulübeye!”

“O ne arıyo orda la?”

“Ne bileyim gardaşım ya? Polatlı’da da böyle bu! Uğur yapıyordur belki de.”

“Adam değiştirmesi lazım abi. Asım Baba’yı şey etmesi lazım.”

“Çıkar şimdi Nedim’i, al Asım’ı işte!”

Nedim ve Asım Gençlerbirliği’nin eski futbolcularındandı. Nedim 1980’li yılların başlarında, Asım da 1970’lı yılların sonlarında Gençlerbirliği kadrosunda yer almışlardı. Gençlerbirliği’nde bir dönem kaptanlık da yapan ve taraftarların “Bizon” lakabını taktığı golcü futbolcu Küçük Asım, ileri yaşlarında geldiği Polatlıspor’da efendiliğinin yanı sıra oynadığı futbol ve attığı gollerle çok seviliyor ve taraftarlarca “Asım Baba” olarak anılıyordu. Ve Asım Baba bu maçta yedek soyunmuştu.

“İşe bak ya! Biz ‘ŞİMŞEK’ diye bağırdıkça Gençler’in topçuları coşuyo la.”

“Demin Gençlerliler de ‘ŞİMŞEKLER’ diye üçlü çektiler ya, şimdi biz de burada ‘ŞİMŞEK’ diye bağırdıkça adamlar kendilerine bağırıyoz sanıp motive oluyorlar herhalde.”

“He he he!”

Polatlıspor bir gol atmak için can havliyle saldırıyor; Gençlerbirliği de savunmaya çekilmiş; kazandığı topları Sarı Fevzi ve Muammer’le buluşturmaya çalışıyordu. İşte 68. dakikada, Polatlıspor’un sahayı devirecek şekilde, kaleci hariç tam kadro yüklendiği ve geride, orta çizgiye yakın bir yerde son adam olarak yalnızca Amca Mustafa’yı bıraktığı bir anda Gençlerbirliği savunmasından iki pasla çıkarılan top Amca’yı aştı. Onun arkasına sarkan Muammer topu kaptı ve tek başına Polatlıspor yarı sahasına daldı. Gürsel kalesini terk edip çıkmıştı ama yapabileceği fazla bir şey yoktu. Muammer, aşırtma bir vuruşla topu üçüncü kez ağlara gönderdi. Durum 3–0 olmuştu. Bu golle takım iyice dağılmış, direncini ve oynama isteğini yitirmişti.

Gençlerbirliği taraftarları ise sevinç içinde “GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK! GENÇLER ŞAK ŞAK ŞAK!” diye tezahürat yapıyorlardı.

“Ulan arkadaş! İki saattir Muammer deyip duruyoz lan burada, Muammer! Adam elini kolunu sallaya sallaya gitti, attı ya! Gitti babadostu bu maç.”

“Amca çok adam kaçırıyor gardaşım.”

“Nedim de kötü yaa! Verdiği hiçbir pas yerini bulmadı ayağına vuruyum. Hep rakibe…”

“Asım Baba’yı alıyo oyuna, bak!”

“Asım girse n’olur la, bu saatten sonra? Hem de Erdal’ın yerine giriyor bak. Allah’ım, ya rabbim! Alsana Nedim’in yerine! Adam bugün kötü işte, ne uğraşıyon!”

“Sadece o değil ki. Takım bugün kompile kötü bacanak. Dökülüyo la hepsi!”

“Öyle valla. Neyse, Nedim de çıkıyor.”

“Hee! Çetin giriyor yerine.”

“Hey yavrum hey! Girse n’olur la, bu saatten sonra? Hikâye!”

Gerçekten de artık iş bitmiş, mal batıya kaymıştı. Gençlerbirliği’nin üçüncü golünün ardından taraftarlardan bazıları stadı terk etmeye başlamışlardı ki, bu golden birkaç dakika sonra, 72. dakikada Gençlerbirliği bir penaltı kazandı.

“Düürrrttt! Penaltı.”

“Penaltı mı verdi la?"

“Hee! Penaltı verdi. Bir bu eksikti ayağına vuruyum.”

“Hoca, hocaa! Ne penaltısı ya.”

“YUUUUH! YUUUUH!”

“Böyle penaltı mı olur la?”

“Amca’yla Muammer topa girdiler tamam mı? Bizimki elle mi oynadı, faul mü yaptı seçemedim. Saha da çok uzak kardeşim, tam gözükmüyor ki.”

“Kesin gol olur bacanak. Oyun farka gidiyo valla.”

Topun başına gelen Muammer, yerden bir plaseyle kaleciyi ters köşeye yatırarak durumu 4–0 yaptı. Gençlerbirliği taraftarlarının gol sevinci o sessizlikte bir bomba gibi patlarken, arkadaşları da bu maçta üçüncü golünü atan Muammer’i kutluyorlardı.

“Bu ne la? İyice dağıldık ayağına vuruyum. Fark olur bu saatten sonra.”

“Oldu zaten görmüyon mu? Stat boşalmaya başladı baksana. Rezil olduk la.”

“Neyse canım, olur böyle şeyler, ne yapalım! Gene lideriz nasıl olsa.”

Bu penaltı golünden üç dakika sonra, yani 75. dakikada Muammer o anda sohbete dalıp oyundan koptuğumuz için nasıl attığını göremediğimiz bir gol daha atıp dörttrik yaptı. Artık durum 5–0 olmuştu. Statta kalıp maçı izlemeyi sürdüren taraftarların kızgınlığı da biraz geçmiş; işi dalgaya vurmaya başlamışlardı.

“Ben dedimdi canım; farka gidiyo maç.”

“Gene mi Muammer attı la?”

“Hee!”

“Ulan ne Muammer’miş be! Gol ishali oldu adam ya.”

“Muammer’i tutabilsek yenilmezdik zaten! Ama tutamadı ki bizim bebeler.”

“Maç da otomatiğe bağlandı sanki la. Üç dakikada bir sallıyorlar.”

“O zaman 15 dakikada 5 gol daha atarlar bunlar. 10–0 olur. He he he.”

“Torbayı büyük getirmiş bizim bebeler. Gollerin hepsi sığar valla.”

“Bu maç hayatta 5–0 olmazdı emmimin oğlu. Aramızda cenabet var herhalde. He he he.”

“He valla. Kim cenabetse çıksın ortaya la!”

Ve dört dakika sonra, 79. dakikada, Sarı’nın yerine giren ve futbolumuzda “Şirin” adıyla anılan Şirahman Berberoğlu’nun derinlemesine pasını kapan Metin Diyadin durumu 6–0 yapan golü atıyordu.

“Oha artık la, oha! Folluk olduk ayağına vuruyum.”

“Bizimkiler torbayı büyük getirmişler teyzemin oğlu. At torbaya bir gol daha. He he he.”

“Rezil olduk lan!”

“Valla öyle. Gol bile atamadık la.”

“Aman goçum, defansta iyi kapanın da 7–0 olmasın. He he he!”

Artık maçın sonları yaklaşmış; Gençlerbirliği de oyunu yavaşlatmaya başlamıştı. Yedinci golü atmak istemiyor gibiydiler sanki. İşte o anda Gençlerbirliği ceza sahasında bir elle oynamaya hakem penaltı verdi. Mustafa topu penaltı noktasına dikti.

“Atamaz la!”

“Bunu atar canım, bunu da atsın müsaadenle.”

“Atamaz oğlum, atamaz anadın mı? Hem bu saatten sonra atsa n’olur la? İş bitmiş, mal batıya kaymış zaten anadın mı?”

“Olsun oğlum, hiç olmazsa şeref golü olur atarsa.”

Küçük Mustafa, ceza sahası çizgisine kadar gerildi ve koşarak topun üzerine gelip kaleci Nezihi’nin sağına yerden bir vuruş yaptı. Nezihi de uçarak topu çeldi ve penaltıyı kurtardı.

“Hey Allah’ım, ya rabbim! Sen aklıma mukayyet ol ya!”

“Ben dedim sana oğlum, atamaz diye. Bak, atamadı işte anadın mı?”

“Boş ver ya, atsa n’olacaktı sanki ayağına vuruyum.”

Ve Serdar Çakman’ın düdüğünü çalmasıyla, son dakikaları, statta kalan Polatlıspor taraftarları için gerçek bir azap haline gelen maç nihayet bitti. Polatlısporlu futbolcular başları önde üzgün bir şekilde soyunma odasına doğru giderken, biz de haklı ve farklı bir galibiyet alan Gençlerbirliği futbolcularını tribüne çağırarak alkışlamaktan kendimizi alamadık.

Eve dönüş tam bir çile oldu. Hiç beklemediğimiz bu ağır yenilgi hepimizi çok üzmüş ve derinden yaralamıştı. Kimsenin konuşacak hali kalmamıştı. Cebeci Stadı’ndan Tandoğan yakınlarındaki eski otobüs terminaline yürüyerek gittik. Yaptığımız tezahüratlar, yediğimiz goller ve ardından terminale kadar yürümek bayağı yormuştu bizi. Otobüsümüz Balgat Köprüsü’nden Eskişehir Yolu’na indiğinde gözlerimiz kapanmaya başladı ve çok geçmeden uykuya daldık.


Polatlı’da

BU YIL BÖYLE GİDERSE AMAN AMAN.
AMAN DA HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!
HAYDİ DE HALİM HARAPTIR BENİM VAY VAY!

Evet, bu yıl böyle giderse halimiz haraptı. Gençlerbirliği karşısında aldığı ağır yenilgiden sonra Polatlıspor’un yarası bir türlü dikiş tutmuyor; ertesi hafta kendi sahasında Gaziantepspor’a 3–1 yenilirken, Gaziantepspor'un gollerinden ikisini Ertuğrul Sağlam atıyordu. Ve yenilgiler birbirini izlerken, Polatlıspor da hızla alt sıralara doğru inmeye başladı.

Bu hezimetin rövanşı 26 Şubat 1989 günü Polatlı Şehir Stadı’nda oynandığında Gençlerbirliği lider, Polatlıspor ise düşme hattındaydı. Durumumuz çok ciddiydi. Gençlerbirliği’ni eskiden beri seviyor ve bu sezon şampiyon olmasını istiyorduk. Ama bizim de kümede kalmak için mutlaka üç puana ihtiyacımız vardı. Biz, toprak sahamıza güveniyorduk ve bu avantajımızı kullanarak üç puanı ne yapıp edip koparmalıydık.

İlçede dükkânlar, kahveler adeta boşalmış; caddeler ve sokaklar ıssızlaşmıştı. Stat tamamen dolmuş; Ankara’dan gelen Gençlerbirliği taraftarları da kendilerine ayrılan portatif tribünlerde yerlerini almışlardı.

Stadın tel örgüleri sarı, siyah ve beyaz renklerin hâkim olduğu çeşitli pankartlarla donatılmıştı:

“FALANCA TİCARET POLATLISPOR’A BAŞARILAR DİLER.”

“FİLANCA KEBAP SALONU POLATLISPORUMUZA 2. LİGDE BAŞARILAR DİLER.”

“SEVİYORUZ SİZLERİ, SEVİNDİRİN BİZLERİ – FEŞMEKÂN KİTABEVİ.”

“SARI-SİYAH-BEYAZ RENGİMİZ, POLATLISPOR CANIMIZ CİĞERİMİZ.”

Vesaire… Vesaire…

“Hakem kimmiş ortak?”

“Hakem mi? Erman Toroğlu.”

“Oooo! Dölek hakem vermişler la.”

“Öyle valla. Federasyon nasıl verdi ki bizim maça?”

“Önemsiyorlar demek ki bizim maçı babacan.”

“Erman Toroğlu Ankara Bölgesi hakemi ya, ondandır.”

“Allah’ı var şimdi, iyi hakem valla.”

“La gardeşim bi bağırın ya! Ne bu ya, çıt çıt çıt! Bitmedi mi şu çekirdekler la? Bak, bağırmayanın kaynanası ölsün tamam mı?”

“Bir baba hindi çekelim la Ogu, bir baba hindi.”

“Çekelim hadi ayağına vuruyum. Çök, çök, çöök! Tamam mı? Hadi! BİR BABA HİNDİ!”

“HEEY ALLAH!”

“OLAYDI ŞİMDİ!”

“HEEY ALLAH!”

“PİLAVI DA BENDEN!”

“HEEY ALLAH!”

“KAŞIĞI DA SİZDEN!”

“HEEY ALLAH!”

“YALLAH YALLAH, HEEY ALLAH!”

“YALLAH YALLAH, HEEY ALLAH!”

Güneyden, Esentepe tarafından esen sert rüzgâr, stadın toprak zemininde tozdan küçük hortumlar oluşturuyor; belediyenin itfaiye aracı da maçtan önce arada bir sahaya girip zemini ıslatıyordu.

Ve takımlar yoğun tezahürat altında sahaya çıktılar; seyircileri selamladılar. Kadrolar şöyleydi:

Polatlıspor: Gürsel, Yusuf, B. Mustafa, Cenk, Ünal, Erdoğan, Hasan, Zafer, Yavuz, K. Mustafa, Çetin.

Gençlerbirliği: Nezihi, Hüseyin, Galip, Metin Koyuncuoğulları, Eren, Metin Diyadin, Avni, Suat, Olkan, Fevzi, Hayrettin Dzarbozovic.

“Ooooo! Sarı oynuyo gene la.”

“Gençler’de bi tane Yugo vardı; Hayrettin mi ne… Bu sarı herhalde o değil mi?”

“Yok. O sarı, Fevzi ortak. Geçen maçta Muammer’le ikisi mahvettilerdi bizi. Şu var ya şu; kaleye şut atan. İşte Hayrettin o. Geçen maçta yoktu.”

“Sarışın değilmiş la bu. Yugo deyince, ben de “sarı” olur diye düşündümdü.”

“Fakat Muammer’in oynamaması iyi oldu bizim oğlan.”

“Ooooo! İyi oldu tabii canım. Cezalı mı ki?”

“Bilmem, herhalde… Bu sefer Sarı’yla Yugo’yu iyi tutmak lazım ama. Yoksa yanarız.”

“He valla!”

Hakem Erman Toroğlu düdüğünü çaldı ve maç 0–0 başladı. Zaten başka bir biçimde başlama şansı da yoktu. Çünkü UEFA tarafından 2004 yılında yürürlüğe konulmuş olan yeni reglamandaki “birbirine avans verme”, “üç korner bir penaltı”, “altıda haftayım on ikide bitme” gibi ekstra kuralların uygulanıp uygulanmayacağının hakem tarafından takım kaptanlarına sorulup kayıt altına alınması kuralı henüz geçerli değildi.

Bu arada rüzgâr şiddetini öyle artırmıştı ki, top kontrolü neredeyse imkânsız hale gelmişti. Maç 0–0 devam ediyor; bu rüzgârda bir kaza golü yemek istemeyen iki takım da kontrollü oynuyor, birbirinin üzerine fazla gitmiyor ve gol atmak için fırsat kolluyordu.

“Bas goçum bass!”

“Hadi aslanım Gökhan, hadi Kocaoğlan! Harmanla goçum harmanla.”

“Yuh anasını la! Gene hızını alamadı, topla beraber auta çıktı!”

“Hadi Erdoğan, şimdi ver işte, şimdi!”

“Lan, n’abıyon oğlum yaa!”

“Vur işte vuur! Hass…”

“Hoca faul hocaa! Gör bunları gör!”

“La bi bağırın aslanım ya! Bırakın şu çekirdeği ya! Allah’ını, kitabını seven bağırsın bak! Görüyonuz, bebeler canavar gibi oynuyo işte. Bağırmayan böyle olsun tamam mı? Hadi! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

"POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!"

Maçın ilk yarısında rüzgâra karşı oynayan Polatlıspor, ikinci yarıda tüm şiddetiyle devam etmekte olan sert rüzgârı arkasına almıştı. Ve işte o rüzgâr altında Polatlıspor kalecisi Gürsel ceza sahası çizgisine yakın bir yerden sıkı bir degaj yaptı. Top, şiddetli rüzgârın da etkisiyle havada süzüldü, süzüldü ve Nezihi’nin uçarak müdahale etmesine rağmen ellerinin arasından geçerek tam doksandan ağlara takıldı. Biz, bu beklenmedik gole çılgınca sevinmeye başlamıştık ki, Hakem Erman Toroğlu’nun bir yandan düdüğünü çaldığını; bir yandan da el ve baş hareketleriyle bu golün geçersizliğini bildirdiğini gördük. Ne olmuştu da Erman Hoca golü saymamıştı? Aut mu, yoksa ofsayt mı verdiğini anlayamamıştık. Gol güme gitti ve Erman Hoca bu kararından dolayı Polatlılı taraftarların ıslık ve aleyhte tezahüratından nasibine düşen payı fazlasıyla aldı. Yedek kulübesinden oldukça uzaklaşıp cankurtarana doğru yaklaşmış olan teknik direktörümüz Cahit Dikici de bu karara çok kızmış; hıncını tekmelediği tel örgülerden alıyordu.

“YUUUUUUH! YUUUUUUH!”

“Bağırın la, bağırın! FİTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER! FİTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER!”

“FUTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER! FUTBOLUN KATİLİ İTNE HAKEMLER!”

“Hocaa, hocaa! Yedin buz gibi golü, yediin ayağına vuruyum!”

"Lan hocaa! Senin var ya, düdüğünün içindeki nohutu..."

"Şşşt! Sakin ol bilader. Kaymakam neyim var baksana."

"Yav arkadaş küfretmeyeyim diyorum, sakin olayım diyorum. Ama bu kadar da olmaz ki yav!"

“Niye iptal etti la golü?”

“Ne bileyim ben yaa! Ofsayt verdi herhalde.”

“Degajdan ofsayt olur mu la?”

“Bilmem, olur mu ki?”

“Hoca, hocaa! Hamam parası olsun bu gol sana tamam mı, hamam parası olsun.”

“Ulan şu golü saysa ne güzel olurdu biliyon mu?”

“Hem de nasıl. Dadından yenmezdi valla.”

“Düşmeyecez işte düşmeyecez! Biz bu ligde kalacaz ayağına vuruyum, kalacaz! Bağırın la bağırın! LİGDE KALACAZ! LİGDE KALACAZ!”

“LİGDE KALACAZ! LİGDE KALACAZ!”

“Tamam, bağıralım da gardaşım; ligde kalacaz demeyle kalınmaz ki. Top oynayacan, koşacan, mücadele edecen!”

“Bas goçum bass! Hadi işte!”

"La bi gıpraşın goçum, ne var sanki la!"

"Tek top oyna oğlum, tek top!"

"Lan, n'abıyon aslanım yaa!"

"Maçın bitmesine kaç dakka kaldı la?"

"Hımm, şey, altı dakka var anadın mı?"

"Hakem iki-üç dakka ilave ederse sekiz-dokuz dakka daha oynatır herhalde."

"Az kalmış la. Bir gol atabilsek şu dakkada, yatardık üstüne ayağına vuruyum!"

"İlaç olur valla ortak, ilaç anadın mı?"

"Gol mol olmaz oğlum bu maçta, baksana. İsterse sabaha kadar oynasınlar, gol olmaz."

Maç 0–0 bitti ve bu sonuca pek sevinen olmadı. Gelgelelim bu maçta alınan bir puanın ileride çok işe yarayacağını o zaman kimse bilmiyordu tabii.

Sezon sona erdiğinde, en yakın rakibi Orduspor’a 16 puan fark atıp, 76 puan toplayan ve haftalar önce şampiyonluğunu ilan eden Gençlerbirliği birinci lige çıkıyor; son hafta, kendi sahasında Nevşehirspor’u 3–0 yenip 38 puan toplayan ve lig boyunca 39 gol atıp 49 gol yiyen, -10 averajlı Polatlıspor kümede kalıyor; kendisi gibi 38 puan toplayan ve 36 gol atıp 46 gol yiyen, -10 averajlı Mardinspor ise üçüncü lige düşüyordu. Yani Gençlerbirliği’nden Polatlı’da aldığı bir puan, kendisiyle aynı averaja sahip olan Mardinspor’dan sadece üç gol fazla atmış olan Polatlıspor’un ligde kalmasını sağlıyordu.

Ne diyelim, futbolun cilvesi işte! Önceden bilinmiyor böyle şeyler.


19 Mayıs Dış Sahada

Ve aradan yirmi yıla yakın zaman geçti. Bu iki takımdan Gençlerbirliği mükemmel tesislerinin yanı sıra zaman zaman ligde ve UEFA Kupasında kazandığı başarılarla ve Türk futboluna kazandırdığı yetenekli futbolcularla adından söz ettirirken; toprak sahada oynamanın da avantajıyla çok başarılı olduğu 1989-1990 sezonunun ardından, yeni sezonda sahasının çimlendirilmesi nedeniyle ilk yarıdaki tüm maçlarını deplasmanda oynamak zorunda kalan ve üçüncü lige düşen Polatlıspor bir daha toparlanamıyor ve birkaç sezon da üçüncü ligde mücadele ettikten sonra Ankara 1. Amatör Kümeye düşüyordu. Polatlıspor, bir zamanlar Adanaspor ve Ankaragücü’nde oynayan ve leblebi gibi goller atan Sabotiç’i de kadrosuna katıp sükse yaparak, yeniden üçüncü lige çıkmak için çok uğraşacak; ama bir türlü başarılı olamayacaktı. Bu başarısızlık sonraki yıllarda da sürdü ve Ankara Amatör Süper Ligi’nde mücadele eden Polatlıspor, 2006 yılı Mart ayında Yeniyolspor ile oynadığı maçta çıkan olaylar nedeniyle Amatör Futbol Federasyonu tarafından 1. Amatör kümeye düşürüldü.

Polatlıspor, 2006–2007 sezonunda Ankara 1. Amatör Küme’de mücadele etti ve Amatör Süper Lig’e yükselme maçları oynayacak olan 10 takımın arasına girmeyi başardı. 3 Mart 2007 günü başlayacak olan terfi maçları Ankara’da oynanacak; ilk dört sırayı alan takımlar Amatör Süper Lig’e yükselecekti.

Ve heyecanla beklediğimiz o büyük gün nihayet geldi. 19 yıl önce Cebeci Stadı’nda ve Polatlı Şehir Stadı’nda rakip olduğumuz can dostum Emre’nin Babası’yla birlikte, Polatlıspor’u bu kez Enerji Bakanlığı’na karşı destekleyecektik. Yağmurlu bir Cumartesi günü öğleden sonra, maçın oynanacağı 19 Mayıs Stadı 2 No.lu Dış Saha’ya geldiğimizde, birkaç otobüs ve özel arabalarla gelmiş olan 150 kişi civarındaki Polatlıspor taraftarlarının kale arkasındaki portatif tribünde yerlerini aldığını gördük. Tribünde gençler çoğunluktaydı ve ben artık Ankara’da yaşadığım için onları tanımıyordum. Ama aralarında bizim gibi eski taraftarlar da vardı ki, bunların çoğu mahalleden, okuldan ve tribünden arkadaşımdı. Ogu, Apo, Kötü, Gönlübol, Selçuk, Mustafa, Mesut, Murat, Fahrettin, Muhsin, Hüsam, Muhittin ve diğerleri… Yaşları ilerlemiş; bazılarının saçları dökülmüş ve beyazlaşmış, bazılarının da göbekleri büyümüş ve yanakları tombullaşmıştı. Tek tek sarılıp kucaklaştıktan sonra Emre’nin Babası’nı arkadaşlarımla tanıştırdım.

“Hele gardaşlarıma!”

“Vay hoca!”

“Hoş geldiniz. Muck muck. N’aber ya?”

“Hoş bulduk. İyilik valla ya! Maça geldik işte.”

“Ben de geçen gün gazetede okudum, bizimkiler yükselme maçları oynayacakmış diye. İnternetten de maç programını öğrendim. Bizim bebelerden kesin gelen olur dedim. Çıktım geldim anasını satayım. İyi ki de gelmişim. Sizi gördüm. Bak, arkadaşım Ozan’ı tanıştırayım size.”

“Memnun oldum.”

“Memnun olduk.”

“Hani 88’de 6–0’lık Gençler maçı vardı ya…”

“Hee!”

“İşte o maçta Ozan karşıda, Gençler tribünündeydi. Şimdi bizim Polatlı’nın maçı olduğunu öğrenince gelmek istedi.”

“Ulan ne maçtı be! Öyle değil mi hoca? He he he!”

“Öyle. Kâbus gibiydi valla.”

“Folluk olmuştuk la. Gol yemeye doymamıştık.”

“Takım nasıl?”

“Oooooo! Takım iyi hoca.”

“Kimler var? Benim bildiğim biri var mı?”

“Senin bildiklerinden Mesut var. Hem antrenör hem de topçu.”

“Ooooo! Mesut iyi topçudur valla. Eskiden de çok beğenirdim. Çıkar mıyız, ne dersin?”

“İnşallah gardaşım! Bütün arzumuz bu.”

“Enerji nasıl ki?”

“İyi takım iyi. Dölek bir maç olur bugün. İnşallah yeneriz!”

“İnşallah bakalım!”

“Yan sahada kimlerin maçı var?”

“Haymanaspor’la Etimesgut Belediyespor…”

“Onlar da yükselme grubunda ha?”

“Hee! Haymana bizim kardeş takım hoca!”

Amigo yine Ogu’ydu ve takım sahaya çıkar çıkmaz müthiş bir tezahürat başlattı. Tribün “POLATLI! POLATLI!” sesleriyle inliyordu. Arkasından yine 19 yıl önce Cebeci Stadı’nda söylediğimiz tezahüratla takımı tribüne çağırdık: “BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR! BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!”

Sahada ısınmakta olan futbolcuları büyük bir heyecan ve istekle toplayarak, tribünlerin önüne getirip taraftarları selamlayan 39 yaşındaki kaptan Mesut Polatlılıydı ve aynı zamanda takımın iki çalıştırıcısından biriydi. Bu yönüyle İngiliz futbolunda “player manager” denilen antrenör futbolcuların ülkemizde az sayıdaki örneklerinden biri oluyordu. 1980’li yıllarda uzun bir süre Beypazarı Belediyespor formasıyla ikinci ve üçüncü liglerde oynamış; sonra bir ara İlhan Cavcav tarafından Gençlerbirliği’ne transfer edilmiş, ancak kadroda yeterince yer bulamayıp ayrılmış; Adanaspor, Adıyamanspor ve Fethiyespor gibi takımlarda da forma giymişti. Şimdi ise Polatlıspor formasıyla amatör ligde top koşturmaya devam ediyordu.

“Hadi la, karşıdaki Haymanalı kardeşlerimize bir tezahürat yapalım. HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”

“HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”

Haymanalılardan yanıt gecikmedi:

“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

Ve kardeşlik tezahüratları karşılıklı olarak böyle sürüp giderken bizim maç başladı.

“Hadi goçum, hadi aslanım.”

“İlk 15 dakikada çakmamız lazım bir tane.”

“Tek top oyna aslanım, tek top!”

“Lan, n’abıyon oğlum yaa!”

“Bas. Orda bas işte, orda!”

“Vur işte vuur! Vursana laan!”

“Ah lan! Bir karış daha içerden gitse goldü valla.”

“La gardaşım, Allah’ını seven bağırsın biraz la! Ne var la! Hadi! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

“Vur be Mesut, vur be! Vuur! GOOOOLLL! GOOOOLLL! Aslanım benim be! Goçum benim!”

“Ne vurdu gardaşım be!”

“İyi vurdu valla, ceza sahası dışından…”

“İşte böyle ya! Kaleyi gördün mü vuracan gardaşım. Başka türlü olmaz.”

“Görüyon değil mi babadostu? Bu Mesut hala iyi topçu canım.”

“Öyle. Gençlere taş çıkartır valla.”

Bu gole Haymanalı taraftarlar da en az bizim kadar sevinmişlerdi. Her iki tribün de tezahüratla inliyordu:

“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

Maçın ikinci yarısında kaleler değişince, 8–10 kişiden oluşan bir grup genç taraftar bizim bulunduğumuz kale arkası tribünün önündeki kaleyi korumaya başlayan Enerji’nin kalecisine sataşmak istedi.

“KALECİNİN ARKASI MERKEZ BANKASI! KALECİNİN ARKASI…”

Ama Ogu hemen müdahale edip susturdu onları:

“Şşşşt! Durun la durun. Kaleciye daklaşmayın! Kışkırtmayın durup dururken. Panter yapacaksınız şimdi adamı.”

Gelgelelim bir süre sonra kendi de rahat duramadı:

“La kaleci, akranların hacca gitti; sen hala kısa donla dolaşıyon la! Biraz büyü oğlum, büyü biraz!”

Kaleci bir an için arkasına dönüp “Ne diyon birader?” dercesine baktı.

“Ne bakıyon la? Çakacaz şimdi bi tane, çakacaz. Bakmayı görecen şimdi sen!”

Kaleci bu kez bir yandan gülümseyerek “Çakarsınız abi, çakarsınız” dercesine kafasını sallarken, bir yandan da dikkatini oyundan ayırmamaya çalışıyordu.

Derken ikinci golümüz geldi ve önce bizim, sonra da Haymanalı taraftarların bulunduğu tribünün gol sevinci dış sahaları kapladı.

“GOOOOL! GOOOOL! Hey yavrum be! 2–0 oldu, 2–0…”

“Aldık maçı gardaşım, koptu artık bu maç. Aslanım benim, goçum benim!”

“POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK! POLATLI ŞAK ŞAK ŞAK!”

Bizim maç böyle güle oynaya devam ederken, yan sahadaki maçta bu kez Haymanaspor bir gol atınca Haymanalı ve Polatlılı taraftarların gol sevinci dış sahalarda bir bomba gibi patladı.

“Aha Haymana çaktı valla!”

“Aferin lan Haymana’ya!”

“HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”

Bu arada bizim bebeler bir gol daha atınca durum 3–0 oldu. Biz bu gole de sevindikten sonra farklı skorun da verdiği rahatlıkla oyundan biraz koptuk ve son dakikalarına 1–1‘lik skorla girilen yan sahadaki maçı da izlemeye başladık. Ve maçın son dakikasında Etimesgut Belediyespor penaltı kazandı.

“Aha penaltı verdi valla!”

“YUUUH! YUUUH!”

“Islıklayalım la, ıslıklayalım. Hadi ıslık, ıslıık!”

Ortalık Haymanalı ve Polatlılı taraftarların ıslıklarıyla inlerken, Etimesgut Belediyesporlu futbolcu topun üzerine geldi ve yerden bir vuruş yaptı. Top kalecinin uçtuğu köşeye doğru gitti ama kaleciye de değmeden dışarı çıktı.

“HEEY! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK! HAYMANA ŞAK ŞAK ŞAK!”

Ve yan sahadaki maç 1–1 biterken, Polatlılı ve Haymanalı taraftarların sevgi tezahüratları karşılıklı olarak devam ediyordu.

“HAYMANA SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN! HAYMANA SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN!”

“POLATLI SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN! POLATLI SEN BİZİM KARDEŞİMİZSİN!”

Biraz sonra da bizim maç bitti. Polatlıspor, bu maçta Enerji Bakanlığı’nı 3–0 yenip Amatör Süper Lig’e umutla göz kırparken, gollerin ikisini, genç futbolcu arkadaşlarını adeta bir orkestra şefi gibi yönetmiş olan Mesut atıyordu. Bir dönem 3. ligde Polatlıspor ile rakip olan Beypazarı Belediyespor’da oynarken hayranlıkla izlediğim Mesut, artık 39 yaşında olmasına karşın oynadığı mükemmel futbolla ve attığı güzel gollerle bir kez daha gözlerimizin pasını siliyordu.

Neşe içinde futbolcularımızı alkışlayıp farklı galibiyeti kutlarken, 19 yıl önce Cebeci Stadı’ndaki 6–0’lık hezimetin tanığı olan arkadaşlarıma baktım. İşte o anda tuhaf bir şey oldu ve hepsinin yüzü 19 yaş birden gençleşti. Şaşırmıştım. Ama gözlerimi bir an kapatıp yeniden baktığımda eski hallerine döndüklerini gördüm.


Kirpiler ve Yavruları

19 yıl önce Cebeci Stadı’ndaki Türkiye İkinci Ligi maçında uğradığımız 6-0’lık hezimete çok üzülmüşken, şimdi 19 Mayıs Stadı 2 No.lu Dış Saha’daki Amatör Süper Lige yükselme maçında aldığımız 3-0’lık farklı galibiyete seviniyorduk. Ve şimdi 19 yıl önceki bu sıra dışı maçı anımsayıp anlatırken gülümsemekten kendimizi alamıyorduk. Çünkü bir taraftar, bir futbolsever için, yaşanmış tüm anılar bir mücevher gibi değerliydi ve her türlü sonucu içinde barındıran futbolun sihri biraz da buradaydı. Ve insan, aradan yıllar geçtikten sonra geriye dönüp bakınca yalnızca tuttuğu takımın değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte yaşamış olduğu galibiyetlerin, yenilgilerin, atılan ve yenilen gollerin, sevinçlerin, üzüntülerin, kısacası anılarının da taraftarı olduğunu anlıyordu.

Üzülmek ve sevinmek…

Hayal ve gerçek…

Birbirine zıt olan bu kavramların zaman zaman iç içe geçtiği yerlerden biri de tribündü. Orada bazen bu öyküde olduğu gibi hayal ile gerçek birbirine karışır; üzüntü ile sevinçler de ardı ardına yaşanabilirdi.

Amatör kümeden Türkiye 2. Ligi’ne kadar yükselen ve sonra yeniden amatör kümeye dönmek zorunda kalan bir takımın peşinde, futbolun peşinde geçip giden yıllar…

Aradaki fark neydi? Hiç! Evet, hiç!

Özünde değişen bir şey var mıydı? Bence hayır!

Çünkü ne olursa olsun futbol her zaman, her yerde futboldu.

Göztepe, Edirnespor, Keşanspor, Kırklarelispor, Babaeskispor, Tekirdağspor, Çorluspor, Düzcespor, Erbaaspor, Çubukspor, Polatlıspor ve diğerleri…

Futbolun peşindeki tribüncüler için profesyonel liglerde olmak, şampiyonluk ve “Süper Lig” rüyaları görmek elbette güzeldi. Ama yine de onlar için belirleyici olan en önemli şey, tuttuğu takımın hangi ligde oynadığı değil, tribündü; tribünde bulunmak, tribünü yaşamaktı. Futbol bir anlamda tribündü, tribün de futbol… Bundan birkaç yıl önce televizyonda Neşet Ertaş hakkında yayınlanan bir belgeselde, babası Muharrem Ertaş’ın her sabah kahvaltısını yaptıktan sonra duvarda asılı olan sazını alarak birkaç türkü çalıp söylediği; bunun Muharrem usta için bir görev, bir iş değil, tıpkı yemek, içmek, uyumak gibi çok doğal bir ihtiyaç olduğu anlatılmıştı. Bana öyle geliyor ki futbolu tribünde sevenler için tribünde bulunmak, tribünü yaşamak da işte böyle bir şeydi. Hem zaten kirpiler de yavrularını “Pamuğum benim!” diye sevmezler miydi?

“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.” Simon Kuper’in kitabının da adı olan bir cümleydi bu ve birçok yönden doğru bir sözdü. Ama başka bir şey daha vardı ki, bazıları için futbol her şeyden önce bir oyundu ve futbol futboldu. Ve o bazıları her zaman, her yerde futbolun peşindeydi. Günümüzde zengin, güçlü ve şımarık birkaç kulüp yöneticisinin dümen suyuna sokularak; artık “mabet” olarak adlandırılan localı ve şık koltuklu büyük stadyumlara, kahvehanelerdeki ve evlerdeki televizyon ekranlarına hapsedilerek; bazı taraftarları tuttuğu takımın yenilmesini isteyecek kadar ruhsuzlaştıran bahis oyunları ile zincire vurulup yozlaştırılarak başkalaştırılmaya çalışılan futbol her şeye rağmen amatör kümelerde, ikinci ve üçüncü liglerde, mahalle aralarında, okul bahçelerinde, toprak sahalarda, halı sahalarda, köylerin harman yerlerinde, dağ başlarında, dış sahaların ve küçük kent ve semt statlarının mütevazı tribünlerinde, kısacası her yerde, peşinde olan o bazılarının sevgisi ve tutkusu sayesinde hala kendi serüvenini yaşıyor; hayaller, gerçekler, üzüntüler, sevinçler ve sürprizlerle yoğurup biçimlendirdiği kendi öyküsünü yazmaya devam ediyordu ve bundan sonra da devam edecekti.

Neyse. Maç boyunca bir an bile durmadan sicim gibi yağan yağmur artık dinmiş; galibiyet kutlamaları bitmiş; tribünü boşaltmış olan taraftarlar Polatlı’ya gitmek üzere beklemekte olan otobüslere yönelmişlerdi. Arkadaşlarımla yeniden sarılıp kucaklaşarak vedalaştık ve önümüzdeki maçta buluşmak üzere sözleştik. Otobüs hareket etmek üzereyken son kez selamlaştık. O anda o tuhaf şey yine oldu ve hepsi bir anda 19 yaş birden gençleşti. Ama bu kez gözümü kapatmadım; neşeyle gülen yüzlerine keyifle baktım. Ve onlar artık uzaklaşmakta olan otobüsten gülümseyerek el sallarken bir an için bana öyle geldi ki, “Ne olursa olsun takımımızın ve futbolun peşindeyiz. Tribündeyiz. Bizim için futbol futboldur! Hiç fark etmez!” diyor gibiydiler sanki.

NOTLAR:

1- Polatlıspor, 19 Mayıs Stadı 1 No.lu Dış Sahada Haymanalı ve Polatlılı taraftarların aynı tribünde birlikte kardeşçe tezahüratlar yaparak izlediği ikinci maçında kardeş takım Haymanaspor’a 3–0 yenildi. Ama kardeşlik bozulmadı. Maç bittiğinde Haymanasporlu futbolcuları biz de tribüne çağırıp alkışladık. Ve galibiyetler, yenilgiler ve beraberliklerle geçip giden zorlu yükselme maçları sonucunda ilk dört takım arasına girmeyi başaran Polatlıspor, Ankara Amatör Süper Ligi’ne yükselerek uzun bir aradan sonra taraftarlarını sevince boğdu. Yaz döneminde, bundan birkaç yıl önce Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’nde görev yaparken transfer etmek istediği, ancak İlhan Cavcav’ın bonservis bedelini pahalı bulup almadığı Nijeryalı santrfor Sambo’yu Polatlıspor transfer ederek sükse yapar gibi oldu ama Sambo bir süre sonra ortadan kayboldu. Takım bu sezon Ankara Amatör Süper Liginin ilk yarısında umduğunu bulamadı ama yine de hedef Türkiye 3. Ligi’nin kapılarını önce zorlamak, sonra da açmak… Ne diyelim, olur mu olur. Futbol bu! Şampiyon olmak da var, küme düşmek de…

2- Teknik Direktör Cahit Dikici, eski milli futbolculardandır ve Polatlılıdır. 60’lı yıllarda, biz daha çocukken Ankara Şekerhilâl takımında oynamış. Yanlış anımsamıyorsam Polatlıspor’a gelmeden önce birinci lig takımlarından Zonguldakspor’da çalışmıştı. Maçlarda yedek kulübesinden uzaklaşıp cankurtarana doğru yaklaşmasının nedenini birkaç kişi dışında pek merak eden yoktu aslında. Ama bizim gibi merak edenler, bir sezon sonra yaz mevsiminde Cahit Hoca’nın bypass ameliyatı olduğunu öğrenince, “Vay be, işe bak lan!” demekten kendilerini alamadılar.

3- Bu öyküde sık sık geçen “Ayağına vuruyum” ifadesinin hangi anlama geldiğini ne olur sormayın. Söyleyemem. Ama siz istediğiniz gibi yorumlayabilir; istediğiniz tahminde bulunabilirsiniz.

4- Anıları tüm tazeliğiyle yıllarca bellekte tutmak çok güç. Bir gün böyle bir anıöykü yazacağımı bilseydim, yararlanmak için notlar tutar; o maçların yayınlandığı gazeteleri saklardım. Ama yine de güzel bir şey oldu ve 19 yıl önceki Gençlerbirliği-Polatlıspor maçlarının tarih ve takım kadrolarını http://www.gencler.org/ sitesinde buldum. Belleğimi yoklarken ve öyküyü kurgulamaya çalışırken çok yararlandım. Bunun için Gençler.Org’a teşekkür ederim.

Sürçülisan ettikse affola.

Kalın sağlıcakla.





POLATLISPOR



OGU


SAMBO

01 Aralık 2007 Cumartesi

CAMİNİN ÖNÜNDE BEŞ LİRA BULDUM (28 KASIM 2007)

Caminin önünde beş lira buldum.
Hoppala Hacelim ben buldum.
Kımıldama Hacelim ben buldum.

Araya araya dengimi buldum.
Hele hele Hacelim ben buldum.
Goçum da Hacelim ben buldum.

Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.
Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.

Karşı karşı yaptıralım damları.
Hoppala Hacelim damları.
Sürmeli Hacelim damları.

Atalım da gasaveti gamları.
Hoppala Hacelim gamları.
Hele hele Hacelim gamları.

Goççuuuum!
Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.
Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.


Uzun yıllar önce Polatlı’da, bizim mahalledeki bir ev düğününde oynamıştık bu oyun havasına… Sözleri üç aşağı beş yukarı böyleydi…

Niye anımsadım bu oyun havasını?

İşte, oyun havasını çalıp söyleyen çalgıcı arkadaşın, caminin önünde beş lira bulduğu gibi, ben de Pazar günü Ankaragücü-Vestel Manisaspor maçından çıkarkene, tribünde yanımda oturan taraftarın koltuğunda bir CD buldum; sanırım orada unutmuştu.

Hemen arkasından seslenerek CD’yi gösterdim ve dedim ki: “Hey arkadaş! Bak bu CD’yi unutmuşsun koltukta.”

“Yok abi” dedi. “Unutmadım, özellikle bıraktım. İşine yararsa, al senin olsun. Harbiden çok şekilli bir CD, ama benim ihtiyacım kalmadı.”

Ben CD’nin içinde ne olduğunu merak ettiğim için sordum: “Nedir bu, müzik CD’si mi?”

Başını iki yana sallayarak, “Hayır!” diye yanıt verirkene hınzırca gülümsüyordu.

Ben daha da meraklanmıştım. “Video mu yoksa?” dedim.

Yine aynı hınzırlıkla gülümseyerek, başını yukarı kaldırdı: “Iıh, video da değil.”

Allah allah, müzik CD’si değil, video CD’si değil… Bu, bu, nedir bu?

“Yapma bunu, yapma bunu. Ya kardeşim, merakta bırakmasana beni. Söyle ne var bunun içinde?”

“Evde bilgisayarın var mı abi?”

”Var, ne olacak?”

“CD okuyabiliyor mu?”

“Okur, okur. O kadar okuryazarlığı var.”

“Bilgisayarda CD konulan yer var ya…”

“Heee!”

“İşte oraya bu CD’yi takıyorsun.”

“Taktık.”

“İzleyince içinde ne olduğunu görüyorsun. Anladın sen onu.”

“Hee, anladım. Öyle olsun bakalım. Sen burada söylemiyorsun yani. Ne yapıyoruz, ne yapıyoruz, evdeki bilgisayarda izliyoruz ve görüyoruz. Virüs neyim değildir inşallah.”

“Yok abi yaa, ne virüsü! İzleyince göreceksin bak; şekli şemali yeter valla. İşine çok yarayacak meraklanma. Biz birkaç sene kullandık ve çok istifade ettik. Ama bu sene ihtiyacımız kalmadı gibi...”

“Neyse, inşallah işe yarayacak bir şeydir. Yine de teşekkürler.”

“Hayırlı uğurlu olsun abi. Allah utandırmasın. Yararını görürsünüz inşallah. İyi günlerde kullanın.”

“Sağol goçum.”

“Sen de sağol abi. Önümüzdeki maçta CD hakkındaki düşünceni de esirgemezsin artık bizden, öyle değil mi?”

“Tabii canım, tabii canım. Ne demek!”

Tokalaştık ve ayrıldık. Eve gelince hemen bilgisayarı açtım ve heyecanla CD’yi taktım. Merakla beklediğim an nihayet gelmişti işte. Birden gol sevinci olduğu anlaşılan büyük bir uğultuyla birlikte ekranda bir video görüntüsü belirdi. Ve ardından binlerce kişinin katıldığı müthiş bir tezahürat duyuldu. İki sezon önce, Ankara 19 Mayıs Stadı’ndaki bir maçta Ankaragücü’nün Diyarbakırspor’a attığı bir gol sonrasında tribünlerin coşkuyla söylediği ve zor zamanlarda söylemeye devam ettiği tezahüratın görüntüsüydü bu:

“HÜKÜMET DÜŞER,
ENFLASYON DÜŞER,
ANKARAGÜCÜ BABAYI DÜŞEER.
HAYDA HAYDA NİHAYDA!
HAYDA HAYDA NİHAYDA!”


Evet, Ankaragüçlü arkadaş en azından şimdilik ihtiyaç duymadığı bu tezahüratı içeren CD’yi, ziyan olmaması ve ihtiyacı olan takım taraftarlarının kullanması için, yanımda oturduğu koltuğa bırakmış; onu bulmak da bir rastlantı sonucu bana düşmüştü.

Şimdi, Gençlerbirliği camiası olarak birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde, bu özlü ve anlamlı tezahüratı tribünde kendimize uyarlayarak kullanma ve videoya kaydetme sırası bizde. Attığımız gollerden sonra bu tezahüratı tribünde söyleyelim ve videoya da kaydedelim ki, bizden sonra ihtiyacı olan takımların taraftarlarına aktarabilelim.

O zaman, haydi bakalım!

Atalım da gasaveti gamları.
Hoppala Hacelim gamları.
Hele hele Hacelim gamları.

Goççuuuum!
Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.
Çiki çiki çiki çiki. Şıkıdım şıkıdım.


HEP BERABER, ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK! HEP BERABER, ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK! AYAĞA AYAĞA, MARATONUM AYAĞA! AYAĞA AYAĞA, MARATONUM AYAĞA! LÜTFEN AYAĞA KALKAR MISINIZ! LÜTFEN AYAĞA KALKAR MISINIZ!

Amanın Çakır kaptı topu! Hadi aslanım benim. Şimdi çakacak bak. Vur goçum vur! Vuur, vuur! Vur da gol olsun be, vuur! Vursana laan, vuur! Vur işte be, vuur! GOOOOOOLLLLLL! GOOOOOOLLLLLL! İşte bu! İşte buu! Hey yavrum bee! Goçum benim, aslanım beniim! Çak babadostu, çak!

“HÜKÜMET DÜŞER,
ENFLASYON DÜŞER,
GENÇLERBİRLİĞİ BABAYI DÜŞEER.
HAYDA HAYDA NİHAYDA!
HAYDA HAYDA NİHAYDA!”


Ankara, 28 Kasım 2007

ROBERTO CARLOS TAMAM... ADRİANO SIRADA... TOMBALAK RONALDO! (23 HAZİRAN 2007)

Bugün bizim Emre’nin Babası’nı dükkanında ziyaret ettim. Amacım bir yandan hasret giderirkene öte yandan da artık Fenerli olduğumu kendisine söylemekti. Böylesine önemli bir haberi başkasından değil de benden duysun istemiştim. Nitekim çayımızı kahvemizi içtikten sonra muhabbet ederkene birdenbire baklayı ağzımdan çıkarıp, “Gerçi özellikle sen ve Akşit Bey ağabeyimiz başta olmak üzere herkes çok kızacak ama şunu açık seçik ifade etmek zorundayım ki, Fenerbahçe Roberto Carlos’u transfer etti ya, işte ben o günden beri Fener’i tutuyorum teyzemin oğlu!” deyiverdim.

Bizimki bir şaşırdı, bir şaşırdı; şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. “Olamaz! Bu da nereden çıktı? Şaka yapıyorsun herhalde. Tamam, şaka yapıyorsun anladık da bu nasıl bir şakadır; bu nasıl bir şaka yapma anlayışıdır babadostu?” diyerek, şaşkınlıkla karışık sitemkar bir söylemde bulundu.

Ben de kendisine şaka yapmadığımı, çok ciddi olduğumu belirterek, olan biteni hiçbir şey saklamadan açık seçik anlattım. Son derece ikna edici olan sözlerim Emre’nin Babası’nı çok etkilemiş olacak ki, benim Fener’e geçmemi anlayışla karşılamakla kalmadı; bir de: “Çok iyi etmişsin be teyzemin oğlu! Senin yerinde ben de olsaydım aynı şeyi yapardım. Bu nedenle seni bu isabetli kararından dolayı tebrik ediyor, bundan sonraki taraftarlık yaşamında başarılar diliyorum. Fenerli olmanın şerefine şu elimde gördüğün Yeni Aktüel dergisinin 31 Mayıs 2007 tarihli sayısını da sana armağan ediyorum ki, senin gibi çiçeği burnunda yeni bir Fenerliye verilebilecek daha güzel bir hediye olamazdı. Bak, yaklaşık 90 sayfası Fener’in 100. yılına ayrılmış. İçinde Fener’in İstanbul’un işgali sırasında işgal kuvvetlerinin takımlarını bileğinin hakkıyla defalarca yenerek İstanbul halkının moralini nasıl düzelttiği, 1923 yılındaki General Harrington Kupası’nı nasıl kazandığı gibi ilginç bilgiler de var. Okur ve bilgilenirsin. Ne güzel!” diyerek dergiyi elime tutuşturdu.

Bu sefer şaşırma sırası bana gelmişti. “Yani, sen şimdi bana kızmadın mı emmimin oğlu?” diye sordum.

Şefkatle gülümseyerek, “Sana niye kızayım ki gardaşım?” dedi. “Sana niye kızayım ki? Bir gün herkes Fenerli olacak nasıl olsa! Bundan kaçış yok yani. Ama şu da var ki, çok önemli bir karar verdiğin için bunu sitede yazarak açıklaman ve site ahalisini de bilgilendirmen doğru olur halamın oğlu. Zaten aylardan beri yoksun ortalıkta. Bu açıklamayı bizzat senden duymak isteriz hepimiz.”

Tabii bu durumda, ben de mecburen bu konuda gerekli açıklamayı yaparak tüm arkadaşlarımı bilgilendirmenin şart olduğu sonucuna vardım. Evet arkadaşlar, bilindiği gibi birkaç aydan beri siteden, Gençlerbirliği ve Ankaragücü maçlarından uzak kaldım. Bu arada televizyon ve gazetelerde her zaman çok büyük bir yeri ve haber değeri bulunan ve 100. yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe'nin bu büyük başarısına ilişkin yoğun haber ve yorumların da etkisiyle birazcık Fenerbahçe'ye meylettim. Hele transfer döneminde Türkiye'de hiçbir kulübün transfer edemeyeceği Roberto Carlos gibi bir yıldızı transfer edip, hem de stadyumda imzayı attırınca, arkasından bir de “Roberto Carlos Show” yaptırınca, “İşte, ben böyle bir kulübün taraftarı olmalıyım. Benim özlemlerimi, Türkiye’de ancak Fenerbahçe gibi bir kulüp giderebilir!” diyerekten Fenerbahçe taraftarlığına transfer oldum ben de. Şimdi büyük başkanımızdan beklentim Adriano'nun da bir an önce Fenerbahçemiz'e kazandırılması ve takımın yurt dışında yapacağı kamp çalışmalarına katılarak Osnabruck İdmanyurdu, Bochum (af edersiniz) Yıldızspor, Kölün Türkgücü gibi güçlü takımlarla yapacağı hazırlık maçlarında oynaması; gol üstüne gol atması... Bu maçları da D-Smart’tan canlı olarak izleme olanağı bulacağız ki bu da önemli bir kazanım bizim için. Eee, Fenerium'da peynir ekmek gibi satılacak olan Roberto Carlos formalarından biri de yakışır bize yani. Ama Adriano'yu transfer edersek, belki de Adriano'nun formasını alırım, belli olmaz. Büyük başkanımız Ronaldo’yu da almak istemiş ama Ronaldo gelmemiş. Gelmezsen gelme lan! Pek lazımdın sanki! Yiyip yiyip şişmişsin, tombalak sen de! Ne yapacağız senin gibi tombalağı! Zaten gelsen de oynayamazdın kine!

Bu arada büyük başkanımız Gençlerbirliği'nden Mehmet Çakır'ı da istemiş. Başkanımızın Alex'e benzettiği Mehmet Çakır için İlhan Cavcav 5.000.000 euro fiyat biçmiş. Cavcav’a bak la! Bu kadar da olmaz yani. Fenerbahçemiz, büyük başkanımız parayı sokaktan mı topluyor kardeşim? Ne bu böyle? Neyse, Roberto Carlos’u getiren uçaktan çıkan Gençlerbirliği başkan vekili Tarık Bey, Cavcav’ı yumuşatıp sonradan biraz indirim yaptırır nasıl olsa. Dolayısıyla Mehmet Çakır da büyük bir ihtimalle seneye bizde oynayacak. Vederson'u da almışız ki, Çakır da gelirse takım bayağı iyi olacak.

Ankara'daki Fenerli arkadaşlarla da konuştuk. Bu sezon maçları atkı ve formalarımızla Dikmen'deki Platin'de, 150 ekran dev televizyonda izleyeceğiz. Mehmet Çakır’ı da alırsak maçları Platin’de izlerkene, Ankaralı Fenerli arkadaşları “ÇAK ÇAK ÇAK ÇAKIR!” diye bağırtırım; bu konuda deneyimliyim ne de olsa. Gerçi Çakır Fener’e gelirse Gençlerli arkadaşlar kızarlar ama ne yapalım, futbol bu!

Bu arada, sakın yanlış anlaşılmasın; Gençlerbirliği ve Ankaragücü’ne olan sempatim devam ediyor. Ankaragücü ve Gençlerbirliği taraftarı arkadaşlar, Anadolu takımlarıyla yapacakları maçlara davet ederlerse, onlardaki fazla kombinelerin –tabii yönetim kombine çıkartırsa- boşa gitmemesi için arada sırada izlemek için gelebilirim yani. Gençlerli ve Ankaragüçlü arkadaşların çektiği eziyetlere bir Ankaralı Fenerli olarak üzülüyorum ama elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki. Biraz daha aktif olur, biraz daha uğraşırlarsa sorunların bir kısmını çözebilirler belki.

Neyse, bırakalım şimdi bu sıkıcı konuyu da gelelim kadromuza… Alex, Dievid, Edu, Roberto Carlos, Adriano, Vederson, Mehmet Aurelio, Appiah, Mehmet Çakır ve daha kimler kimler… Vay anam vay! Kadrodaki futbolculara dikiz yahu! Var mı böyle bir kadro be! Hele bir de yabancı kısıtlaması kalkarsa, var ya, gel keyfim gel! Bu sezon Şampiyonlar Ligi kesin bizim! Bu kadar kesin konuşuyorum ve aha şuraya yazıyorum işte! Var mı daha ötesi?

Yalnız şu Cimbomlulara çok kafam bozuldu.

Neden?

Çünkü Ali Sami Yen’deki son maçta Fener’i alkışlamadıkları gibi ortalığı da tarumar ettiler. Oysa Fenerli taraftarların maçlarda hep söyledikleri bir tezahürat vardı: “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… ALKIŞLAYIN ULAN İNEKLER!” Buna karşılık siz ne diyordunuz? “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… GÜLDÜRMEYİN ULAN İNEKLER!” Peki, sonunda ne oldu? Fener şampiyon oldu. Demek ki neymiş? Ama görür onlar. Dikmen'deki Platin’de, dev ekranda izleyeceğimiz ilk Cimbom derbisinde “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER… ALKIŞLAYIN ULAN İNEKLER!” diye bağıracağız. Geçen gün bizim Roberto Carlos da imzayı atarkene “EN BÜYÜK FENER… ŞAMPİYON FENER…” dedi, gerisini getiremedi. Ama yeteri kadar Türkçe öğrenince gerisini de getirecek; hiç merak etmeyin arkadaşlar.

Bir de var ya, bu Cimbomlular Alpet reklamına da çok bozulmuşlar tamam mı? Hani efsane başkanımız Ali Şen, benzini bittiği için yolda kalan Cimbomlu gençlere yardım edip, arabalarına Alpet’ten benzin koyduruyor da Cimbomlu gençler de “KİM KOYARSA KOYSUN… ALLAH RAZI OLSUN… TOROJET KOYANA… CANIM FEDA OLSUN… CANIM FEDA OLSUN… OOOOO!” diye tezahürat yapıyorlar ya. O reklam işte. Neymiş efendim, Cimbom’u aşağılıyormuş. Ne var bunda la? Efsane başkanımızın yüreği dayanmamış, Cimbomlu gençlere yardım etmiş. Özhan Canaydın olsa yapar mıydı bu yardımı? Ha, yapar mıydı? Tabii canım, tabii canım! Lafla dedem de yapardı. Adamın kendi kulübüne hayrı yok la! Nerede kaldı ki Cimbomlu gençlerin arabasına Torojet koyduracak! Ama bizim efsane başkan öyle mi? Hiç ikiletmeden Torojet’i koyduruverdi valla!

Neyse, çok kızdığım ve üzüldüğüm bir konu daha var. Onu da söyleyeyim de içimde kalmasın. Yahu bu Rüştü, Mehmet Yozgatlı, Ümit, Serkan, Tuncay nasıl adamlar la? Bunlar nasıl Fenerli la? Parayı görünce bırakıverdiler koca Fener’i. Hele o Rüştü! La oğlum, sen bu takımın kaptanlığını yapmış bir adamsın la! Bu kadar kolay mı çekip gitmek? Yok Zico Rüştü’yü üçüncü kaleci yapacakmış da, yok bilmem neymiş de. Çalış, formayı kap, oyna goçum. Koskoca Fener bu. Formasını giymek kolay değil tabii. Aklınca Fener’in kalecisiz kalacağını hesaplıyorsun değil mi? MUAHHAHAHAHAHAHA! Biz en iyi kaleciyi alırız aslanım. Sen keyfine bak. İstesek Zubizaretta’yı bile getiririz. Ya Tuncay? O da sapıtmış, İngiltere’de oynayacağım diye gezip duruyor ortada. Hepsi hain bunların la, hepsi hain valla! Ama farkında olmadıkları bir nokta var. Bunların gidişinden Fener’in kazancı tam 5,8 milyon euro! Bugünkü gazetede okuduğuma göre bu kadar parayı vermekten kurtuluyoruz. Büyük başkan, o paraya yıldız bir santrfor daha getirecekmiş. Helal olsun sana büyük başkan, helal olsun!

Bu arada Beşiktaş da bizim safraları toplaya toplaya bitiremedi yahu! Hani var ya, birkaç futbolcumuzu daha alsalar, Mustafa Denizli’nin şampiyon yaptığı Fener’in kadrosu komple Beşiktaş’a geçmiş olacak. O takımın başına bir de Mustafa Denizli’yi getirdin mi tam nostalji takımı olur valla. MUAHHAHAHAHAHAHA!

Tabii, artık Fenerli olmuş bir Ankaralı olarak yalnızca Cimbomlulara ve Beşiktaşlılara kızmıyorum. Fenerbahçe’nin Kadıköy’de Denizlispor’la berabere kaldığı maç sonrasında “YÖNETİM, BU TAKIM SENİN ESERİN!” diye tezahürat yapan bazı nankör Fenerlilere de kızgınım. Bu takım tabii ki yönetimin eseri, başka kimin eseri olacak? Maçları kazanırken iyiydi, öyle değil mi? Nankörler!

İşte böyle. Fenerli olmak da kolay değilmiş be kardeşim! Medyada doğru yanlış, yerli yersiz bir sürü haber çıkıyor. Meşgul oluyor insanın kafası yani. Şimdi daha iyi anladım Fenerli arkadaşların ikide bir niye “Herkes Fenerbahçeli olamaz. Fenerli olmak bir ayrıcalıktır!” dediğini. Evet, arkadaşlar gerçekten de öyle. Herkes Fenerli olamaz! Neden? Çünkü Fenerli olmak kolay değil de ondan. Ama beri yandan da 73 milyonluk ülkede 35 milyon taraftarı bulunan bir takımın taraftarı olma ayrıcalığını elde eden şanslı insanlardan biri de sen oluyorsun. Bu da az şey değil yani. Bir de şu önemli söz var ki onu da belirtmeden geçmeyelim burada: “Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak!” Evet, Fenerli olduktan sonra ben de yürekten inandım bu söze.

Neyse Fenerli olduk ya artık. Aynı zamanda Gençlerbirliği üyesi de olan iyi bir Ankaralı Fenerli olarak en önemli hedeflerimden biri, yönetimdeki büyüklerimizin yolundan gidip, ileride Gençlerbirliği yönetimine girmek olacak. Bir aksilik olur da Gençlerbirliği yönetimine giremezsem, ben de Ankaragücü’ne üye olup, onun yönetimine girerim. Kendisi de iyi bir Fenerbahçe üyesi olan Ankaragücü başkanı Cemal Aydın sanırım bir kolaylık gösterir bu konuda. Ben de altında kalmam canım, bir Ankaragücü yönetim kurulu üyesi olarak Fener’e elimden geldiğince hizmet etmeye çalışırım yani. İnşallah bir gün ben de İspanya’dan, Brezilya’dan Fener’e transfer ettiğimiz futbolcularla birlikte uçaktan ineceğim. İmza törenlerine katılacağım. Allah o günleri bana da gösterecek. Kim bilir, belki de İlhan Cavcav ile büyük başkanımızı barıştırmak ya da Cemal Aydın’ı Fener’in disiplin kurulundan kurtarmak ve Fener’in Ankaragücü ile içeride-dışarıda oynadığı bütün maçlarda çubuklu formayı giymesini sağlamak da bana nasip olur. Olur mu olur! İlk adımı attım çünkü. Gerisi nasıl olsa gelir.

Ne yalan söyleyeyim, çok mutluyum, çok! Bunu niye şimdiye kadar düşünememişim de her sezon eziyet üstüne eziyet çekmişim hayret ediyorum doğrusu!

23 Haziran 2007

BEŞTEPE'DE... DİNEKTEPE'DE... (26 ARALIK 2006)

BEŞTEPE’DE...

Tribün hikayelerinden oluşan “YENİLSEN DE YENSEN DE” adlı kitabımı Nisan 2004’de yayımladıktan sonra Gençlerbirliği, 5 Mayıs 2004 günü İstanbul’da Olimpiyat Stadındaki Türkiye Kupası final maçında Trabzonspor’a 4-0 yenilerek kupayı kaybetti.

Her iki takım da bileklerinin hakkıyla bir çok takımı eleyerek buraya kadar gelmiş ve iki kez üst üste final maçı oynama onurunu kazanmışlardı. Doğal olarak bu takımlardan biri kupayı kazanacak, diğeri ise kaybedecekti. Dolayısıyla da bu final maçının hem seyirciler hem de sahadaki futbolcular bakımından adına yakışır bir şekilde, bir şölen, bir karnaval havasında oynanması gerekiyordu. Ama olmadı. Bizim gibi futbola gönül vermiş, takımını çok seven, onu bu final maçında gururla izlemek için işini gücünü bırakıp neşe içinde İstanbul yolculuğuna çıkan centilmen Gençlerbirliği taraftarlarını çok üzen ve derinden yaralayan utanç verici olaylar kupayı yitirme üzüntüsünün çok önüne geçti.

Bu maça ilişkin düşüncelerimi http://www.alkaralar.com/ yazdığım “YENMEK VE YENİLMEK” başlıklı yazımda belirttim.

Ardından 2003-2004 futbol sezonu bitti. Kulüp yönetimi, Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevine getirilen Ersun Yanal’ın yerine Erdoğan Arıca ile anlaştı.

Oysa neredeyse tüm taraftarlar Gençlerbirliği teknik direktörlüğüne Aykut Kocaman’ı yakıştırıyorlar ve onun göreve getirilmesini istiyorlardı. Bunun için sezonun son maçında “KOCAMAN TAKIMA KOCAMAN HOCA” sloganını pankart haline getirip tribüne astılar. Ama kulüp yönetimi Erdoğan Arıca’da ısrarlıydı.

2004-2005 sezonuna deneyimli ama yorgun futbolculardan kurulu bir kadroyla giren ve takımı yeterince gençleştiremeyen Erdoğan Arıca başarılı olamayınca istifa etmek zorunda kaldı.

Bu istifa, kulüp yönetiminin yaptığı yanlıştan dönmesi için bir fırsattı. Ama kulüp yönetimi bu fırsatı kullanamadı ve bir yanlış daha yaparak, deneyimsiz bir teknik adam olan Oğuz Çetin’i göreve getirdi. O da başarılı olamadı. Takım kupadan elendi ve ligde de küme düşme korkusu yaşamaya başladı. Bunun üzerine Oğuz Çetin de görevden ayrılmak zorunda kaldı.

Daha 2004-2005 sezonunun ilk yarısı bitmeden iki teknik direktörle yollarını ayıran Gençlerbirliği’nin üçüncü teknik direktörü Ziya Doğan oldu. Ziya Doğan göreve gelince bir yandan dağılmış ve özgüveni kalmamış takımı toparlamaya diğer yandan da Hakan Aslantaş, Uğur Boral, Erhan gibi genellikle (A) takımda yedek kalan ya da altyapıda bulunan yetenekli genç futbolcuları da birer birer takıma kazandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda başarılı sonuçlar da ard arda gelmeye başladı. Ziya Hoca ile çok güzel ve keyifli günler geçirdik. Öyle ki son maçlarda taraftarlar olarak büyük bir keyifle “BEŞİNCİ OLMAMIZ ENGELLENEMEZ!” diye tezahürat yapmaya başlamıştık. Nitekim takım, ligi beşinci olarak bitirdi.

Bu arada, Karşıyaka’yla anlaşan genel menajer Cem Onuk görevinden ayrılmış; bu davranışa çok kızan başkan İlhan Cavcav’ın “Ölürsem kabrime gelmesin istemem!” mealinde sözler söylediği bile basında dile getirilmişti. Cem Onuk’un görevini de genç menajer Hasan Çetinkaya üstlenmişti.

2005-2006 sezonuna da teknik direktör olarak başlayan Ziya Doğan, bu kez ASAŞ’tan Mehmet Çakır, Gökhan Gönül gibi genç yetenekleri de (A) takım kadrosuna aldı. Nijerya Genç Milli Takımının kaptanı İsaac Promise de transfer edilerek oldukça genç bir takımla sezona başlandı ama ne yazık ki beklenen başarı gelmedi. Bunun üzerine Ziya Doğan görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Kulüp yönetiminin teknik direktör olarak göreve getirdiği yeni isim ise daha önce de Gençlerbirliği’nde ve (A) Milli Takımda Ersun Yanal’ın yardımcısı olarak görev yapan Mesut Bakkal oldu. Mesut Bakkal, elindeki kadroyu ve kendisine verilen şansı çok iyi kullandı. Takım ard arda aldığı başarılı sonuçlarla UEFA Kupasına katılma şansını yükseltti.

Ve ne olduysa işte o günlerde oldu. Takım, ligin ikinci yarısında tam gaz UEFA şansını zorlarken, Cem Onuk’un Karşıyaka’dan ayrılıp yeniden Gençlerbirliği’ne döndüğü haberleri kulüp çevrelerinde yayılmaya başladı. Ama sonradan öğrenildi ki yalnızca Cem Onuk değil, Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı görevi sona eren Ufuk Özertem de kulübe geri dönmüştü.

Bu dönüş sonrasında yapılan zamansız operasyon kulübü karıştırdı. Başkan Vekili Atilla Aytek ve arkadaşları buna karşı olduklarını belirttiler. Başkan İlhan Cavcav, tüm uyarılara kulaklarını tıkadı ve kendi bildiğini yaptı. Bunun üzerine Atilla Aytek, Mayıs ayında yapılacak olağan genel kurulda başkanlığa aday olduğunu açıkladı.

Ve İlhan Cavcav ile ekibi -belki de birilerinin önerisiyle- bugüne kadar hiç yapmadığı ve Gençlerbirliği’ne hiç yakışmayan bir şeyi yaptı. Büyük bir telaşla, alelacele yeni üye kaydına başlandı. Bir açıklamaya göre, çok kısa bir süre içinde kulübe 1000’in üzerinde yeni üye kaydedildi. İşlem o kadar pervasız yapıldı ki, muhalif üyelerin bu konudaki itirazlarına karşı onları yalanlayan ya da kendi yaptıklarını savunan ve kamuoyunu tatmin edecek şekilde aydınlatan bir yanıt bile verilmedi. Atilla Aytek ve arkadaşlarının yeni kaydedilen üyelerin genel kurula katılamaması için ihtiyati tedbir konulması istemiyle mahkemeye yaptıkları başvuru da kabul edilmedi.

İlhan Cavcav, sağduyusunu o kadar yitirmişti ki, kulübe canla başla hizmet eden ve uzun yıllar boyunca da hizmet etmek isteyen, üstelik bu sezon çok başarılı da olan genç menajer Hasan Çetinkaya’yı “24 yaşındaki çocuk ne anlar futbolcudan” gibi sözlerle aşağılayarak Cem Onuk’u yeniden göreve getirmesini savunmaya çalıştı.

Genel kurul günü gelip çattığında, daha önce tutulan 400 kişilik salon ve çevresi, çok kısa bir sürede kaydedilen yeni üyelerin de katılmasıyla tam bir keşmekeş ve kargaşa alanına döndü. Yüzlerce üye salon dışında kaldı.

Başkan İlhan Cavcav, yeni kaydedilen üyelerin çoğunlukta olduğu salonda dişe dokunur hiçbir şey söylemeden, bu üyelerin alkışları ve daha önce maçlarda zaman zaman kendisini istifaya davet eden bazı taraftarların “Taraftarız biz, çekeriz cefa; İlhan Cavcav bizi bırakma!” tezahüratları arasında kürsüden indi.

Seçime geçildiğinde, aidatları başkaları tarafından ödenen ve Gençlerbirliği ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yüzlerce insan, birilerinin “Turuncu listeyi zarfa koyup atacaksın, unutma!” yönlendirmesiyle kulübü yönetecek kişileri seçmek için oy kullandı.

Ve sonuç: İlhan Cavcav’ın turuncu listesi, Atilla Aytek’in kırmızı listesi karşısında ezici çoğunlukla büyük bir “Pirus Zaferi” kazandı.

Bunun üzerine Atilla Aytek ve arkadaşları genel kurulun iptali için mahkemede dava açtılar.
Bu gelişmelerden olumsuz yönde etkilenmesi kaçınılmaz olan takım üçüncülüğü kıl payı kaçırdı ve UEFA Kupasına katılma şansını yitirdi.

İlhan Cavcav ile Atilla Aytek ve arkadaşlarının arası öyle açılmıştı ki, kulübün basın sözcüsü Muammer Akyüz’ün oğlunun sünnet düğününe davet ettiği Atilla Aytek ve arkadaşlarını gören İlhan Cavcav’ın, arkadaşlarını da alarak düğünü terk etmesi gazetelere haber oldu.

Bu arada başka bir ilginç gelişme de Gençlerbirliği Taraftarları Derneği’nde yaşandı. Dernek Başkanı Cumali Çalışkan görevi bıraktı. Yapılan genel kurulda başkanlığa iki aday vardı: Zeki Celasun ve Murat Kahramaner. Seçimi Murat Kahramaner ve listesi kazandı. 19 Mayıs Stadı’nın karşısındaki binasından Maltepe’deki eski kulüp binasına taşınmış olan Gençlerbirliği Taraftarları Derneği’nin başkanı Cumali Çalışkan’ın kulüp yönetimine yeterli destek vermediği gerekçesiyle görevinden ayrılmaya ve seçimde de Murat Kahramaner’e destek vermeye zorlandığı söylentileri uzun süre gündemde kaldı.

Ve 2006-2007 sezonu bu koşullarda başladı.

Takım pek tat vermiyor; iyi sonuçlar alamıyordu.

Ve Gençlerbirliği’nin Ankara’da Vestel Manisaspor karşısında aldığı 5-0’lık yenilgi bardağı taşıran son damla oldu. Maraton tribünündeki taraftarlar maçın sonlarına doğru kulüp yönetimini istifaya davet etmeye başladılar. Bunun üzerine her nasılsa kapısı açılmış olan Gecekondu tribününden çıkan bir grup, “ÇIK MARATON, ÇIK MARATON, DIŞARIYA ÇIK MARATON. EMANETİ GÖR, SALLAMAYI GÖR, DELİKANLI KİM MARATON?!” diye tezahürat yaparak yine her nasılsa kapısı açılmış olan Maraton tribününe girip taraftarlara saldırdı. Taraftarları centilmenlikleriyle tanınmış olan ve 2005-2006 sezonunda Futbol Federasyonu tarafından mavi bayrak ile ödüllendirilen Gençlerbirliği için çok üzücü ve utanç verici olan bu olay, 19 Mayıs Stadı’ndaki güvenlik zafiyetini de açık bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak ne yazık ki birçok spor yazarı tarafından da yazılıp çizilen bu konuda Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan başvurulardan herhangi bir sonuç çıkmadı.

Bu arada kulüpte sular bir türlü durulmuyordu. İlhan Cavcav başkanlığındaki kulüp yönetimi, Alternatif Yönetimde yer alan Atilla Aytek, Zeki Ünaldı, Yaşar Durak, Muzaffer Özbayrak, Ali Rıza Onat, Bülent Atlas ve Fatih Dağcı’nın yönetim aleyhinde faaliyet gösterdiklerini, başkana hakaret ettiklerini ileri sürerek üyelikten ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk etti. İşin ilginç yanı, bu kişilerin, genel kurulun iptali amacıyla mahkemede dava açan kişiler olmasıydı.

Mayıs ayında yapılan genel kurulda İlhan Cavcav’ın listesinden seçilmiş olan Disiplin Kurulu da Atilla Aytek, Zeki Ünaldı, Yaşar Durak, Muzaffer Özbayrak ve Bülent Atlas’ın kesin ihracına, Ali Rıza Onat’ın bir yıl ve Fatih Dağcı’nın ise altı ay süreyle kulüp üyeliklerinin askıya alınmasına karar verdi.

Bir zamanlar omuz omuza çalıştığın ve çok yakın olduğun arkadaşlarını keyfi gerekçeler yaratarak üyelikten çıkarmak bu kadar basitti işte, bu kadar basit!

Genel kurulun iptali davasının görüldüğü mahkeme ise bilirkişiden gelen rapor doğrultusunda iptal isteminin reddine karar verdi. Atilla Aytek ve arkadaşları, bilirkişi raporuna itiraz ettiler ve bilirkişinin tehdit edildiğini ileri sürdüler. Ancak bu itiraz mahkemece dikkate alınmadı.

İşte böyle…

Ama şu da var ki, gerek disiplin kurulunun üyelikten çıkarma kararının ve gerekse genel kurulun iptali konusunda henüz her şey bitmiş değil. Her iki konuda da yargı süreci devam edecek ve kimin haklı olduğuna yüce yargı karar verecek.


DİNEKTEPE’DE...

Geçenlerde bizim Emre’nin Babası’nı dükkanında ziyaret ettim. Siyaset, sanat, edebiyat, spor alanında gayet önemli konulara parmak basarak sohbet ettik; fikir teatisinde bulunduk. Sonra da söz, uzun zamandan beri görmediğimiz Hamdullah Abi’ye gelip dayanınca bizim babadostu soruyu patlattı: “Yahu teyzemin oğlu, bu Hamdullah Abi’yi hiç göremiyoruz son zamanlarda. Maçlara da gelmiyor. Hem merak ettim hem de özledim valla. Nerededir, ne yapar, ne eder?”

“Valla babadostu” dedim. “Bildiğim kadarıyla tribünde taraftarlar kendisine tezahürat yapmadığı için gelmiyor maçlara. Eylülde bir çayını içmek için Dinektepe’deki kahvesine gittiğimde böyle söylemişti. Çok üzülüyormuş kendisine tezahürat yapılmamasına.”

Emre’nin Babası kısa bir süre düşündükten sonra: “Sen Dinektepe’ye gittiğinde ben yoktum halamın oğlu. Biliyorsun, Ayvalık’ta olduğum için gelememiştim. O zaman bu Cumartesi günü gidip bir ziyaret edelim abimizi be usta! Ne dersin, belki bizi görünce yumuşar da maçlara yeniden gelmeye başlar.”

Böyle kral bir öneriyi reddedemezdim. Hemen üstüne atladım. “Ne demek gardaşım!” dedim. “Ne demek! Hamdullah Abi’yi bir ziyaret edip çayını içmek bize de iyi gelir. Ben de özlemiştim zaten kendisini.”

Böylece geçen Cumartesi günü öğleden sonra bizim Emre’nin Babası’nın full otomatik arabasına atladığımız gibi soluğu Hamdullah Abi’nin Dinektepe’deki “Alkara Kıraathanesi”nde aldık.

Kahvenin kapısında bizi görünce “Vay, kimler gelmiş böyle? Hele gardaşlarıma! Siz buraların yolunu bilir miydiniz yahu? Hangi rüzgar attı sizi Dinektepe’ye?” diyerek ayağa kalkan Hamdullah Abi’yle öpüşüp kucaklaştıktan sonra masasına çöktük.

Bu arada başka bir masada okey oynayanları yancı olarak izlemekte olan Dinektepespor Asbaşkanı Altındiş Hulusi de oyunu bırakıp yanımıza geldi: “Ooo, aman da aman, aman. Kimler gelmiş, kimler gelmiş?”

“Vay! Hulusi de buradaymış” diyerek ayağa kalktık ve daha önce de birkaç kez geldiğimiz Dinektepe’de Hamdullah Abi aracılığıyla tanışıp arkadaş olduğumuz Hulusi’yle de kucaklaştık. Bir sandalye çekerek masamıza oturan Hulusi, altın dişini göstererek güldü: “Ben de biraz önce Hamdullah Abi’ye sizi sorduydumdu; nerede bunlar, hiç görüşemiyoruz diye. Öyle değil mi Hamdullah Abi?”

Hamdullah Abi Hulusi’yi onaylayarak gülümsedi. Ardından da sordu: “Çay taze gardaşlarım, içelim mi birer tane? İçimiz ısınır.” Emre’nin Babası, “İyi olur Hamdullah Abi be!” deyince, masanın hemen arkasındaki ocakçıya seslendi: “Zekai, bize dört tane demli çay ver ordan yeğenim.”

Çaylarımızı içerken, bizim Emre’nin Babası konuya girdi hemen: “Hamdullah Abi, neredesin yahu? Maçlara gelmez oldun. İlk yarı bitti. Hiç tribünde göremedik seni.”

Hamdullah Abi, utangaç bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Valla işten güçten maçlara şey edemiyoruz gardaşım be! Biliyorsun kahvenin işleri…”

“Bırak şimdi kahvenin işlerini Hamdullah Abi. Mazeret değil bu. Kahveyi birkaç saatliğine bırakamıyor musun sanki? Eskiden Hulusi ve yeğenin Hüdai’yle birlikte Dinektepe tayfasını da getirirdin maçlara. Şimdi onlar da yok ortada.”

Emre’nin Babası’nın bu sözleri üzerine Hulusi topa girdi: “Şimdi, tabii sen haklısın da gardaşım; Hamdullah Abi de haklı. Türbünde Hamdullah Abi için hiç tezahürat yapmıyorlar. Koskoca türbün lideri gelmiş maça, türbünü coşturmaya; taraftarlar ‘Ver coşkuyu Hamdullah Abi!’ diyeceklerine hiç bakmıyorlar bile o tarafa.”

Ben Hulusi’nin sözünü keserek itiraz ettim: “Ama Hulusi, biz Emre’nin Babası’yla birlikte Hamdullah Abi için kaç defa tezahürat yaptık. Elimizden geldiğince gayret ediyoruz. Bunu sen de biliyorsun.”

Hamdullah Abi, sessizce çayından bir yudum aldı. Düşünceli gözlerle masaya bakıyor, söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışıyordu.

Hulusi direndi: “Tamam gardaşım, bu söylediğini elbette ki yadsımıyorum. Birkaç defa Emre’nin Babası’yla ikiniz türbünde tezahürat şey ettiniz ama bir iki kişi dışında pek katılan da olmadı yani. Böyle de olmaz kine!”

Vay be, Hulusi’ye bak! “Yadsımıyorum” diyor. Biz görmeyeli sözcük dağarcığını bayağı geliştirmiş.

Emre’nin Babası, Hulusi’ye hak vererek araya girdi: “Haklısın Hulusi. Tribünde daha bir organize olmamız ve her maçta Hamdullah Abi’ye olan vefa borcumuzu yapacağımız tezahüratlarla ödememiz lazım. Buna yürekten katılıyorum.”

Hulusi yumuşamıştı: “Valla türbünde Hamdullah Abi’ye tezahürat şey edilirse, biz de Dinektepe tayfası olarak ikinci yarı gelmeye başlarız maçlara. Öyle değil mi Hamdullah Abi?”

Hamdullah Abi kırgınlığını belli etmemeye çalışarak, ama ikinci yarıda bir şeylerin değişeceğini de umarak yanıt verdi: “Valla, şimdi tabii türbünde tezahürat şey edilmese de olur da tezahürat şey edilince de güzel oluyor yani. İnsanın hoşuna gidiyor tabii. Gururlanıyorsun bir yerde canım. Kısmetse ikinci yarıda şey ederiz maçlara. Hayrullah Abim’den izin alıp Hüdai’yi de getiririm.”

Onun bu kararı bizi çok sevindirmişti. Emre’nin Babası’yla iyi ki gelmişiz diyen gözlerle birbirimize baktık. “İşte budur!” dedi Emre’nin Babası heyecanla, “Sana yakışan budur. Hamdullah Abi’siz tribün olur mu hiç? Mutlaka gelmelisin abi. Bak, gör tribünü o zaman.”

Gururla gülümseyerek arkasına yaslanan Hamdullah Abi, Zekai’ye seslenip dört çay daha getirmesini istedi.

Çaylarımızı karıştırırken Hulusi’ye sordum: “Sen nasılsın Hulusi? Dinektepespor nasıl gidiyor?”
Hulusi çayını karıştırıp bir yudum aldıktan sonra gülümseyerek yanıt verdi: “Bilmiyorum hocam be. Son günlerde pek uğrayamıyorum kulübe.”

Hamdullah Abi bıyık altından gülerek söze karıştı: “Biliyor, biliyor. Bilmez olur mu bu kurnaz? Her gün takipte. Biliyor da olan bitene canı sıkıldığı için pek konuşmak istemiyor.”

Emre’nin Babası merakla sordu: “Hayrola Hamdullah Abi? Dinektepespor’da olan biten nedir? Meraklandım şimdi valla.”

Hamdullah Abi, arkasına yaslanarak gevrek gevrek güldü: “He he he. Bu bizim Dinektepespor’un başkanı Behçet var ya! Sarı Behçet…”

“Hee! Ne olmuş Behçet’e?”

“Bu Behçet yaman adam valla. Bunlara öyle bir alicengiz oyunu oynadı ki sorma gitsin.”

“Sanki sana oynamadı mı Hamdullah Abi?” diye sitem etti Hulusi. “Sen de bu kulübün fahri başkanısın. Seni bile çiğnemedi mi bu Behçet denen ekmeksiz?”

Hamdullah Abi birden celallendi: “Beni ne çiğneyecek la, beni ne çiğneyecek? Beni çiğneyecek adam daha anasından doğmadı tamam mı goçum? O kadar kolay değil bu işler.”

“Ama abi çiğnedi işte. Sen kahveye çağırdın, kenara çekip konuştun. Senin dediğini yaptı mı? Yapmadı.”

“Yapmasın anasını satayım. Yapmazsa yapmasın. O öyle sansın. Benim şimdi seslenmediğime bakma sen. Şimdilik dur bakalım daha neler olacak diye şey ediyorum yani.”

Çok meraklanmıştık. Acaba Dinektepespor’da neler oluyordu? Ben dayanamayıp sordum: “Ne oldu Hamdullah Abi? Anlatsana ya. Meraklandık valla.”

Emre’nin Babası da “Valla öyle abi. İlginç bir şeyler olduğu kesin de…” diyerek topa girince, Hamdullah Abi yüzünde beliren kurnaz ve alaycı bir gülümsemeyle sandalyesine şöyle bir yaslandı; çayından bir yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı: “Bu Behçet var ya bu Behçet, aha bunların sayesinde kulüp başkanı oldu biliyor musunuz? Aman bunda bir tafra, bir tafra. Sanırsın Dinektepespor’un başkanı değil de cumhurbaşkanı. Küçük dağları ben yarattım diye şişindiği yetmiyormuş gibi, yerli yersiz, ulu orta, abuk sabuk konuşup duruyor densiz. Aklına gelen ağzında. Hiç düşünme falan yok. La bir dur, düşün de sonra konuş. Yok, çene ishali olmuş gibi konuşuyor da konuşuyor. Ondan sonracığıma komşu mahallelerdeki takımların yöneticilerini neyim de illet ediyor. Bazen bana diyorlar kine: Hamdullah Abi sen olmasan var ya biz bunu bir gün iyi bir pataklayacağız ama sen varsın arada. Bir gün bunu çektim bir köşeye konuştum. Dedim kine: La oğlum sen Dinektepespor’un başkanısın. Koskoca bir kulübü temsil ediyorsun la. Yapma böyle. Aval gaval durumlar olmasın sonra. Tamam abi dedi ama tam gaz devam. Değişen bir şey yok. Bunlar da güya yöneticiyiz diye geçinirler de esasına bakarsan mal gibiler la; ona tabi olmuşlar, içlerinden kızıyorlar ama yaptıklarına da hiç ses çıkarmıyorlar. Kardeşlerime söyleyeyim, bu Behçet denen adam bunları parmağında oynatıyor anlayacağınız. Bütün iyi şeyleri Behçet beyefendi tek başına şey etmiş de geri kalan yöneticilerin bu işlerde hiç emeği yok sanki. Bu Hulusi’ye kaç defa söyledim: La gardaşım bu Behçet’e bu kadar yüz vermeyin, yanlış yapınca uyarın da iyice şirazeden çıkmasın dedim. Doğru muyum Hulusi?”

Hulusi, başını hafifçe öne eğip masaya bakarak Hamdullah Abi’yi onayladı: “Doğrusun abi. Doğru söze ne denir?”

Hamdullah Abi, sandalyesinde doğrulup çayından bir yudum daha aldı. Sonra da kaldığı yerden devam etti: “Geçen haftaya kadar da bu böyle gidiyordu sizin anlayacağınız. Bu Behçet en son ne yapmış biliyor musunuz?”

“Ne yapmış abi?”

“Sen kalk, kulübün lokalinde çalışan Hüsnü’yle Rüstem’in üstüne Sabotiç Recep’le Uzun Şuayip’i getir.”

“Anlayamadım abi. Nasıl yani?”

“Şimdi Hüsnü’yle Rüstem lokalde çalışıyorlar ya. Gayet de iyi çalışıyorlar tamam mı? İkisi de genç, temiz, saygılı, okumuş, dölek çocuklar. Çayları da içilir yani. Bu Recep’le Şuayip de daha önce lokalde çalışıyorlardı. Ama bir şekilde ayrılıp gittiler. Hatta bu Recep, Gülü Dalında Sevenler Derneği midir nedir, işte onun lokalinde çalışmak için aniden ayrılınca Behçet çok kızıp epey bir söylendiydi arkasından. Bir daha karşıma çıkmasın, gözüme görünmesin, ölürsem kabrime gelmesin istemem gibi laflar ettiydi. Öyle değil mi la Hulusi? Recep’ti değil mi o, şu Behçet’in kızdığı hani?”

“He abi, Recep’ti.”

“Neyse. İşte bu Recep çalıştığı yerden ayrılmış mı kovulmuş mu orası meçhul, süklüm püklüm geri gelmiş. Şuayip de gittiği yerde işi bitincesine geri gelmez mi?”

“Vay anasını… Bak şu işe!”

“Yaa! Bu bizim Behçet de Hüsnü’yle Rüstem’e demiş kine: çocuklar siz çalışmaya devam edin ama Recep ve Şuayip abileriniz de sizinle birlikte lokalde çalışacak bundan sonra; emirleri de onlardan alırsınız tamam mı?”

“Yapma ya!”

“Valla bak! Asbaşkana, öteki yöneticilere falan sormak yok. Kafadan yapmış yapacağını.”

“Kimseye danışmamış yani?”

“He he he. Danışmıştır canım, danışmıştır. Yanında yöresinde gezen tipler var ya, onlara danışmıştır. Ama bu Dinektepespor da yılların kulübü gardaşım. Bizim Hulusi de yıllarını verdi bu kulübe mesela. Üstelik şimdi de asbaşkan. İnsan bir de Hulusi’ye sorar öyle değil mi?”

“Öyle abi. Yönetimde birlikte çalıştıklarına göre…”

“Tabii bizim Hulusi de kızmış bu işe. Lokalde işler gayet iyi giderkene bu işler nasıl işler, bu da neyin nesi böyle deyip söylenmiş Behçet’e. Behçet durur mu? O da buna kızmış; eğer Dinektepespor’un başkanı bensem ben de bildiğimi yaparım arkadaş demiş. Neyse. Gerisini Hulusi daha iyi biliyor, o anlatsın.”

“Aynen öyle oldu Hamdullah Abi” dedi Hulusi. “Ben başkanım, bildiğimi yaparım diyor la bana. Ben de dedim kine: Bak Behçet, bu işler böyle olmaz gardaşım. Bu işler yanlış işler. Bu yollar yanlış yollar. Hüsnü’yle Rüstem gayet güzel götürüyorlar işte lokali. Şimdi sırası mı Recep’le Şuayip’i yeniden işe almanın? Hem bilhassa Recep’e kızan, arkasından söylemediğini bırakmayan sen değil misin? Ölürsem kabrime gelmesin istemem demedin mi? Şuayip’in de ne yaptığı belli değil zaten. Şimdi ne oldu da geri alıyorsun bunları işe? Bana ne dedi biliyor musun? Seni ilgilendirmez canım, istediğimi yaparım dedi. Ba ba ba ba ba. Seni ilgilendirmez canım diyor bana. Çok ağrıma gitti bu söylediği. Niye ilgilendirmiyormuş beni şekerim diye sordum. Biz burada eşşek başı mıyız lan ibibik dedim. Biz burada yönetici değil miyiz aslanım dedim. Ben de Dinektepespor’un asbaşkanıysam, kulüple ilgili her şey ilgilendirir beni dedim. Verdim coşkuyu anasını satayım. Verdim coşkuyu.”

Emre’nin Babası merakla sordu: “Behçet ne yaptı sen böyle söyleyince?”

Hulusi altın dişini göstererek güldü: “Önce şaşırdı. Benden böyle bir çıkış beklemiyordu tamam mı? Sonra bir köpürdü ki sorma gitsin. Ne çemkiriyon la dedi bana, ne çemkiriyon! Gerisi bildik laflar işte. Yok avalmış da, yok gavalmış da, yok öyleymiş de, yok böyleymiş de… Yok, sen bana bunları nasıl söylersin? Yok, ayıp değil mi? Falan, fıstık…”

Bir anda Emre’nin Babası’yla göz göze geldik. Son zamanlarda yaşadığımız, gördüğümüz bazı olayları anımsayarak, birbirimize bakıp gülümsedik. Ben merakla sordum: “Sonra ne oldu Hulusi?”

“Sonra ne olacak Polatlılı gardaşım? Bak Behçet dedim. Seninle çok uzun zamandan beri arkadaşlığımız, hukukumuz var. Bu yaptığın Dinektepespor’un hayrına bir iş değil. Gel, vazgeç bu işten. Amatör kümeye girmek için birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu zorlu günlerde kulübün huzurunu kaçırma. Futbolcular, üyeler neyim, hepsi her gün bu lokale geliyor. Takımı da sıkıntıya sokma.”

“Aynen böyle mi söyledin? Valla iyi demişsin be Hulusi!”

“Aynen böyle söyledim gardaşım. Baktım hiç tınmıyor. Böyle devam edersen karşında beni bulursun; sonu pek iyi olmaz Behçet diye gözdağı verdim. Ne yaparsın la, ne yaparsın diye diklendi. Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın oğlum dedi bana. Ben de öyle mi beyefendi dedim. Halep ordaysa, arşın da burda. Hadi bakalım! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Bundan sonra karşındayım Behçet dedim. Bir ay sonraki kongurede ben de başkanlığa adayım dedim. El mi yaman bey mi yaman, onu kongurede görürüz dedim.”

Emre’nin Babası iyice meraklanmıştı. Heyecanla sordu: “O ne dedi Hulusi?”

Hulusi çayından son yudumu da alıp, boşalan bardağı masaya bıraktı. Sonra da sandalyesine şöyle bir yaslandı: “Ne diyecek? Önce şaşırdı. Sonra da kızdı. Aday olsan ne olur la dedi, aday olsan ne olur? Öğretmenlerin seni bir güzel öğretmişler, bildiğinden şaşma goçum dedi bana.”

“Vay be! Şu işe bak. Sonra ne oldu?”

“Sonra ne olacak? Ben akıllı uslu arkadaşları, eski üyeleri kahvede toplayıp durumu anlattım. Bizim Pala Canip, Cesur Ramazan, Capon Remzi, Berber Cafer falan… Sağ olsunlar, bana bayağı bir destek verdiler yani. Bunun üzerine ben de başkanlığa adaylığımı koydum anasını satayım.”

“Şimdi adaysın yani. Peki kazanabilecek misin bakalım?”

“İşte hoşafın yağı orada kesiliyor gardaşım. Osmanlı’da oyun çoktur derler ya. İş ciddiye binince, bizim Behçet’e kim akıl verdiyse -ben, günahı boynuna Şuayip’ten şüpheleniyorum- kulübe benden habersiz yüz elli üye birden kaydetmişler geçen gün. Hepsi naylon la. Dinektepespor’la neyim hiç ilgileri yok kine. Dinektepe’nin nerede olduğunu bile bilmezler kine. Biri arabasıyla neyim getirmese yolunu bile bulamazlar la. Ulan kulübün zaten topu topu yüz elli üyesi var yok. Onların da ellisi ancak gelir kongureye. Bir de bu yüz elli naylon üyeyi eklersen oluyor üç yüz. Bunlar bir de kongurede oy kullanacaklar. Kime verecekler oylarını? Elbette Behçet’e. Hesap bu. Bizim Behçet, malefetin gücünü görünce sapıttı iyice. Pabucun pahalı olduğunu anladı tabii.”

Emre’nin Babası’yla aynı anda göz göze gelip bakıştık. Dinektepespor’da olanları bir yerlerden anımsıyorduk. Bizim babadostu hayretler içindeydi: “Demek tam yüz elli naylon üye kaydettiler ha! Yav bu nasıl iş böyle Hulusi?” diye sormaktan kendini alamadı.

Hulusi de söyleyecek bir şey bulamamıştı. “Valla bilmiyorum, öyle bir iş işte gardaşım” diyerek gülümsedi.

Bu arada Hamdullah Abi söze girdi: “Valla benim fikrimce de bu Behçet birilerinden akıllar alıyor. Hem de iyi akıllar… Lokalde yeniden işe başlattığı Uzun Şuayip olabilir. Şuayip’in kafası böyle alengirli işlere iyi çalışır. Öyle değil mi Hulusi? Zekai, bize dört çay getir yeğenim. Dölek olsun.”

“Hem de nasıl abi, hem de nasıl! Kongureyi lokalde yapacaklar. Bizim lokal elli-altmış kişiyi ancak alır. Geri kalan üyeler dışarıda kalacak. Bir de naylon üye kaydettikleri yetmiyormuş gibi aidatlarını yatırmayan üyelerin de peşine düşmüşler. Kendilerine oy verecek olanların aidatlarını yatıracaklarmış. Ba ba ba ba ba. Akıla bak akıla. Ama biz de boş durmayacağız elbette. Bizim de elimiz armut toplamıyor yani. Biz de gerekeni yapacağız tabii, anasını satayım.”

Hulusi böyle deyince ben de dayanamayıp sordum: “Böyle olursa kazanman biraz zor Hulusi. Kazanamazsan ne olacak?”

“Bizim grupta, mahallenin bebelerinden okuyup avkat çıkmış arkadaşlar var. Bu naylon üyelerin kongureye katılmalarını önlemek için mahkemeye müracaat ettik. Tedbir koyduracağız.”

“Mahkeme ihtiyati tedbir kararı vermeyebilir ama. Tedbir koymazsa ne yapacaksınız?”

“Mahkeme tedbir koymazsa mı? O zaman da avkat arkadaşlar, mahkemeye veririz, dava açıp iptal ettiririz diyorlar. Bu işin peşini bırakmayız Polatlılı. Gittiği yere kadar gideceğiz anasını satayım.”

Sözün burasında bizim Emre’nin Babası gülümseyerek tahminlerini sıralamaya başladı: “Evet, muhtemelen öyle olur Hulusi. Siz, naylon üyelerin kongreye katılamaması için tedbir konulmasını istediniz ama mahkeme tedbir koymaz. Böylece yeni üyeler kongreye katılıp oy kullanırlar. Oylarını da Behçet’e verirler. Behçet de seçimi kazanır bir güzel. Siz de kazanamayınca, kongreyi iptal ettirmek için mahkemeye gidersiniz. Mahkeme bilirkişi tayin eder, duruşmayı da erteler. Bilirkişi raporu onların lehine çıkar. Siz de itiraz edersiniz; bilirkişinin tehdit edildiğini ileri sürersiniz. Bunun üzerine duruşma başka bir tarihe ertelenir. Sonra da mahkeme davanın reddine karar verir. Siz de mahkemeyi kaybedince Yargıtay’a gidersiniz. Bu arada Behçet sağda solda arkandan konuşup seni yıpratmaya çalışır. Bir arkadaşın düğününde bile karşılaşsanız, seni davet ettiği için düğün sahibine kızıp orayı terk eder. Sonra…”

“Sonra…”

Evet. Bizim babadostu sözün devamını getiremedi. Çünkü Hulusi heyecanla sözünü kesmişti: “Kahin misin gardaşım be? Nereden bildin yav? Valla aynen öyle bir olay oldu yani. Evvelki gün bizim Dinektepespor’un yöneticilerinden Kara Zihni’nin oğlunun düğünü vardı Şenlik Düğün Salonunda, biliyor musun? Hamdullah Abi Ankara dışında olduğu için gelememişti. Behçet, Şuayip, Cango Reşit, Bakkal Üzeyir bir masaya oturmuşlar; önlerinde birer şişe votkalı yedigün, hafiften demleniyorlar. Biz de Pala Canip’le birlikte girdik düğün salonuna tamam mı? Amanın Behçet bizi görünce Zihni’ye bir kızdı, bir kızdı: Bunları da mı çağırdın la düğüne dedi. Zihni de dedi kine: Onlar benim arkadaşlarım Behçet, tabii ki düğünümüze çağıracağım dedi. Helal olsun Zihni’ye, harbi adammış. Behçet de ne dedi biliyor musun? O zaman bize eyvallah Zihni dedi. Kalkın la, durulmaz burda; gidiyoruz deyip arkadaşlarını da kaldırdı. Basıp gittiler. Yaa! Böyle oldu işte. Aynen senin dediğin gibi…”

Emre’nin Babası, gülümseyerek yan gözle bana bakıp devam etti: “Vay anasını… Ulan tıpkı… Neyse, sonracığıma Behçet sizin dava açmanızı hazmedemediğinden, ayrıca da sizden kurtulmak için başkana hakaret ettiniz diye sizi kendi seçtirdiği disiplin kuruluna verip bir güzel üyelikten attırmaya çalışır. Tabii disiplin kurulu da onun dediğinden çıkacak değil ya, aynen üyelikten şutlarlar sizi.”

Hamdullah Abi şaşırdı ama pek ihtimal vermedi: “Yapma ya! Yok canım. Bu kadarını da yapmaz insan eski arkadaşına.”

Hulusi de şaşırmıştı. Hamdullah Abi’yi destekledi: “Tabii canım. Behçet eski arkadaşına bunu yapmaz.”

Bu arada ben söze girdim ve Hulusi’ye, “Dinektepespor’un taraftar derneği var mı?” diye sordum. Ardından da yanıt vermesine zaman bırakmadan devam ettim: “Herhalde yoktur.”

“Yok gardaşım, ne taraftar derneği?” dedi Hulusi, “Ne de olsa amatör bir kulübüz. Hatta federe de olamadık daha canına yandığım. Amatör kümeye girmek için uğraşıp duruyoruz. Gerçi Dinektepe Mahallesi olaraktan çok şükür maçlarda destekçimiz çoktur ama taraftar derneğimiz yok maalesef. Niye sordun ki?”

“Hiç!” dedim, “Taraftar derneğiniz olsaydı, bir tahminimiz daha vardı. Ama madem taraftar derneğiniz yok, söylemeyelim o zaman. Onu da kendimize saklayalım. Öyle değil mi teyzemin oğlu?”

Emre’nin Babası bir şey söylemedi ve iki parmağıyla masayı tıkırdatıp gülümsemekle yetindi.

Artık hava kararmaya, kahve de kalabalıklaşmaya başlamış; bizim de gitme zamanımız gelmişti. Veda etmek için hareketlendiğimizde Hamdullah Abi “Bir el okey oynamadan hayatta bırakmam. Şöyle dölek bir Dinektepespor-Gençlerbirliği okey maçı yapalım” demesin mi?

Hamdullah Abi’yi mi kıracağız? Onu kıracağımıza otuz iki dişimizi kırarız daha iyi. Aldık ıstakaları önümüze, oturduk okeyin başına. Al taşı, ver taşı, çek taşı, at taşı… Sonuçta maçı kim kazandı? Tabii ki okeyi sürekli oynayan Hamdullah Abi’yle Altındiş Hulusi’nin oluşturduğu iki kişilik Dinektepespor okey takımı… Ama nihayetinde onlar da Gençlerli oldukları için Gençlerbirliği de yenilmiş sayılmazdı aslında.

Akşam olmuş, hava iyice kararmıştı. Hamdullah Abi’yle Hulusi’ye çay ve sohbet için teşekkür ettik; kucaklaşıp vedalaştık.

Tam Emre’nin Babası’nın full otomatik arabasına biniyorduk ki Hulusi’yle birlikte bizi uğurlamak için kahvenin kapısına kadar çıkmış olan Hamdullah Abi merakla sordu: “İkinci yarıda bağıracaklar mı gardaşım?”

Anladık ki aklı hala oradaydı. Bizim babadostuyla öylece birbirimize baktık.

Kısa bir suskunluktan sonra, “Bağıracaklar abi, hiç merak etme sen” dedi Emre’nin Babası. “Sen yeter ki gel maçlara. Nasıl bağırdıklarını kendi gözlerinle gör. Dinektepe tayfasıyla Hüdai’yi de getirmeyi unutma sakın. Onları da özledik.”

Dinektepespor’daki son olaylar ve gelişmeler işte böyle…

Neyse, tadında bırakıp burada bitirelim artık. Çok uzağımızdaki Dinektepe Mahallesi’nin futbol kulübünde olup bitenlerden bize ne canım! O, onların sorunu…

“Köyden Esen Fırtına Şıhahmetlispor” taraftarlarının yaklaşık otuz yıl önce Polatlı Şehir Stadı’nın tel örgülerine astıkları pankartta yazan slogan da Gençlerbirliği, Türk futbolu ve yaşama dair son sözlerimiz olsun:

SAKİN OL, ŞUURLU OYNA.
KARŞINDA YENİLMEYECEK TAKIM YOKTUR.

Sürç-ü lisan ettikse affola!

Kalın sağlıcakla.

26 Aralık 2006

Alıntı: SAKİN OL ŞUURLU OYNA-Necdet Özkazancı (Sayfa: 5-10, 197-208)